Sizin İçin Aldık, Okuduk, Eleştirdik – Eğrisiyle Doğrusuyla Bir CURSED CHILD Gömmesi
Şu yazıyı hazırlarken inanın, kitabı daha yeni bitirmiş olmanın hararetiyle ne hayal kırıklıkları yazıp sildim, ne heyecanlı ve sevimli dakikaları araya sıkıştırmaya çalıştım bilemezsiniz. Bir Potterhead olarak Harry’ye dair son hikayenin nasıl olacağına dair büyük umutlarla okumaya başladığım bu kitapta zaman zaman modum düşse de bazı vakitler de gerçekten keyif aldım. Şu an inanılmaz karışık düşüncelere sahibim açıkçası; bir an için sırf Harry Potter’a dair bir öykü olduğu için kitabı el üstünde tutarken, bir dakika sonra da akıl almaz boşlukları yüzünden yerden yere vurasım geliyor Cursed Child’ı. Diyorum ya, çok tuhaf hisler yaşıyorum şu an için. Kitabı bir ay sonra bir daha sakin kafayla düşündüğümde yine aynı düşüncelere sahip olur muyum bilmiyorum -muhtemelen aynı kalırlar çok mantıklı açıklamalar karşıma çıkmadıkça- ama yine de görüşlerimi gayet açık ve net bir şekilde belirtmeden de geçmek istemedim.
Öncelikle belirtelim, kitabın hikayesine yönelik yeniden bir anlatma girişimimiz olmayacak. Zira, daha tiyatronun ilk sahnelendiği zamandan kalma spoiler kazanı misali bir yazımız mevcut. Gerçi kitapta okuduğunuzla tiyatroda gördüğünüz etkinin aynı olmayacağından ve yazıda anlatılanların da izleyenler sayesinde oluştuğundan bazı ayrıntılarda farklılık olma ihtimali var, fakat yine de bu yazımızda daha çok olumlu ya da olumsuz eleştirileri üzerinde duracağız. E tabii, bu yazımız da spoiler kazanından hallice olacak, bilginize.
Artılarıyla eksileriyle, yanlışlarıyla doğrularıyla Cursed Child için hazırladığımız incelememize hoş geldiniz!
Rowling’in Karakterleri Yansıtışı
Yani nasıl anlatsam, belki de kitabı okurken keyif aldığım tek şey karakterlerin birkaçı iken, yine en nefret ettiğim şeyler de karakterlerde bitiyordu; oldukça tuhaf bir durum gibi geliyor kulağa, değil mi? Ama inanın bana, aslında hiç de o kadar garipsenecek bir şey değil. Zaten tüm olay karakterlerde yaşanıp sona eriyor, bu çok net bir şey.
Öncelikle Rowling’in tam anlamıyla batırdığı ama önceden aşina olduğumuz karakterleri bir sıralayayım: Hermione Granger ve Albus Dumbledore. Şu iki kişiliğe, Harry Potter kitaplarını okurken ne kadar aşık olduysanız ya da ne kadar imrendiyseniz, Cursed Child’ı okurken resmen gözlerinize inanamıyorsunuz ve inanılmaz derecede hayal kırıklığına uğruyorsunuz.

