Jane Austen ile tanışmam, Gurur ve Önyargı’ya ikinci bir şans vermemle oldu. İkinci bir şans vermekle ilk defa tanıştığımı iddia ediyorum, evet, bunun sebebi de ilk okuyuşumda “Aşk kitabı da okunur mu yaavv?!” kafasıyla üstünkörü bir şekilde okuyup karakterleri ve olayları tamamen göz ardı etmiş olmamdı. Kitapla duygusal manada bir bağ kurmayı inatla reddetmiştim sanırım ve o yüzden Austen ile istediğim gibi bir tanışma yaşayamamıştım. Klasiklere ilk defa ilgi duymaya başladığım dönem Uğultulu Tepeler gibi ağır bir kitabı bitirişime rastlıyor ve bununla paralel olarak, Gurur ve Önyargı’yı ilk okuyuşumda ağzımda kötü bir tat bırakmış olmasına rağmen yeniden ziyaret etmeye karar vermem de Dorian Gray’in Portresinin üzerine beş bin kelimelik bir makale yazdıktan sonra kafamı dağıtmak isteyişime rastlıyor. O dönem, bu kitap aklımda “Herkesin birbirinin dedikodusunu yaptığı kitap” olarak kaldığı için kolayca bitirebileceğimi düşünerek okudum. Bilmediğim şey ise kitabın bende bu denli derin bir iz bırakacağıydı.

Şu an edebiyat okuyorum tabii fakat bu anlattıklarımın hepsi hazırlık döneminde oldu. Yani hazırlık sınıfı değil, iki yazar beni gerçek anlamda hazırladı edebiyat okumaya: Oscar Wilde ve Jane Austen. Eh, Wilde’dan da bir gün söz edeceğim elbet, boşuna mı yazdık o kadar Dorian Gray makalesini? Sadece romantik bir ruh hali içindeyim bu aralar, o yüzden delicesine sevdiğim Gurur ve Önyargı hakkında tekrar tekrar düşünürken buluyorum kendimi. Bu kitabın edebiyatı neden ciddiye almamı sağladığını iki yazı boyunca, iki tema ve iki karakter üzerinden anlatacağım sizlere.

Gurur ve Önyargı, sıradan bir aşk romanından çok daha fazlası. Evrenselleştirebileceğimiz, içselleştirebileceğimiz, hatta zaten bildiğimiz fakat buna rağmen yüzümüze tokat gibi çarpan gerçekler içeren bir kitap esasında. Yazının dışına çıkmamak için bahsetmeyeceğim bir diğer yüzü de var elbette; o ayrıca bir sosyal eleştiri. Döneminin aşk anlayışını, insan ilişkilerini, sosyal hiyerarşisini de alttan alttan eleştiriyor, bunu yaparken de size aslında bambaşka bir hikâye anlatıyor. Ne verdiği dersi ne de yaptığı eleştiriyi okurun gözüne sokuyor. Roman, genel hatlarıyla topluma ayna tutuyor diyebileceğimiz türden bir realizm içermese de, bu anlattığım sebeplerden bireyin içsel çatışmalarına ayna tutan bir özelliğe sahip.

Edebiyatta neredeyse hiçbir şey rastgele olmaz. Zira kurgusal bir evrende gerçekleşen her şey yazarın hür iradesiyle aldığı bir karar sonucu gerçekleşir. Düşündüğünüzde, her şeyde bir sembol arayan edebiyat hocalarının yaptığı şeyin çok da mantıksız olmadığını anlarsınız zira cümlenin ortasına gelişigüzel koyduğu sıfatı bile seçerken yazarın kafasında gerçekleşen bir düşünce süreci var. Aynı bu şekilde Gurur ve Önyargı’nın ismi de rastgele verilmiş bir karar değil, Jane Austen’in bilinçli olarak aldığı bir karar. Hatta bu kararın bilinçli olduğunu size şöyle ispatlayabilirim: Jane Austen, kitabı ilk başta İlk İzlenimler şeklinde adlandırmaya karar vermiş, sonradan değiştirip Gurur ve Önyargı yapmış. Şu işe bakın: Kitabın ismi, kitabın en temel iki temasından oluşuyor!

