Geçtiğimiz günlerde sinema dünyası acı bir haberle çalkalandı. Birçok farklı sanatçıya ilham olmuş ve farklı nesillere filmlerini aktarmayı başarmış, resimden müziğe farklı sanat dallarıyla bütünleşmiş David Lynch aramızdan ayrıldı. 78 yaşında hayata veda eden yönetmenin ardında bıraktıkları günümüzde hala tartışmalara konu olacak kadar derin. Lynch’in filmlerinin ilham olduğu on binlerce kişinin sosyal medyada paylaştığı veda mesajları bize sinemadaki yeri ne kadar büyük bir yönetmeni kaybettiğimizin hatırlatıcısı niteliğindeydi.
Martin Scorsese’den Laura Dern’e veya Kyle MacLachlan’a uzanan veda mektuplarının bizlerde bıraktığı etkiden yola çıkarak yönetmenin uzun metraj kariyerinde bir yolculuğa çıkacağımız bu yazıda, yönetmenin estetiğinin zaman zaman nasıl değiştiğini, materyal olarak nelerden etkilendiğini ele alacağız. Kariyerine resim yaparak görsel sanatların gücünden ilhamla ressam olma hayalleri taşıyan ve okuldan nefret eden bir gençliğe sahip David Lynch, babasının işi gereği Birleşik Devletler’in büyük kısmını görme şansına erişmişti. Eyaletlerde geçirdiği vakitleri yaptığı eserlere de yansıtan usta yönetmen, anlamdan çok biçimin veya izleyicinin kendi yolculuğunun öneminin her zaman daha dikkate değer olması gerektiğini savunmuştu.

Erasherhead, Elephant Man ve Lynch’in Dune’u:
Yönetmenin karşımıza çıkan ilk uzun metrajlı filmi olan 1977 yapımı Erasherhead, uzun süren yapımına karşın çıktığı dönem izleyenlerin akıllarını bulanıklaştırmış, daha önce görmeye pek de alışık olmadıkları türden bir estetikle 70’lerin sonlarına doğru başlayan “goth” akımının da sembollerinden biri haline gelmişti (The Cure’un Robert Smith’in konserlerde sık sık bu filmin tişörtünü giymesi de belki de bu nedenledir). Lynch’in kendine özgü estetiğini ilk kez gördüğümüz, kendi deyişiyle “babalık” sorunlarının kişide ve ailede yarattığı etkiyi araştırmaya yeltendiği film, yönetmen için sinema dünyasında kapıları açan bir kilit.
Erasherhad’ın dönemine göre kült (her ne kadar bugün bir klasik olarak anılsa da) sayılabilecek çıkışının ardından kadrosunda Anthony Hopkins ve John Hurt’ü birleştiren Elephant Man, gerçek bir olaydan esinlenerek ele alınarak sinemaya aktarılmış ve çıktığı dönem eleştirmenlerce David Lynch’in adının tanınmasına olanak sağlamıştı. Karanlık ve ürpertici estetiği 19. yüzyıl atmosferinde deneyimlediğimiz Elephant Man, Lynch’in çıkış filminin aksine daha anlaşılabilir bir yapıda olsa gerek, BAFTA ödüllerinde de “En İyi Film” ödülünün sahibi olmuştu. Prodüksyon şirketlerinin bu sebeple radarına giren Lynch, kariyerindeki dönüm noktalarından birini yaşamış oldu.
Denis Villeneuve Frank Herbet’in Dune kitabını epik bir biçimde beyaz perdeye uyarlamasından çok önce David Lynch, daha sonra içerisinde bulunmaktan pişmanlık duyduğu kitabın uyarlaması için 1984 yılında görevlendirilmişti. Yapım aşaması tam bir felaketle sonuçlanan, bütçe sorunlarıyla uğraşıldığından bir türlü bitirilememiş izlenimi uyandıran Dune, hayal kırıklığı yaşatmış olsa da Kyle MacLachlan-Lynch birlikteliğinin kapılarını açan ilk eser olma ünvanını taşıyor.