Hermione Granger denilince aklınıza gelen ilk şeyin yaşıtlarının da ötesinde pasparlak bir cadı olması, şu kitaba kadar o kadar takdir edilesi bir şeydi ki… Hogwarts Savaşı yaşanmış, üzerinden yıllar geçmiş, herkes ailesini kurup çoluk çocuğa karışmış, Hermione hırsı ve başarılarıyla Sihir Bakanı olmuş. Buraya kadar her şeye tamamız, olmayacak ya da imkansız gibi görünen hiçbir şey yok. Fakat karakterdeki sıkıntı, olaylar sarpa sardığında baş gösteriyor. Hatta öyle ki, Hermione’den hayatta beklemeyeceğiniz bir hata olabilecek bir ayrıntıyı sizlerle hemen burada paylaşmak istiyorum. Gerçi okuduğunuzda “E o da insan ama.” tepkisi verenleriniz de olacaktır, fakat kitaplardaki kurgusal karakterler söz konusu olunca böylesine spesifik ve can alıcı bir hata cidden göz tırmalıyor.
Eğer spoilerlı yazıyı da okuduysanız, hikayede “time-turner”ın oldukça odak noktada bulunduğunu bilirsiniz. İllegal yollarla elde edilmiş bir time-turnerı, bakanlık bünyesinde legal olarak bulundurmak isteyen Hermione Granger, diğer adıyla Sihir Bakanı ve zamanının ötesindeki dahilikteki parlak cadımız, bu aleti saklamak için belki de hayatında yapıp yapabileceği en saçma koruma tekniğine başvuruyor denebilir. Tüm büyücü dünyasını alt üst edebilecek derecede önemli bir şeye bakanlık olarak sahipsiniz ve yok etmek istemediğiniz için saklama kararı alıyorsunuz ama yapabildiğiniz en önemli koruma da bir kütüphanedeki basit bilmeceleri geçmekten ibaret sadece…
Üstelik bu engeli de saf Albus Severus geçmeyi başarıyor bir şekilde. Yani cidden, aklınız alıyor mu bunu acaba? Hatırlarsanız Felsefe Taşı kitabında babalar gibi önlemler alınmış, ne engeller konulmuştu oraya giden yolun önüne. Belki felsefe taşı, bir time-turnerdan daha önemli bir konuma sahip, orada hiçbir anlaşmazlık yaşamayız, ama şöyle bir durum var ki; eğer büyücü dünyası böyle önlemler alabilecek kapasitedeyse ve bu önlemler de bir okulda alınabiliyorsa, koskoca bakanlık neden bunu yapamasın? Yani neden? Dumbledore, o dünyanın başına gelen en güçlü ve bilge büyücülerden biri olabilir ve bu nedenle de o tür önlemler gayet makul gözükebilir fakat Dumbledore’u da zamanında tanımış ve kesinlikle böyle bir aptallığa düşmeyecek kadar akıllı bir cadı olarak yaşarken, e bir de üstüne Sihir Bakanı da olmuşken, böyle yetersiz bir önlem sizi daha ne kadar kalifiye biri kılabilir ki o pozisyonda? Herhalde Sihir Bakanı olan herkese bir lanet bulaşıyor, adamakıllı davranamıyor birçoğu. Hermione’den öncekilerde de böyle arada çürük hareketlerde bulunanlar vardı hani, ilginç bayağı…
Ha bir de söylemeden geçmeyelim, hikayede Minerva McGonagall da var ve inanır mısınız Hermione’ye verilebilecek en güzel tepkiyi sadece o veriyor. Özetle “Kızım sen eblek misin? Bu nasıl bir hata?” tarzında cevabıyla kalıbını basan McGonagall, diğer herkesin takındığı tutumlardan en mantıklısını ortaya koyuyor. Hermione’nin kitap boyunca size inandırıcı gelmeyen bazı saçma hareketleri, en göze batan örnek olarak yukarıdakini gösterebiliriz, karakter açısından oldukça kötü bir gelişme.
Rowling bu konuda neden böyle çuvalladı bilmiyorum ama kesinlikle Hermione öğrencilik yıllarında olduğu kadar kuvvetli bir karakterizasyonla yansıtılamamış. Tabii okuyup bir de siz görün, aynı fikirleri paylaşır mıyız emin değilim ama ben Hermione’yi fazlasıyla seven biri olarak hayallerimin suya düştüğünü belirtmek istedim. Yine de böyle hatalar dışında bir anne ve eş olarak, üstüne üstlük bir de dost olarak gayet normal ve anlaşılabilir davranışlar sergilediğini de söyleyebilirim sanırım. Kadını o kadar da yerden yere vurmamak lazım; zira Ron’un klasik şapşallıklarına, klasik Hermione tepkileri verdiğinden çok da karartmayalım ortamı, yine içinde bir yerlerde kendinden bir şeyler kalmış kızcağızın. En azından bu kadarını koruyabilmiş Rowling.

Bunca Hermione eyyorlaması sonrası gelelim Dumbledore’a. Bunun hakkında çok ayrıntılı yazabilir miyim bilmiyorum ama kısaca söylemek gerekirse, Dumbledore da çok tatmin etmedi. Hikayede portre olarak karşımıza çıkan Dumbledore sık sık Harry ile konuşurken görülüyor ve… Yani nasıl desem bilmiyorum ama… Sanki biraz Dumbledore değil gibiydi? Bizim bildiğimiz Dumbledore portre de olsa öyle boş görünmezdi yani. Adamın her cümlesi tarihe kaydedilecek kadar önem taşırken, burada Harry ile konuşmalarından bile görüyorsunuz ki pek de kendinde değil gibi. Hayır ölünce portre oluyorsun, bir de üstüne kişiliğin de mi ölüyor?
Bu portre meselelerini Rowling kısa zamanda detaylıca açıklasa iyi olacak zaten, yoksa işin içinden çıkılmayacak bir durum haline gelecek. McGonagall da zaten kitabın içinde bir yerlerde “Bana sadece okuldaki idaresel işlerde rehber olsun diye varlar.” şeklindeki açıklamasıyla bunun yolunu biraz da olsa yaptı sanırım. Yani o müdür portreleri aslında öylesine durmuyorlarmış, bir amaçları varmış. Buradan tutup da güzel bir açıklama gelse iyi olur, çünkü Dumbledore kendi müdürlük zamanında eski müdürlerin portreleriyle konuşurken -Müdür Phineas’ı hatırladınız mı?- o kadar da göze batan ya da en azından o karakterleri çok net bilmediğimizden bizi sıkan bir detay değildi bu. Ama koskoca Dumbledore’u öyle görmek, çaresizmiş gibi okumak, Harry’ye verecek çok da net cevaplarının olmaması… Karışık ama mantıklı bir açıklama verilirse giderilebilecek bir sorun gibi bu durum ya, hayırlısı.

