Sahneye adımınızı atar atmaz üstünüze bir ışık dökülüyor. Işık, ipek bir elbise gibi soğuk ve çarpıcı, sizi çepeçevre kuşatıyor. Gözlerinizi bu yoğun parlaklığa alıştırmaya çalışırken bir yandan da kulağınıza dolan davetsiz fısıltıları yakalıyorsunuz. Başlangıçta oldukça temkinliler ancak algınız açılıp keskinleştikçe serpilerek ışığınıza doluyorlar. Heyecanlı yüz ifadelerini ve rekabetle parlayan gözleri, işte o zaman görüyorsunuz. Etrafınız yüzlerce kişi tarafından sarılmış durumda ve hepsinin üzerinde birbirinden gösterişli savaş zırhları var. Siz de ortama uyma çabasıyla sırtınızı dikleştiriyorsunuz. Öyle yapmazsanız yerinize geçmek isteyenler tarafından gölgelere iteleneceğiniz belli. Üstelik ışığın insafından seçebildiğiniz kadarıyla ilerideki sahnede küçük bir grup toplanmış. İçinizdeki o çok bilmiş ses, jüriler diyor. Anlaşılan burası ya bir düello alanı ya da bir balo salonu.

Hangimiz çocukken hayatın cebinde bize göstermediği oyuncaklar sakladığını biliyorduk ki? Bu oyuncaklar sivri uçlu ve can yakıcı olabiliyor üstelik. İlk kavganızı hatırlıyor musunuz? Günler haddinden fazla uzun ve geceler dolap gıcırtısı sesli canavarları saklıyorken edilmiştir çoğu. Daha ne olduğumuzu anlamaya uğraşırken savaşmak gerektiğini öğreniriz. Ne için savaşmak? Sevdiğimiz şeyler bizim olsun, bizde kalsın diye başlar mesela. Sonra canımızı ya da arkadaşımızın canını acıtmasınlar diye devam eder. Gururumuzu korumak içindir bazen. Biraz daha büyüyünce kendimizi başkalarına kabul ettirmek için geçer yoldur, bir ileriki aşama ise kendimizi kendimize kabul ettirmektir. Bazıları içinse ayakta kalmaktan ibarettir mesele.

Dünya, en barışçıl kişi ödülünü almaya layık olsanız bile, hatta özellikle öyleyseniz daha bile fazla yüklenir size. Çünkü yaşamak iki savaş arasıdır daima. Kaçış mümkün değildir, öyle ya da böyle geçilmesi gereken bir sınava toslanır. Ancak karamsarlığın elli tonunu sürmeye gerek yok bu tuvale. Savaş pekala rengarenk tüylerle bezeli, taşları parlak bir elbisenin içinde de yapılabilir. İsterseniz mızrağınızın ucuna uğurlu figürünüzü işletebilirsiniz. Eğer savaş boyalarınızla yaptığınız makyajdan da eminseniz geriye bir tek havalı duruşunuzu takınmanız kalıyor. Kategori; yaşa, gül ve savaş! Pose dünyasına hoş geldiniz. 2018 yılında başlayan ve şimdilik iki sezonu olan bu harika diziyi en iyi özetleyen kelimeler; havalı, eğlenceli ve yürekli olsa gerek.

Yazıyı spoilersız tutmaya özen göstersem de bir-iki olaya üstü kapalı değindim. En ufak bir bilgi kırıntısına dahi tahammülüm yok diyorsanız diziye şans vermek üzere birinci bölüme yönelebilirsiniz. İzninizle övme kısmına geçiyorum şimdi.

Netflix üzerinden izleyebileceğiniz Pose, FX orijinal dizisi. İlk sezon sekiz, ikinci sezon ise on bölümden oluşuyor. Süresi yaklaşık bir saat, bazen daha da uzun. Bir şeyler olsa da yarın yokmuşçasına sarsam dönemindeyseniz birebir. Öte yandan adı kadar net ve akıcı bir işleyişe sahip. Dizi, Afrikan-Amerikan ve Latin LGBTİ topluluğunun, 80 ve 90’lardaki hayatından kesitleri aktarmanın yanı sıra, merkezinde New York’un kenar köşesine sığdırılmış muhteşem balo kültürünü barındırıyor. Aciz bir tanımlama olacak ama söyleyeyim; balolar için kostüm partisinin büyüğünü ve epey görkemlisini düşünün. Çeşitli kategorilere göre giyinmiş hırslı yarışmacılar, podyumda arzı endam edip puan kapmaya çalışırlarken onları değerlendiren jüriler tarafından ya ödüllendiriliyorlar ya da yerin dibine sokuluyorlar. Son beş senede televizyona maruz kalanlara sesleniyorum; konsept epey tanıdık gelmedi mi?