Blue Velvet, 80’lere Veda ve Twin Peaks:
Dune felaketinden hemen iki yıl sonra kendi stiline bir geri dönüş olarak tanımlayabileceğimiz Blue Velvet ile geri dönen yönetmen; muzikleri, renk paleti ve büyüleyici estetiğiyle Lynch’in o güne kadarki en büyük filmi olarak adlandırılmasına yetecek düzeydeydi. Aile içi domestik şiddetin bireylerde veya popülasyonda yaratabileceği etkinin altındaki anlamı deşmeye çalışan filmin yapımında Dune’un yapımında yönetmenin uğradığı çöküş de etkili olmuştu. 80’lerin en kendine özgü filmlerinden biri haline gelen ve birçok “noir” klasiğe de göndermeler barındıran film, en sevilen Lynch yapımlarından birisi olarak anılmaya devam ediyor ve izleyiciler filmin üzerinden neredeyse kırk sene geçmesine rağmen kendi anlam arayışlarına bulmaya calisiyor.
David Lynch’in belki de en çok kendisiyle anıldığı yapımlardan biri olan Twin Peaks dizisi, Angelo Badalamenti’nin eşsiz müzikleriyle birleşmiş televizyon tarihinin en özgün işlerinden biri haline gelmişti. Yönetmenin sadece birkaç bölümünü yönettiği fakat görsel dünyasını tamamen kendisinin oluşturduğu Twin Peaks, klasikleşen yapısıyla dönemin estetiğinin birer sembolü haline gelerek adına barlar ve hatta kafeler açılan bir mirasın başlangıcı haline geldi. Sinemaya olan ilgisinin yanı sıra müziğe de ayrı bir tutku ile bağlanan David Lynch, Badalamenti’nin notaları etrafında birleştirdiği dizinin popülerliğine karşın 90’larda ayrı bir çıkış yakalamayı başarmıştı.
90’ların en çarpıcı işlerinden biri olan Lost Highways’in Twin Peaks etkisinin ardından çıkışı, özellikle alternatif sinemanın değişimi ve dönüşümüyle bütünleşmişti. İzleyenin bir kez olsun aklından çıkamayacak tekinsizliğinde ve atmosferinde, klasik noir estetiğine göndermelerle dolu Lost Highway, özellikle soundtrack albümüyle büyük beğeni topladı. Nine Inch Nails, David Bowie ve The Smashing Pumpkins gibi sanatçıların yer aldığı soundtrack albümü filmden ayrı bir dönüşüm geçirerek 90’ların en kayda değer toplamalarından birine dönüşmüştü.

Lynch’e Benzemeyen Bir Lynch Filmi:
Yönetmenin en “normal” eseri sorulduğunda akla gelen ilk film şüphesiz ki “The Straight Story”. Yalın ve doğrusal anlatımıyla izleyiciyi yormayan fakat hayattaki yerimiz ve yaslanmakla ilgili barındırdığı alt metinlerle de pas geçilemez bir hal alan filmin yönetmenin filmografisinde iki klasiğin arasında durması dikkatleri çeken nokta oluveriyor.
Mullholland Drive ve Inland Empire:
Milenyuma geçişe büyük bir filmle imzasını atan, sinefillerin ve sinema eleştirmenlerinin büyük ilgisini çekmiş ve etkisi, anlam arayışı hala günümüzde de süren Mullholland Drive, Lynch’e Cannes Film Festivali’nde “En İyi Yönetmen” ödülünü kazandırmış ve 2000’ler denilince aklan gelen başyapıtlardan biri haline gelmişti. Hollywood’da yolunu bulmaya çalışan bir aktristin dünyasına yelken açtığımız, Naomi Watts ve Laura Harring’in unutulmaz oyunculuklarını izlediğimiz filmin aslında Lynch’in uzun metraja bir vedası olabileceği gerçeği de döneminde konuşulanlar arasındaydı. Tekrar tekrar izlendiğinde farklı anlamlar bulunabilecek filmin estetiği, halen sinemacılara ilham olmaya devam ediyor.
David Lynch’in teknik olarak son uzun metrajı 2006 yapımı Inland Empire, kimilerine göre anlaşılması en zor Lynch filmlerinden bir tanesi. Üç saate yaklaşan süresinin yanında Laura Dern’ü ekranda gördüğümüz, hayal ve gerçeklik arasında bir köprü kuran filmin üzerinden neredeyse yirmi sene geçmiş olsa da izleyenlerin hala yapımın garipliğine hitaben kafalarının karışması hiç de anormal olmasa gerek.

Lynch’e Veda:
Sinema tarihine böylesine eşsiz bir filmografiyle veda eden ve aramızdan ayrılan yönetmen, belki de rüyalarımızda yaşamaya devam edecek. Sizin en beğendiğiniz Lynch filmini yorumlarda belirtmeyi unutmayın.