Ön yargı belki de bu ikisi arasında en seçilebilir tema çünkü çoğunlukla kitabın ana karakteri Elizabeth Bennet ile ilişkilendirebileceğimiz bu duygu, kitap süresince gerçekleşen birçok olayın ana sebebi oluyor. Çok ilginçtir ki Austen’in kalemi sayesinde okurken yalnızca Elizabeth değil, biz de ister istemez ön yargılara kapılıp taraf tutmaya başlıyoruz. Yani ön yargı teması yalnızca kitaptaki karakterleri değil, okuyucuyu da etkiliyor, böylece yalnızca pasif bir okuyucudan daha fazlası haline geliyoruz. Teşekkürler Jane Austen!

Kitabın ilk yarısında Elizabeth’i ön yargısını yenmemekte kararlı görüyoruz, bu bizi de etkiliyor ve kitap boyunca hiçbir şey bilmeyen bir okuyucu için Darcy’nin gururlu, kibirli, küstah biri olduğunu düşündürüyor. Darcy de sütten çıkmış ak kaşık değil elbette, o kesinlikle gururlu, kibirli ve küstah biri fakat şunu da anlamamız gerekiyor ki bu onun niyetinin iyi olmasına bir engel değil. Elizabeth’i çok seviyor, kusurlu kişiliği yüzünden bunu ifade etmekte zorluk çekiyor. Elizabeth de bunu tamamıyla negatif algılayarak onun yüzüne bakmamakta direniyor.

Tabii ki Darcy gidip Elizabeth ile yüzleşemeyecek kadar gururlu fakat Elizabeth’in de yalnızca ön yargılarına esir düşmüş saf birisi olduğunu söylemek doğru olmaz. Çünkü Elizabeth’te de, belki de annesinin zengin erkeklere karşı bu denli pozitif ön yargılı olmasından kaynaklanan, Darcy’ninkinden daha farklı bir gurur hissi var. Elizabeth, annesinin önerdiği gibi para için mantık evliliği yapmak yerine severek evlenmek istiyor, ki bu da negatif hislere önayak oluyor. Darcy zengin bir erkek, dolayısıyla aralarında Elizabeth’in belki de içselleştirdiği bir sınıf farkı var. Daha aralarında geçen ilk diyalogda başlıyor aralarındaki gerginlik. Darcy, baloda onunla dans etmek istemiyor. Daha açık kelimelerle ifade edeyim: Üst sınıftan bir erkek, kendisine kıyasla alt sınıftan bir kızın dans teklifini reddediyor. Elizabeth için bu bir hakaret.

Tüm bunların üzerine Wickham geliyor, boş durmuyor o da, Darcy’e karşı Elizabeth’i dolduruyor. Elizabeth’in zayıflığı, ön yargıya bu denli açık olması. Böylece Elizabeth’in Darcy’e karşı olan ön yargısının tümüyle dayanaksız olmadığını belirtmek istiyorum. Fakat aralarındaki iletişim kopukluğundan kaynaklı çocuksu hatalar yapıyorlar ve ilişkilerini bu denli geren faktör de bu oluyor.

Ön yargıdan kaynaklı aralarında oluşan bu gerilimi en çok Darcy’nin ilk evlenme teklifinde görüyoruz. Kitabın en trajikomik sahnelerinden biri: Darcy’nin canına tak ediyor, Elizabeth’e hislerini açıklamaya gidiyor. Bunu yaparken de sosyal becerilerden öylesine yoksun bir biçimde yapıyor ki Elizabeth’in ailesine hakaret ediyor! Evet, evlilik teklifini yaparken. Elizabeth de kendisiyle dalga geçtiğini düşünüp onu eşit derecede şiddetli bir biçimde reddediyor. İlişkilerinin bu noktaya kadar sadece sözlü savaştan ibaret olduğunun da altını çizmek isterim, ikisi de ön yargılarını yenemedikleri için böylesine çocuksu bir hâle geliyorlar.