Hikayede moral bozan ve daha önceden aşina olduğumuz karakterleri iki ile sınırlayıp bu üzücü duruma biraz da yeni gelen karakterlerle devam etmek istiyorum: Albus Severus Potter. Şimdi sıkı durun, bu çocuk üzerinden inanılmaz nefret kusabilirim. Çok kısa ve net olarak söyleyebilirim ki Albus Severus kadar ne yaptığını bilmeyen ve her şeye atarlı giderli yaklaşan bir çocuk daha görmedim ben. Zamanında Harry de gençti, o da asiydi ve zaman zaman şapşal hatalar yapardı. Ama inanın tüm bunların nedeni, daha minicik bebekken ona kader diye dayatılan saçma sapan zorluklarla dolu yaşamıdır. Albus Severus ise tam anlamıyla şımarık bir çocuk edasıyla tüm kitap boyunca beni deli etmeyi çok rahat başardı açıkçası.
Sona doğru babasının değerini anlayıp toparlıyor gibi olduysa da, benim için başta yaptıklarıyla bayağı ön yargı oluşturmuştu kendisi, ne kadar doğru karar alırsa alsın bir süre sonra hep itici gelmeye falan başladı. Ağabeyi James bile tam anlamıyla burnu havada biri gibi dolaşsa da etrafta, Albus kadar göz önünde olmadığı ve sadece “kardeşiyle uğraşan abi modeli”ni yansıttığı için o kadar da batmadı bana. Ne bileyim, Albus Severus bence olmamış, yapamamışlar. Harry gibi bir babayı hak etmeyecek kadar lanet edilesi bir karakter çizmiş kendisi. Yani her şeyini geçiyorum, en yakın dostu Scorpius’un mantıklı açıklamalarını bile dinlemeyip garip garip işler çevirdi ya, ben daha ne diyeyim bu çocuğa…
Kitabı okuyunca detaylarda bile Harry’nin gerçekten çok yerinde bir baba olduğunu göreceksiniz, en azından eski arsız ve asi hallerinin yerini mantıklı bir baba modeline bırakıyor ve bu noktada kendisi gayet takdire şayan biri olarak karşımıza çıkıyor. Babasına bak oğlunu al diyemiyoruz bu noktada ne yazık ki. Hatta öyle ki Albus sadece bu saçma tavırlarını babasına değil Scorpius’a da zaman zaman gösterir oluyor. Hani çocuktur, gençtir, aklı ermez diyeceğim de, onun yaşında ne büyücüler cadılar gördük, neler atlattılar üstelik… Ne bileyim, bu çocuk olmamış, alın bunu buradan. Vallahi elim ayağım titriyor. Bakın, hala babasına saydırdıklarını hatırlayıp sinirleniyorum. Harry böyle bir çocuğu hak etmiyor ey geek alemi!

Şimdi gelelim karakter özellikleri ve gelişimleri bakımından kitap boyunca en makul ve mantıklı ilerlemeyi gösterenlere: Ginny Weasley Potter. Ginny, bu güzel etki bırakan karakterlerden ilkidir benim için Cursed Child bünyesinde. Zira kitap ve film Ginny’si bile Harry Potter serisinde oldukça farklı yansıtılırken ve insanlar hangisini daha çok sevdiğine dair iddialara girerken -bu arada kitap Ginny’si her zaman en iyisidir-, bu hikayede yine bir nebze fazla sözü olup da ortalıkla saçma sapan hareketlerde bulunmayan yegane karakterlerden.
Her şeyden önce o bir anne, bir eş; her şeyi ailesi için düşünüyor ve gerçek anlamda şefkatli biri. Gençliğinde esen gürleyen bir genç kızken şimdi gayet hanım hanımcık bir kadın oluvermiş ve durulmuş, sakinleşmiş. Tabii bu durulma yine anne olmasının getirdiği bir özellik, yoksa yine benliğinden ödün verecek kadar değişmemiş kendisi. Karakter gelişmesi açısından oldukça güzel bir detay, yaptığı hiçbir şey göze batmıyor ve her şeyi en makul karşılayan yine Ginny. Hatta öyle ki, Harry’nin bile karamsarlık dakikalarında düşüncelerine ışık tutan yine o oluyor.
Rowling’in, eski kadrodan kalma olan ve eline yüzüne bulaştırmadan geliştirdiği Ginny Weasley Potter’ı ben çok tuttum. Çok fazla etkin değil belki hikayede, bir Albus ya da Harry kadar göz önünde bulunmuyor ama arkadan sürekli olarak destek veren birinin varlığını çok güzel hissettiriyor bizlere. E tabii Harry ve Draco eski mutlu (!) günlerindeki gibi, Potter ailesinin mutfağında bir güzel savaşırken bile verdiği tepki yine Ginny tepkisi oluyor. Karakterin ne eksiği ne de fazlası var. Gayet güzeldi. Şahsen beni tatmin etti kendisi. Bilmem, kitabı okuyunca siz ne tepki verirsiniz bu konuda…

