Netflix hayatımıza girdiğinden beri dizi izleme alışkanlıklarımız kökünden değişti. Böylesine dedebey bir cümle kurarak bu yazıya başlamak istemezdim ama durum böyle. Önceden haftadan haftaya izleyerek birbirimizle konuştuğumuz dizilerin tüm sezonu, tek bir günde çıkmaya başlayınca biz de ne zaman konuşacağımızı, ne zaman inceleyeceğimizi şaşırdık. Bütün bu söylediklerimin, ayın yedisinde çıkan Jupiter’s Legacy dizisinin, sezon incelemesini geciktirdiğim için uydurduğum bahaneler olduğunu anlamışsınızdır. Bu yüzden sözü daha fazla uzatmıyorum ve hemen Jupiter’s Legacy sezon incelemesine geçiyorum.

Yorulmuş, yaşlanmış, inzivaya çekilmiş süper kahraman hikâyelerini çok seven biri olarak, Jupiter’s Legacy’nin, en başından ilgimi çektiğini söylemem gerekiyor. Özellikle ana karakterin tamamen bir Superman alegorisi olarak tasarlandığı ve bu da yetmezmiş gibi Superman’in içinde bulunduğu en iyi DC hikâyelerinden bir tanesi olan Kingdom Come havası, benim diziyi izlemem için yetti hatta arttı bile. Peki, bunu dizide bulabildim mi? Ne yazık ki hayır.

Jupiter’s Legacy, Birinci Dünya Savaşı sonrasında gizemli bir adaya giderek süper güçlere kavuşan ve kahraman olarak hayatlarını geçiren birkaç insanın, süper kahraman unvanlarını bir sonraki nesle devretmeye çalışmasını anlatıyor. Süper kahramanlık yaptıkları yıllarda, hayatlarını bir “Kod” üzerine inşa eden bu eski süper kahramanların, sürekli olarak değişen dünyada Kod’larına sabit kalmanın ne kadar doğru olduğunu sorguluyor, süper kahramanlar arasındaki kuşak çatışmasını mercek altına yatırıyor. Bu noktaya kadar aslında Kingdom Come ile benzerliklerini fark etmişsinizdir. Fakat işte benzerlikler burada son buluyor. Çünkü ne yazık ki Jupiter’s Legacy dizisi, Kingdom Come ile olan bu ortak sorunlarını ne yazık ki aynı incelikle işleyemiyor.

Bana göreJupiter’s Legacy’nin en büyük sorunu, çizgi romanlarda çok az işlenen bu temaları alıp dizinin tam olarak ortasına koymaları. Yanlış anlamayın, “Her ne olursa olsun kodlarımıza bağlı kalmalı mıyız?” sorusuyla beraber gelen kuşak çatışması, dizideki aile dramından çok daha iyi konular. Jupiter’s Legacy gerçekten bu iki başlıkta da çok güzel sorular sorduruyor ve insanı düşünmeye itiyor. Bu anlamda oldukça mutluyum aslında. Fakat işte ne yazık ki dizi, bize sorduğu bu güzel soruları cevaplamaktan aciz kalıyor ve bize sorduğu güzel sorular da anlamını yitiriyor.

Aslına bakarsanız dizi; çizgi romanlarda işlenen aile arasındaki çatışmayı, kişisel meselelerden alıp biraz daha ideolojik tartışmalara çekmeye çalışmış. Bu noktada dizinin verdiği bu kararın çokta yanlış olmadığının bir kez daha altını çizmek istiyorum. Zira dizinin aile arasındaki çatışması gerçekten insanı boğacak kadar sıkıcıydı. Bu yüzden bir kez daha dizini, yeni ve eski nesil arasındaki ideoloji farkına odaklanmasını takdir ediyorum. Fakat yine de bunu hiç başaramadığını üzülerek söylemek zorundayım. Bu yüzden Jupiter’s Legacy benim için, güzel bir şeyler deneyen fakat denediklerini başaramayan yapımlar arasında yerini aldı.

Ya arkadaşlar gerçekten ben, Jüpiter’in Mirası’ndaki aile ilişkilerinden inanılmaz sıkıldım. Babaları dünyayı kurtarırken kendileriyle ilgilenmediği için şikâyet eden Brandon ve Chloe ekrana her çıktığında, gözlerimi devirmekten diziyi izlemeyecek duruma geldim. Bakın bu öyle yabana atılacak bir konu değil. Tabii ki insan, babası süper kahraman olup göktaşlarını durdursa bile küçükken yanında olmasını ister. Fakat işte bunu o kadar kötü anlattılar ki dizide, şımarıklık yapan iki çocuktan başka bir şey görmedim ben. Bir de Chloe’nin, “Bu güçleri ben istemedim!” tavırları gerçekten insanı çileden çıkartmaya yetiyordu.