Baloda ayakta kalabilmek için iddialı duruşlar ve figürler sergilemek her şey. Bu sebeple sahnenin yıldızı, aynı isimli derginin manken pozlarından esinlenilerek geliştirilmiş Vogue dansı. Gerçekliğin yaratıcı bir kopyası da denilebilir bu dans için. İsteyen herkesin kendine uyarlayabildiği bir yapısı olduğu için de çok özgürleştirici ve özel. Balonun ikinci demirbaşı ise uçan kuşa laf atan ve tansiyonu her daim yüksek tutan sunucusu. Bir nevi o diyarın Huysuz Virjin’i, şov onsuz nefesini kaybeder.

Bunların ardından gelen bir diğer önemli olaysa, iddiasıyla kendini göstermeyi başaran kişinin hanelere kabul edilme şansını yakalaması. Haneler, finansal gücü sağlayan anne ya da baba görevini üstlenenlerin liderliğinde kurulan aileler desem yeridir. Her hanenin kendine has bir düzeni var. Kimisi paragöz, kimisi itibara aç, kimisi de birlikte savaşmaya inanıyor. Ve her hane, lideri ne kadar güçlüyse o kadar ezici. Podyumda kazanmak haneyi büyütürken camia içinde de hatırı sayılır bir itibar getiriyor. Sonuçta her şey kabul görmek için.

Ana karakterimiz Blanca, bu hanelerden en büyüğü olan Abundance’un bir parçası. Ancak sürekli çatıştığı annesi Elektra’nın fikirlerini çalmasından ve yaptıklarının takdir görmemesinden şikayetçi. İlk bölümde HIV pozitif olduğunu öğrenince de karşısında dikilen sonsuz karanlığa karşı onu ısıtan tek hayaline tutunuyor; kendi hanesini kurmanın peşinde evi terk ediyor. Sokakta yaşamaya başlayan dansçı Damon ve eski ev arkadaşı güzel Angel’ı da kollarının altına alınca Evangelista hanesi doğuyor.

Damon, eşcinselliği ailesi tarafından kabul görmediği için evden kovulan yetenekli bir gençken Angel, alışılmadık bir zarafete sahip ve içinde bulunduğu koşullarda bedeni üzerinden para kazanmaya çalışan kafası karışık genç bir kadın. Çok geçmeden, sokaklarda uyuşturucu satarak geçinen dördüncü yoldaşları Papi de çatılarının altına giriyor.

Artık Blanca’nın hedefi, balolarda kupalara uzanırken bir yandan da kendisi ve çocuklarının hayallerine ulaşmaları için dünyayla çarpışmak. Tabii Blanca’nın eski annesi, asaletle gaddarlığın mükemmel karışımı Elektra ve Elektra’nın çocuklarıyla didişirken yapılması gerekiyor tüm bunların. Eh, sonuçta düşmanın kadar iyisin.

Bu dizi beni hiç bilmediğim bir kültürün içine atmakla kalmadı, aynı zamanda çok tanıdık bir ailenin parçası yaptı. Çünkü en kötü karakterlerinin bile yeşilçamvari bir samimiyeti var Pose’un. Zıt koşullarda yaşıyor olsak da sanki kanepelerine uzanıp dertleşmek mümkün. Her biri hatalar yapıyor, canları yanınca birbirlerine bağırıyor, şeytanlarına karşı zayıflık gösteriyor, ekmek kazanmaktan mutlu olmaya günlük dertlerle boğuşurken bir yandan da ayakta kalmaya çalışıyorlar.

Daha garibi ise samimiyetlerini ekrana estetik şekilde yansıtabilmeleri. Mütevazı bir odada otururlarken bile ayrıcalıklı oldukları belli oluyor. Belki de bunun sırrı, oldukları gibi yaşamaya çalışırlarken sergiledikleri mücadele güçlerinde gizli. Birinci sezonda beyaz hırslı erkeklerin dünyasını temsil eden Stan’ın, Angel’la neden ilgilendiğini anlatırken dediği gibi, onların tek yaptıkları gerçek kalmaya çalışmak. Bu iki karakterin nefes aldığı dünyalara bakınca ortadaki fark, aynanın ön yüzü ve sırlı tarafı kadar keskin.

Bunca karakter överken oyunculuklara şapka çıkartmadan olmaz. MJ Rodriguez, Indya Moore, Billy Porter ve Dominique Jackson başta olmak üzere, ilk kez izlediğim ama gönlümde hemen yer eden bir kadrosu var dizinin. Canlandırdıkları karakterlerle aynı cinsel kimlik ve yönelimlere sahipler üstelik. Bu durum dizinin dokusuna ne kadar katkı yapıyor, ona siz karar verin ancak hemen hepsinin çok yetenekli olduğu kesin. Yaratıcı ekibin de özeniyle birleşince başarılı bir iş olması kaçınılmazmış.