Gelelim çok subjektif bir düşünce olan Malfoylar övmeme… Çok açık ve net bir şekilde söyleyebilirim ki, tüm kitap boyunca takdir ettiğim ve beğendiğim karakterlerden oldular. Gerek Draco gerekse Scorpius, sergiledikleri davranışlar açısından hiç de “Ne kadar salak salak hareketler bunlar… Hayır yaşın kaç senin?” dedirtmedi. Scorpius, dostu Albus’un aksine makul davranan ve hareket eden bir çocuktu, ikilinin mantık kısmını karşılayan da oydu zaten. Kendisi tam bir şaşkın tabii, evhama kapılıp ne yaptığını şaşıran ve hatta Rose Granger-Weasley’e çıkma teklif edince heyecanını Albus’la paylaşmaktan pek bir mutlu olan birisi.
Yaşının gereğindeki ayarda davranıp ne alta ne de üste taşmayan bir sınırı vardı kendisinin. Yeni bir karakter olarak beğendiğim şimdilik o var yalnızca. En başta okurken bir Malfoy üyesinin böylesine canayakın ve aslında hiç de o kadar pislik bir insan olmayacağını Scorpius’u okudukça öğreniyoruz. Ki bence bu çok da güzel bir detay, her Slytherin’e giren ya da her ailesinin geçmişinde kötü izler taşıyan insanın illa da öyle kötü ve pislik bir karakterde olmasına gerek yok. Bu açıdan böylesine bir tabunun yıkılması hoş olmuş.
Bir Malfoy olarak Draco‘dan da söz etmek gerekir tabii… Draco buradaki karakterler arasında nötr yaklaştığım biri olarak kalacak sanırım benim için. Zira zaman zaman klasik Draco Malfoy gibi davranıp ortalıkta huzursuzluk çıkarsa da zaman zaman da yaptığı fevri hareketlerle, amacının sadece ailesini ve yegane oğlunu korumak olduğunu gözler önüne seriyor. Zaten oğlu Scorpius için çıkan “Voldemort’un çocuğu aslında o” dedikodularına göğüs germek zorunda olan Draco, bir de çok sevdiği eşi Astoria’yı da kaybedince, böyle hareketlerde bulunmasıyla çok da sinir etmiyor insanı.
Her ne kadar öğrencilik yıllarında Harry’ye çektirmiş de olsa, sonunda yine bir şekilde size kendini kabul ettiriyordu. Cursed Child’da da çok sever ya da nefret eder misiniz bilmem ama nötr olarak bakmanız en muhtemeli şu an sanırsam. Belki kafama takılan bir time-turner muhabbetinden dolayı “Ne saçma bir karar bu yahu.” gibisinden konuştursa da kendini, yine de yaptıklarının nedenine bakınca çok da makul bir şey olduğunu görmemek mümkün değil. Tabii oraya da hikayedeki boşluklar konusunda geleceğiz…

Karakterler için son olarak söylenebilecek kısa kısa detaylara gelirsek: Ron ve Rose Weasley karakterleri, kendilerinden beklenenin çok ötesine çıkmadılar zannımca. Ron, her zamanki Ron tavırlarıyla öne çıkıyordu, Rose Granger-Weasley ise genç Hermione olarak nitelendirilebilecek seviyede biriydi. Belki tek farkla, annesinden biraz daha gıcık davranıyor olabilir; tabii bu okuyana göre de değişir bence.
Potter ailesinden James ve Lily çok fazla gözükmediği için, pek yorum yapamıyorum hakkında. Albus ve Scorpius, zamanın orasını burasını yamultup tüm ebeveynleri peşlerinden sürüklerken, James ve Lily sanki kaybolan kendi kardeşleri değilmiş gibi ortalıkla bir kere bile görünmüyorlar. Başlarda Hogwarts Ekspresi’ne gittikleri kısımda tam bir gıcık ağabey rolünü üstlenen James ve tatlı mı tatlı Ginny junior olan Lily, hikayenin devamında pek de karşılaştığımız karakterler olmuyor. Bunun, hikayenin bir eksisi olduğunu düşünüyorum, zira onlar hakkında da üç beş şey fazladan okumak isterdim.
Bu kadar karakterden bahsedip, Harry’yi sona bırakmamın bir nedeni vardı, umarım buraya kadar sabredip de şimdiki diyeceklerimi okuyabiliyorsunuzdur. Harry Potter serisinde ana karakter olduğu için artık düşüncelerine ve davranışlarına bir süre sonra fazlasıyla alıştığımız Harry, Cursed Child kapsamında en az Ginny kadar makul bir karakterdi. Baba olmanın verdiği ağır yükü benimsemiş ve çocuklarının sorunlarını yakından takip eden bir ebeveyn haline gelmiş kendisi. Problemli Albus’a özellikle daha fazla önem veren Harry, hikaye boyunca bir de yeniden yara izinin acıması gibi boşluksal meselelerle uğraşıp durdu.
Hikayenin sonunda yaşadıkları zaman kargaşasından ötürü anne ve babasının ölümüne birebir tanık olan Harry için ciddi anlamda göz yaşı döktüm diyebilirim. Bebekliğinden beri başına gelmeyen kalmadığı gibi, yıllar sonra bir daha Voldemort yüzünden akılsal açıdan zorluğa girdi. Gerçi şunu söylemek gerekir ki, kendisi kitapta yansıtılana göre çok iyi karşılıyor tüm bunları. Yani onun yerinde biz olsak, herhalde deli falan olurduk o sırada. Artık bünye alışmış tabii “Yok mu daha kötüsü, getirin abinize bir tık daha berbatını.” moduna girmiş herhalde, çok da yıkılmıyor bu kadar şey karşısında. Yaşadığı zorlukları ve aklındaki sıkıntıları anlamak ve görmek oldukça mümkün ama göğüs gerdiği tüm bu olaylar karşısında takdir edilesi bir duruşu vardı açıkçası.