Elizabeth’in yine içselleştirdiği bu sınıf farkından kaynaklı olarak kendisine iyi davranan zengin bir erkek olan Wickham’a koşulsuz şartsız güvenmesinden bahsedelim biraz. Kafasında zaten Dorian’ın portresi gibi çirkinleşmiş, günahlarla bezenmiş, bencil bir Darcy figürü olduğu için Darcy ile iğneleme harici iletişim kurmaktan kaçınıyor. Wickham’ın anlattığı dedikoduların doğru olup olmadığını sorgulamıyor. Burada mükemmel bir detay var yalnız: Ön yargılarını bu denli şiddetli bir biçime sokan olay, ironik olarak aynı zamanda ön yargılarını da kırmasını sağlıyor.

Şöyle ki Darcy’e karşı duyduğu ön yargıları yalnızca onun hakkındaki gerçekleri öğrendikten sonra kırabiliyor. Böylece yalnızca Elizabeth değil, biz de ön yargılarımızdan sıyrılmış oluyoruz. Jane Austen mükemmel bir yazar, sadece karakterlerini değil okuyucularını da böylesine başarılı bir şekilde kandırması benim gözlerimden kalpler fışkırmasına neden oluyor. Neyse, Elizabeth gerçeği öğrendiği zaman Wickham ve Darcy hakkında tamamen yanlış düşündüğünü eninde sonunda anlıyor, böylece Darcy’e olan bakışının yumuşadığını görüyoruz.

Kitabın dönüm noktası burası aslında. O noktaya kadar biz de Darcy’nin bir canavar olduğu görüşündeydik, Wickham yalnızca Elizabeth’i değil, bizi de doldurmuştu. Oysa biz ne kadar yanılmışız! Darcy yalnızca sosyal anlamda başarısız birisi, o kesinlikle bir canavar değil! Elizabeth’e bıraktığı mektupla anlıyoruz ki Elizabeth’in kendisini bu denli kötü görmesini gururuna yediremeyen Darcy, bu ikili arasında önyargılarından kurtulmayı başaran ilk kişi olmuş.

Dönüm noktası dedim ya, Elizabeth’in de karakter gelişiminin en önemli noktası burası. Ön yargıdan kurtulmasıyla adeta hislerinin arasındaki perde kalkıyor, Elizabeth de Darcy’i aslında her daim sevdiğini fakat bu hissi kendi gururu yüzünden sürekli geri plana attığını fark ediyor. Roman bazında yalnızca bu ikisi arasında gerçekleşen bu olay, evrensel bir şey de aslında: Biz de yalnızca ön yargılarımızı bir kenara bırakırsak aslında perdelediğimiz hisleri ortaya çıkartabiliriz.

Elizabeth’in geçirdiği bu dönüşüm, benim en başında kitaba dair hissettiğim şeylerin de bir yansıması gibi değil mi? “Aşk kitabı da okunur mu yav?!” deyip geçtiğim bu romana ön yargılarımdan kurtulduğumda âşık oldum. Aslında bu gerçek hepimiz için açık ve net: Ön yargılar, bizim duygularımızı perdeler. Hepimiz biliyoruz bunu, ilkokulda öğrendik ön yargılarımızdan kurtulmamız gerektiğini. Buna rağmen bunun ne denli şiddetli bir gerçek olduğunu anlamamız dört yüz sayfalık bir romanı devirmemiz sayesinde oluyor, bu da kurgunun gücü işte.

Yazar

Batı Edebiyatları okur, kedi sever. Bir de buralarda yazıp çizer. @mightbeyagmur

Bir Yorum Yazmak İster Misin?

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.