Gelelim şimdi diziyi asıl sevme nedenime: Neredeyse her açılış, balo sahnesiyle başlıyor. Bu da bir önceki bölüm ne kadar kasvetli bitmiş olursa olsun, ibrenin eğlenceden yana olduğunu hatırlamanızı sağlıyor. Pose acı gerçeklerden ve haksızlıklardan kaçmıyor, bunları dile getirmekten sakınmıyor ama asla ağlaklığa teslim olmuyor. Kimsenin çaresizce ölümü beklediği yok. Aksine AİDS kabaresi yapıp şarkılar söyleniyor ki eski güzel müzikleri keşfetmek için birebir bu sahneler. Asıl mesele, her şeyden çok yaşama inadıyla ilgili.

Dizi bunu Blanca gibi bir karakterle belli ediyor. Aileleri tarafından terk edilseler, soyadlarını geride bırakmak zorunda kalsalar dahi, küllerinden doğup kendileri olarak var olmak için kafa tutan diğerleriyle belli ediyor. Onlar isimlerini kendileri koyuyorlar, aileler kuruyorlar, kırılıp döküldükleri yerlerinden yeniden kimlik inşa ediyorlar. Ve bunların aslında ne kadar zorlu şeyler olduğunu görmemizi sağlıyorlar.

Yaşadıkları dünya epey tehlikeli. Ara hikâyelerle beslenen senaryonun değişken nabzıyla, bir an kırlarda gezinirken bir an sonraysa bıçakların çekildiğine şahit olabiliyoruz. Tüm bunların ortasında balonun önemini daha iyi anlıyoruz. Balo, onlar için harikalar diyarı. Çekinmeden kendileri olabildikleri tek yer. Öyle ki gündüz iş yerlerini gösterdikleri her sefer, bir süper kahramanın gizli yaşamına göz atıyormuşum gibi hissettirdi. Onlar da saklanarak yaşıyorlar, gündüz farklı geceyse asıl kılıklarına bürünüyorlar.

Kısaca tüm diziyi tek bir bölümle ifade edecek olsam, ikinci sezondaki cenaze sahnesini seçerim. O bölümdeki umut, acı ve komedi karışımında dizinin özü saklı. İzleyince ne demek istediğimi anlayacaksınız. Sonuçta içinde bin bir ciddi konu barındırmasına rağmen Pose, eğlenceli bir dizi. Ve onu benzer yapımlardan açık ara ayıran yönü bu.

Ne yazık ki bu güzel işin de nazar boncuğu var. İkinci sezonun sonuna doğru, özellikle sekizinci ve dokuzuncu bölümler fazlaca pembe dizi havasına bürünüyor. Karakterlerin kendine has yapılarını ve dramatik etkiyi koruyan detaylar yer yer sallanıyor. Hatta sezon sekiz bölümlük ayarlanmış da zoraki uzatılmış gibi geldi, ne yalan söyleyeyim. Yine de neyse ki dizi finale alnı ak bir şekilde varıyor ve önceki emeklerinin kredisini tamamen tüketmiyor. Üçüncü sezon onayı da alınmış, bir sezon daha olmalı mı düşündürücü ama ortaya ne koyacaklarını görmeyi de merakla bekliyorum.

Son olarak dizinin dönemin özelliklerini yansıtma gücüne değinmeliyim. Madonna’nın bir zamanlar ne anlama geldiğini net şekilde anlıyorsunuz mesela. Vogue şarkısı, bu gözden uzak kalmış kültürün belki ilk defa dikkat çekmesini sağlıyor ve dans, ana akıma yayılıyor. Medyada yavaş yavaş, şans tanınmayan bir topluluğun yetenekli gençlerine görünürlük verilmeye başlanıyor. Trump gibi Amerikan rüyasında yükselen değerleri görüyoruz. Bir yandan da AİDS’in etkilediği hayatlara ve Act Up tarzı dikkat çekici protestoların başlangıcına şahit oluyoruz. Özellikle de ikinci sezonun bölüm sonlarında, LGBTİ olan ya da başka türlü dışlanmışlıkları yaşayan topluluklardan başarılı bireylerin sözlerinin yazması, işlenenleri ayrı vurucu kılıyor.

Çok kelime döktüm ve teyze övüşü yaptım farkındayım. Abartmışsın sanki ya da hâlâ eksiğin var diyorsanız yorumlar sizin. RuPaul’s Drag Race gibi yapımlarla günümüzde epey takdir görmeye başlayan bu eşsiz dünyanın, daha da anlaşıldığı günler gelir umarım.

Yazar: Cansu Özbay

Yazar

Dünyanın en ihtiyacı olduğu anda ortaya çıkarak çeşitli konularda fikirlerini belirten yazarlar. Bir konuk yazar asla geç yazmaz, erken de yazmaz. Onlar, tam yazmaları gereken zamanda yazarlar.

Bir Yorum Yazmak İster Misin?

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.