Bir de hazır Harry’den bahsetmişken ekleyeyim -bu düşüncemde yalnız olmadığımı ve çok sevdiğim bir arkadaşımın da aynı düşünceleri paylaştığını duyduğumda aşırı sevindiğimi belirtmek isterim-: Lanetli Çocuk olarak bahsedilen kişinin, resmi bir açıklama gelse de gelmese de ben Harry olduğuna inanıyorum. Ne Albus, ne Scorpius ne de bir başkası… Onca yıla rağmen hala bu “laneti” üzerinde taşıyan ve yine bir şeyler için savaş vermesi gereken tek karakterin bu konumda Harry olduğu su götürmez bir gerçek. Bu lanet her neyse üzerine bir yapışmış ki, kalkmak veya gitmek bilmiyor. Ana konu her ne kadar Albus ve Scorpius üzerinden yürüse de, Delphi denilen Voldemort ile Bellatrix’in kızının bile böyle bir konumda pek de bir şey ifade etmeyeceği gayet normalken, lanete sahip olan kişinin kesinlikle Harry olduğunu söyleyebilirim. Tabii bu konudaki görüşlerinizi, kitabı okuduğunuzda sizinle konuşmak isteriz. Herkesin kendince makul bir sebebi olabilir, mantıklı açıklamalarla tezinizi savunabilirsiniz. Kapımız bu konuda her zaman açıktır.
Hikayedeki Anlamsız Boşluklar
Şimdi gelelim kitabın inanılmaz kurgusal boşluklarına. Bu konuda ciddi anlamda üzüldüm diyebilirim, çünkü Rowling’in Harry Potter serisini yazarken ortaya koyduğu büyüleyici kurgular ve hatta hala daha keşfedilmeye devam eden ayrıntılar, Cursed Child’da ne yazık ki yoktu. Tam anlamıyla boşluklar silsilesiydi kitap ve anlam veremeyeceğiniz kadar da çoktular.

Mesela ilkiyle başlayalım: Delphi. Bu kız belki de en alakasız pozisyonda karşımıza çıkan bir karakter. Önce kendisini Cedric’in kuzeni ve Amos Diggory’nin yeğeni olarak tanıtan Delphi’nin, kitabın sonlarına doğru Bellatrix Lestrange ve Lord Voldemort’un kızı olduğu ortaya çıkıyor. Bu bilgileri kendi ağzından öğrenmemiz bir yana, hikayedeki boşluklardan birine bu kızımız denk gelmiş tuhaftır ki. Hogwarts Savaşı’ndan önce Malfoy Malikanesi’nde doğduğunu söyleyen Delphi, zaman kavramında tam anlamıyla bir kargaşaya sebep oluyor.
Bizimkiler, bu savaş yaşanmadan önce zaten orada değiller miydi? Malfoyların evinde bir süre hapis kalmadılar mı? E Bellatrix hamile bile değildi? Göbek möbek sihirle yok mu ediliyordu, neydi yani? Bu konuda Rowling’in net bir açıklama yapmaması ve sadece bu bilgiyle yetinmemizi beklemesi oldukça üzücü. Zaten bütün hikaye boyunca zaman mefhumunun orasını burasını çekiştirmekten kafamızı allak bullak etti kendisi, bir de böyle boşluklar yaratınca düşüncelerinizde kaybolmamanız neredeyse mümkün bile değil.
Amma ve lakin Delphi, karakter özellikleri açısından sıkıntılı biri değil, insanları kandırıp kendi emelleri için kullanması tipik Voldemort-vari bir davranış. Annesi de Bellatrix Lestrange’miş yani, delidir ne yapsa yeridir dediğimizde yaptığı her şey o kadar da göze batmaz şahsen. Sorun aslında kızda değil, hikayenin onun üzerinden yarattığı boşluklardaki soru işaretlerinde…