Bakın anlıyorum, süper güçlere sahipsiniz diye illa süper kahramanlık yapacak, iyi bir ahlaki morale sahip olacak değilsiniz. Hayatınızı farklı bir yönde kullanmak isteyebilirsiniz. Ama yani ekstra süper güç de göz çıkarmaz gibi be? Hani süper gücünüz; Hulk gibi, Rogue gibi, Cyclops gibi dezavantajları büyük bir süper güçtür, o zaman şikâyet etmenize hak veririm. Fakat insanüstü güçler ve uçma yeteneği sanki o kadar da şikâyet edilecek şeyler değil gibi ya? Gerçekten Chloe’nin şımarıklıklarından neredeyse diziyi bitiremiyordum.

Diziyi neredeyse bitiremememin bir diğer sebebi de Sheldon‘ın ya da nam-ı diğer Utopia’nın güçlerini kazanma yolculuğunu anlatan anı sahneleriydi. Çizgi romanlarda sadece birkaç sayfada anlatılan bu olayın, dizinin tüm sezonuna yayılması benim açımdan çok yanlış bir karardı. Bize verdiği bir iki güzel sahne dışında hiçbir amaca hizmet etmeyen bu uzun anılar, Chloe ve Brandon’ın sahneleri kadar yordu beni.

Jupiter’s Legacy dizisinin gözüme batan bir diğer kısmı ise oyuncuların yaşlı halleriydi. Josh Dummel ve Leslie Bibb’in yaşlı halleriydi. Hani benim gözlerimde mi sorun var yoksa dizinin makyajları mı kötüydü, bilmiyorum. Fakat yaşlı Utopia ve Lady Liberty ekrana her çıktığında, Türk televizyon kanallarının ünlü yaşlandırma tekniği aklıma geldi ve kendimi gülmekten alıkoyamadım. Bu konuda dizideki tek istisna Ben Daniels’in canlandırdığı Walter karakteriydi. Sadece Walter’ın, yaşlı halini beğendim, gerisi ise inandırıcılıktan oldukça uzaktı.

Şimdi bu kadar şikâyet ettim, dizinin hep kötü yanlarından bahsettim ama ben, diziyi bir gecede bitirdim arkadaşlar. Yani bu izleyecek hiçbir şey olmamasından mıydı yoksa yorgun süper kahraman hikâyelerini sandığımdan daha çok sevmemden miydi bilmiyorum ama bir gecede dizinin başına oturdum ve bitti. Dizi, bize daha önce görmediğimiz hiçbir bir şey göstermediği gibi, kendisinden önce tekrar tekrar işlenen konuları da oldukça kötü işledi. Ama tüm bunlara rağmen tek gecede bitirebildim diziyi. Sanırım bu da onun “çerezlik” dediğimiz dizilerden biri olduğunu kanıtlıyor.

Jupiter’s Legacy üzerine benim diyeceklerim bu kadar sevgili geekler. Siz nasıl buldunuz diziyi? Sizce oyuncuların yaşlı halleri gerçekten o kadar göze batıyor muydu? Aile dramlarından siz de sıkıldınız mı? Dizide eğlenceli bulduğunuz bir yer var mıydı? Yorumlara yazın konuşalım.

Yazar

Daha geçen seneye kadar dünyayı kurtarabileceğini sanan Çevre Mühendisi. Film, kitap, dizi, karikatür oyun ve müziğin her türlüsüne ilgisi vardır ama parası yoktur. Onu her yerde ‘’Tavşan’’ diye bulabilirsiniz.

2 Yorum

  1. Aynen katılıyorum size 4. bölüme kadar izledim aceleye getirilmiş bir dizi gibi geldi banada yinede dc dizilerinden iyidir.

  2. Bence dizinin en büyük eksisi başta utopyalı olmak üzere karakterlerin tipleri ve makyajları. Fragmanı izler izlemez kalitesiz bir yapım olduğuyla ilgili garip bir ön yargı kaplıyor insanı. Kim uzun saçlı ihtiyar bir süper kahraman izlemek ister ki!? Adaya yolculuk sahnelerinin uzunluğuna rağmen güçlerini nasıl elde ettikleri ile ilgili sahne es geçilmiş. Yani dizi boyunca merak ettirdikleri gizemi ve gücün kaynağının ne olduğunu doğru düzgün göstermediler. Bir de bu evren bana biraz dc justice society yada Watchmen evreni anımsattı. Özellikle 1900lü yılların ilk dönemlerine gidilmesi biraz araklama gibi geldi. Her şeye rağmem hikaye bitirilmeliydi. 2. Sezon olmasa bile burada bitmemesi gerekiyordu.

Bir Yorum Yazmak İster Misin?

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.