Merhaba dostlar! Pek uzmanlık alanımda olmayan bir yazı ile geldim bugün sizlere. Okuduğumdan beri aklımdan çıkmayan, kısacık olmasıyla aklımı çelen ve “Amaan, ne kadar korkunç olabilir ki?” düşüncesi ile okumaya başladığım, pek yetenekli mangaka Junji Ito’nun kaleminden çıkan Uzumaki isimli bir mangadan bahsedeceğim.

Uzumaki’nin “korku” türünde bir manga olduğunu ve korku elementlerini gerçekten başarılı bir şekilde kullandığını gönül rahatlığı ile söyleyebiliyor olsam da temelinde bu bir psikolojik korku hikâyesi. Uzumaki’nin psikolojik korku türü içindeki başarısını neye borçlu olduğunu, kendi tecrübeme ve görüşlerime dayanarak bu yazıda açıklamaya çalışacağım. Ayrıca yazıda ilk iki bölüme dair küçük spoiler bilgiler var, onu da şimdiden söylemiş olayım.

O halde haydi, aklıma gelen ilk düşünce ile başlayayım anlatmaya. Bu eminim ki bazılarınıza epey rastgele bir düşünceymiş gibi gelecek ama tam olarak neyden bahsettiğimi birazdan uzun uzun açıklayacağım: Bence Sigmund Freud, bu hikâyeyi okusaydı epey hoşuna giderdi.

Kelime anlamı bile “spiral” olan Uzumaki, gerçekten de başından sonuna kadar spiraller hakkında. Japonya’nın kültürü içerisinde spiral sembolünün pozitif anlamlar çağrıştırdığını düşünen mangaka’mız Junji Ito, bu sembolü alıp çağrışımlarını tamamen tersine çevirmiş.

Spiraller ile lanetlenmiş, Kurouzo-cho isimli küçük bir kasabada geçiyor Uzumaki. Bizler de “spiral laneti”nin insanları nasıl hem kendi kendilerine hem de birbirine düşman ettiğini görüyor, bu kasabada yaşayan insanların adım adım delirmelerini izliyoruz. Yazarımız özellikle “body horror” dediğimiz, insan vücudunu belli başlı deformasyonlar ile resmederek güvensizlik duygusu oluşturma yoluyla korkutan tür konusunda bayağı başarılı, tebrik etmek lazım.

İlk bölüm çok kıymetli zira Junji Ito gerçekten de lafı hiç dolandırmadan konuya giriyor. Küçücük bir noktadan başlayan ve ilerledikçe büyüyen hikâyemizi dinlemeye, ilk bölümde başkarakterimiz Kirie’nin erkek arkadaşı Shuichi’nin babası ile başlıyoruz. Shuichi Kirie’ye babasının delirmeye başladığını, spirallere karşı tuhaf bir takıntı geliştirdiğini söylüyor. Bu takıntı artık öyle bir seviyede ki babası işe gitmek yerine evinde oturup spiral şekillerini inceliyor, içerisinde garip garip eşyalar bulunan spiral koleksiyonu yapıyor.

Tam olarak bu bölümde, daha kitabın en başından spirallerin her yerde olduğunu fark ediyorsunuz: Spagettiyi çatal ile çevirdiğimizde, yolda sıradan bir salyangoz gördüğümüzde, saçlarımızın buklelerinde veya bir hortum felaketi haberini aldığımızda aslında bir spiral ile karşı karşıyayız, fark ettiniz mi hiç? Merkezden başlayarak dışa doğru bir dönme hareketi. Hayatımızın her alanında doğal bir şekilde karşı karşıya kaldığımız bir şey bu.

Spiraller bizim için gayet “doğal” ve “sıradan” olduğundan, spiraller ile lanetlenmiş bir kasabadan bahsettiğimizde kafamızın karışması çok normal. Biraz da ürkmüş hissediyoruz, değil mi?

Hikâyenin daha ikinci bölümünde babanın spiral takıntısının gelebileceği en son noktaya geldiğini görüyoruz: Adam iki gözünü de birbirinden bağımsız olarak spiral şeklinde oynattığında ve en sonunda kendini vücudunu bir spiral şekline getirerek öldürdüğünde, yazar adeta kafamıza vuruyor. Hayatımızın her yerindeki, hatta Japon kültürü içinde gayet pozitif çağrışımları olan spiral, bu mangada insanları çıldırtan bir lanet.

Freud’un “tekinsiz” kavramı burada devreye giriyor. Uzumaki’yi başarılı bir korku hikâyesi yapan şey babanın tüyler ürperten ölüm sahnesi değil aslında. Bence onu başarılı yapan asıl şey, okura “tekinsizlik” tecrübesini yaşatması.