Bir diğer kurgusal boşluğumuz ise kitabın sonlarında karşımıza çıkıyor. Hatta öyle ki, bu anlatacağım kısımdan iki farklı boşluğu da çıkarabiliriz, o nedenle iyi takip edin. Albus ve Scorpius’u kendi emelleri için kullanmak isteyen Delphi, çocukları zamanda geçmişe gitmeye zorlar ve yaşadıkları münakaşalar sonucu onlar geriye dönemesin diye time-turnerı bir güzel parçalar. Eğer Voldemort Harry’yi öldürmeye çalışmaz ve gücünün neredeyse tamamını kaybetmezse, gelecekte dünyaya hakim olacağını düşünen Delphi, bu amaçla bir plan yapar. Voldemort’un, Harry daha bir bebekken onu öldürmeye çalıştığı güne gitmek için geçmişte zaman geçirmeye başlar.
Bu sırada Scorpius ve Albus da yardım istemek için Harry’nin bebeklik battaniyesini kullanarak geleceğe mesaj yollarlar. Buraya kadar her şey normal gibi gözüküyor, sıkıntı yok. Fakat gel gelelim ki, olay buradan sonra patlak veriyor zaten. Bakanlığın ele geçirdiği ve tek olarak bilinen o time-turnerın, aslında bir prototip olduğu ortaya çıkıyor ve hatta Draco “Aslında bende bir tane vardı ya.” diyerekten son dakikada olayları kurtarma adına girişimde bulunuyor. Karakterlerden bahsederken Draco’da bir sıkıntı var demiştim ya, işte o tam da bu. Bütün kitap boyunca, zaman kavramına illallah ettiren bu iki velet yüzünden ne yapacaklarını şaşırdıkları sırada her şeyden haberi olan Draco, neden daha önceden böyle bir teklifte bulunmamıştı, ben çok merak ediyorum doğrusu. Açıkladıklarına göre bu prototip yine aynı işlevi görüyor fakat ne yapacaksanız beş dakika içinde halletmeniz gerekiyor. Yani beş dakikadan fazla geçmişte zaman geçirmemeniz gerekli gibi bir kuralı var anladığım kadarıyla. Tabii kimse beş dakikadan az durmadığı için o tarihlerde, sürekli bir değişim yaşanıyor, orası ayrı bir mesele.

Draco böyle bir teklifi muhtemelen daha önceden yapsaydı, işler bu kadar zorlaşmadan çözülebilirdi diye düşünüyorum. Hani klasik “Neden Mordor’a kartallarla gitmediler?” geyiği vardır ya, bilir misiniz? Heh işte, böyle bir teklifi daha önceden yapsaydı, muhtemelen o geyiğe benzer bir şeyle sonuçlanırdı bu olay da ama böyle de gereksiz bir şekilde boşluk olması, açık ve net bir şekilde can sıkıyor. Ki, kartallar geyiğinin de nedeni uzun süredir açıklanıp, kitaplardan detaylarla kanıtlanmış bir şeydi; ama bu daha farklı bir konumda şu an için. En azından oraya bir neden, mazeret sıkıştırılabilirdi. O mazereti okuyucu kendisi çıkarması gerekiyorsa, o zaman zaten anlatma o olayı, biz hayal gücümüzle de ilerletiriz yani. Bu ilginç bir boşluktu, belki tiyatroda ya da Rowling’in anlatmak istediğinde böyle bir tuhaflık yok ama yine de kitapta okurken orası hakkında minik bir bilgilendirme fena gitmezdi.

Şimdi aynı meselenin devamındaki boşluğa gelelim. Draco’nun daha önceden teklif etmemesini bir boşluk olarak bile saymayabiliriz aslında, birkaç olayla üzeri kapatılabilir bir durum zira. Fakat ondan sonra öyle bir şey oluyor ki, inanın benim kafam ciddi anlamda karıştı. Hani büyü güçlerinin nelere kadir olduğunun sınırını cidden anlayamadım. Albus ve Scorpius’u kurtarmak ve Delphi’nin de geçmişteki olaylara müdahelesini engellemek için bir araya gelip fikir yürüttükleri sırada, ebeveyn olmuş kadromuzun kullandıkları büyü hakkında aslında bu boşluğumuz.
Ortaya atılan “Voldemort kılığına girip Delphi’yi kandıralım, ağımıza çekip sonra onu yakalarız.” fikrini tartıştıkları sırada herkes gönüllü olmak için öne çıkarken, en uygun kişinin Harry olduğuna karar veriliyor. Zira kendisi çataldil bilen tek insan ve Voldemort’un da ‘kızıyla’ çataldil konuşma ihtimali bir hayli yüksek. Üstelik ekipten kimse, Voldemort’u Harry kadar görmüş ya da bünyesinde barındırmış da değil. Bu konuda çok mantıklı bir sebep sunarak kendini feda etmeye hazır Harry’yi nasıl Voldemort yapacakları konusu tam anlamıyla bir değişik. Normal şartlarda “çok özlü iksir” kullanarak bir başkasının görünüşüne bürünmeniz mümkün, tabii bunun için gerekli malzemeler, kılığına gireceğiniz kişiden bir örnek ve uzunca bir kaynama süresi lazım. Malzemeleri ve kaynama süresini falan da geçiyorum, ekibimizin ellerinde Voldemort’a ait hiçbir şey yok. Zaten bu iksir fikri de bu sayede suya düşerken, akıllarına gelen büyü ile dönüştürme işlemi o sırada ortaya atılıyor.

Herkes asasını çıkarıp Harry üzerinde büyüyü uygulamaya başladıkları sırada, Harry’nin de yavaş yavaş Voldemort olmaya başladığını okuyoruz satırlarda. Fakat şöyle bir gerçek var ki, Voldemort’un kılığına bürünebilmek için, özellikle de geçmişte bulundukları o yılda, 1981’de, nasıl göründüğü konusunda en ufak bir fikirleri var mı acaba? O yılda Voldemort’u görmüş ve o sırada sağ olan tek kişi Harry idi, ki kendisi bir yaşında minicik bir bebekti. Görmüş olsa bile hatırlamasının ne kadar mümkün olacağı bir tartışma konusuyken, herkesin aynı anda uyguladığı büyü ile Harry’nin Voldemort’a nasıl dönüştüğü de merak konusu. Herkesin aynı görüntüyü düşünüp bir büyü uyguluyor olması gerekmez mi mantıken? Ya da ne bileyim, en azından onca yıl aradan sonra Voldemort’un hangi görüntüsüne istinaden bir tip düşündüler, bu konuda ne kadar hemfikirdiler?
Bütün bunları size bu şekilde yazıyorum, çünkü kitapta gerçekten bu tip soruları cevaplayan kısımlar yok. Sadece senaryo olarak yazıldığı için, kitap tam anlamıyla bir kitap değildi. Her şeyi kendi hayal gücünüzle kurmanız gerekirken, sadece sözlerle ilerletmeniz gereken bir hikayedeki bunca sorunun cevapsız kalması da kötü bir ayrıntı. Bu büyü güçlerinin sınırları, kapsamları konusunda ayrıntılı bir bilgi elimizde olmadığı için de, bu tip sorular illa havada asılı kalıyor ve inanın bana, bu canımı çok sıktı.

Kurgusal boşluk olarak sayılır mı bilmem ama bir de Scorpius ve Albus zamanda ilk defa geriye gittiklerinde geçmişi değiştirip geleceğe döndükleri zaman olanlardan bahsetmek istiyorum. Delphi’nin yardımıyla elde ettikleri time-turnerı kullanıp zamanda geçmişe gidip Cedric’i ölümden kurtarmak adına olayların akışında birkaç değişikliğe neden oluyorlar. Daha sonrasında işlerini halledip tekrar günümüz dünyasına döndüklerinde ise bütün kurgunun değişmesi gerekirken, Delphi geçmişte time-turnerı aldıklarını ve olayları değiştirdiklerini hala biliyordu.
Bakın burası çok ilginç bir detay, çünkü zaman yolculuğu yapan kişiler dışında kimse, o anın aslında sahte bir an olduğunun farkında olmaz ve bu durumu ilginç kılan şey de bu: Delphi onlarla beraber geçmişe gitmemişti. Keza Harry de dahil herkes bu durumdaydı. Ron, Hermione ile evli bile değildi, Padma Patil ile evlilik yapmıştı ve hatta Albus “Hermione ile evliydin sen.” diye lafa girince, ciddi anlamda çocuğa “Harry, beynine bir baktır bunun, kafayı yemiş.” gibisinden bakış da atmıştı. Kısacası, kimsenin bu geleceğin değişmesinden haberi yoktu, alternatif bir evrendi sonuçta. Ama işe bakın ki, bu değişen gelecekte Delphi nedense çocukların zamanda geriye gidip yeniden geldiklerinden haberdardı. Düşünüyorum, acaba kaçırdığım bir detay mı var diye ama bir cevap bulamıyorum yine de… Dediğim gibi, kitap senaryo şeklinde olduğundan, ciddi anlamda bu boşlukları tamamlayacak malzeme eksikti.
Genel Kanı, Not ve Olumlu Tarafları
Kısaca kitabı özetlemek ve bir puan vermek gerekirse sanırım, ortalama altı bir hayran hikayesi (fanfiction) der, 6,5 ya da 7 civarı da bir puan verirdim. Bütün yazı boyunca olumsuz eleştiri yaptığıma aldanmamak gerekir elbette, kitabın kendince iyi bölümleri elbette vardı. Fakat siz de anlayışla karşılarsınız ki, bu güzel kısımlar ciddi anlamda çok azdı. Ama onlardan da bahsetmek gerekirse, illa ki bulunur bir şeyler tabii. Mesela Lily ve James Potter (Harry’nin ebeveynleri olan) bölümlerinde yaşadığım duygu seli inanılmazdı. Lily’nin sırf çocuğu için nelere göğüs gerdiğini, nasıl çaresizce yalvardığını kitapta çok net görebildim. Ailesi öldükten sonra Harry’yi götürmeye gelen Hagrid bile o sırada beni fazlasıyla duygulandırdı.

Cedric Diggory’nin ölümü ve onun geri dönmesi üzerine yaşanan bütün bir hikayenin, özellikle Cedric ile karşılaşılan bölümü de çok güzeldi. Albus ve Scorpius, defalarca değiştirdikleri alternatif gelecekleri eski haline döndürebilmek için tekrar işe koyuldukları sırada, bir an için orada bulunmamaları gerekse de Üç Büyücü Turnuvası’ndaki labirentte Cedric ile karşılaşıyorlar ve inanır mısınız, birkaç satır lafı olmasına rağmen Cedric Diggory’yi orada sanki çok iyi anlayabiliyorsunuz. Neler olacağını, başına neler geleceğini bilmenize rağmen, saf ve naif tavırlarıyla çocuklara hiçbir zarar vermiyor oluşu ve iyi eğitilmiş bir genç adam gibi davranışı gözlerinizi doldurmaya yetiyor. Bilemem tabii, Harry Potter serisinde bile çok ayrıntılı bildiğimiz bir karakter değildi kendisi ama, Cursed Child’da sanki uzun yıllar onu okumuşuz gibi bir hisse kapıldım bir an için.
Harry üzerinden devam etmek gerekirse, tabii bu duygulandıran dakikalar pek de az değilmiş aslına bakarsanız. Bütün bu olaylar bittikten sonra, Albus’u da alıp hiç ziyaret etmemesiyle yargılandığı Cedric’in mezarına, aslında düzenli olarak gittiğini söyleyerek ve bir baba olarak kendini çok güzel yansıtmasıyla da Harry’yi çok beğenmiştim. Hayatı boyunca üzerinde bir lanet gibi taşıdığı bu yaşamını, anne ve babasının nasıl öldüğünü görmesiyle devam ettirecek olması da ayrı hüzünlü bir andı. Genel olarak kitaba baktığınızda, zaten Harry’ye bir sıkıntı bulamıyorsunuz, vicdanınız bir süre sonra el vermiyor. Kitabı kalbiniz buruk bitirirken, bir yandan da “Sonuçta Harry abi, ne diyeceksin bu adama şimdi, üzüldüm tabii.” şeklinde düşüncelere kapılıyorsunuz.

Kitap boyunca eğlenceli dakikalar yaşadığımı da inkar etmeyeceğim. Karakterlerdeki ve kurgudaki boşlukları görmezden gelip kitabın sevimli dakikalarını bir köşeye not alırsak, çok kısa olsa da yine de güzel detaylar içeriyordu. Bana kalırsa kitaptaki bu sevimli dakikaları taşıyan Scorpius’tu. Gerek Albus ile geçirdiği zamanlar olsun, gerekse hikayenin başında ve sonunda sergilediği tavırlar olsun, moralimi yüksek tutan nedenlerden biriydi. Gerçi tam anlamıyla bir Harry Potter kitabı tadında gitmediği için ve bütün olaylar hep bu zaman karmaşasında geçtiği için, çok fazla normal an bulmanız mümkün olmuyor ama yine de bunlarla tatmin olmak isteyen olurdu yani.
Fazlasıyla subjektif ama bir o kadar da eleştirel olduğunu düşündüğüm Cursed Child incelememiz umarım hoşunuza gitmiştir. Kitabı okuyan her bir okurun görüşü değişik olabileceği gibi, bu görüşlerin de mantıklı açıklamalar sunulmasıyla belki değişebileceğini belirtmek isterim. Zira Rowling daha önceden bu kadar cevapsız soru bırakmamıştı akıllarda ve hayal kırıklığına uğratmamıştı. Belki bir tiyatro oyunu olmasından, belki tek başına yazmayışından, belki de artık Harry Potter hikayesini nasıl devam ettireceğini şaşırdığındandır bilinmez ama Cursed Child, yedi kitaplık Harry Potter serisi kadar gazlamadı beni.

Parası bu kadar yüksekken ve daha Türkçe’ye henüz çevrilmemişken alıp kütüphanenize koymaya değer mi, orasını bilemem, siz karar verin. Fakat ilk günden alıp okuyayım da kaçırmayayım hiçbir şeyi şeklinde hızlı davranmanızı gerektirecek bir şey yok bence. Türkçe’ye çevrilmesini rahatlıkla bekleyin derim ben. Zaten Sevin Okyay ve oğlu Kutlukhan Kutlu çeviri ekibinde olduğu için gönlünüz bu konuda ferah olsun, onlara biz de yüzde yüz güveniyoruz. Tek sıkıntınız, çevirinin ne zaman bitip de kitabı elinize alıp okuyacağınız olur en fazla, o kadarı da yüzleşilebilir bir durum diye düşünüyorum.
Kitabı belki okuyanınız vardır, belki de spoilerları umursamayıp özetlerine bakınan vardır; artık orasını bilemeyeceğiz ama biz bu incelememiz ve Cursed Child’ın genel havası hakkındaki düşüncelerinizi fazlasıyla merak ediyoruz. Kitabı okuyanların, bulduğumuz ya da bulamadığımız boşluklara mantıklı açıklamalar getirebilmesi mümkün olduğundan, sizin yorumlarınızı da önemsiyoruz. Bu konuda düşüncelerinizi sakınmayın ve bizlerle paylaşın ey geekler!
Mutlu olun, geek kalın! Sihirli günler dileriz!
Geveze, aşırı heyecanlı, domates surat. Ailenizin mülayim, cep tipi ponçiği. Profesyonel inek. Özel gücü ise role play yazmak. @poncikbruiser
Tüm yazıları (523)
Yorum Yap