Sigmund Freud, “The Uncanny” isimli makalesinde tek kelimeyle “tekinsiz” olarak tanımladığı tecrübeyi anlatır. Ona göre ilk defa gördüğümüz bir şey bizi tam olarak korkutmayı başaramaz, tam aksine, tanıdığımız ve bildiğimiz bir şeyin bize ürkütücü gelmesi daha olasıdır. Bu da “tekinsizlik” hissiyle örtüşür. “Ev” dendiğinde hissedilen güvenlik ve sıcaklık hissinin tam tersidir “tekinsizlik.” Günlük hayatın sıradan bir detayı bile olabilir- Olay bu bahsedilen nesnenin veya tecrübenin verdiği hissiyatın artık pozitif gelmemesi, ürkütücü bir çağrışım yapmasıdır.

Junji Ito, hayatımızın her yerinde bulunan spiral şeklini mangada geçen küçük köyün de dümdüz bir gerçeği yapıyor. Spagettiyi çevirirken, salyangoza bakarken, saçınızla oynarken veya hortumu izlerken, gördüğünüz şeklin korkunç veya negatif çağrışımlarını düşünmezsiniz. Lakin Ito, bu şekli alıyor ve ona öyle korkunç hikâyeler yazıyor ki hayatınızın her yerinde olan bu sıradan şekil artık yeni çağrışımlar kazanıyor, bu da bize kendimizi “tekinsiz” bir atmosferde hissettiriyor.

Shuichi’nin babasının ölü olması veya sadece soyut olarak bir spirale dönüşüp yok olması bize aynı hissi vermezdi mesela. Onun kendisini spiral şekline sokmuş olması hem kendisinin bir insan olmasının verdiği empati hissi ile hem de spiral şeklinin sıradanlığı ile bizi korkutuyor. Shuichi’nin babasının hem kendimizi yerine koyabildiğimiz bir insan hem de gayet sıradan olan spiral şekli arasında kalmış, ne olduğu belirsiz bir hale büründüğünü görüyor olmamız bize “tekinsiz” hissettiriyor.

Benim özellikle bayıldığım bölümler, manganın ilk iki cildine tekabül ediyor. İlk iki cildin beni kendisine çekmesinin nedeni sanırım bölümlerin kendi içlerinde küçük hikâyeler bütünleri oluşturmaları-Aynı kasabada geçen, aynı zaman çizgisi üzerinde birbiri ardından gelen ama birbirini tam olarak devam ettirmeyen birkaç hikâyeden oluşuyor ilk iki cilt. Üçüncü ciltte, ki bu da on üçüncü bölümden sonrasına denk geliyor, hikâyemiz biraz daha genişliyor ve elimizde artık birbirinin hemen sonrasını, ilk bölümlerdeki gibi parça parça olmayarak anlatan birkaç bölüm oluyor.

İlk bölümlerin beni daha çok korkutmasının sebebi de şu: Birbirinden bağımsız hikâyelerin bir araya gelmesi durumunda, sayfayı çevirip farklı bir hikâyeye bakmak biraz bizim “sorumluluğumuzda” oluyor. Yani şöyle düşünüyorum: Az önce anlatılan hikâye başından sonuna kadar anlatıldı ve bitti ama ben bu hikâyeden tatmin olduğum için bir tane daha okumak istiyorum, böylece “tekinsiz” hissetmeyi kendim seçiyorum. Bağımlılık yapıcı bir his, bunu bu şekilde sunabilmek de Junji Ito’nun başarısı diyebiliriz sanırım.

Benim Uzumaki hakkında düşündüklerim böyle. Junji Ito’nun daha fazla eserini okumak istiyorum, adeta Kurouzu-cho kasabasının lanetine yakalanmışım gibi spiraller aklımdan çıkmıyor. Okurda yaratmayı hedeflediği hissiyatı, başından sonuna kadar tutarlı bir şekilde aktarabilen eserlere hastayım. Uzumaki de benim yeniden ve yeniden bakacağım bir eser olacakmış gibi duruyor. Buna rağmen başından sonuna kadar incelemeyi düşünmüyorum bu manga serisini- Evet, eleştirmeye değer noktaları da var ama bana hissettirdiği duygular o kadar bağımlılık yapıcı ve eşsizdi ki. İyi ki okumuşum, hastasıyım böyle güzel edebiyatın!

Siz ne düşünüyorsunuz? Uzumaki’yi okudunuz mu?

Yazar

Batı Edebiyatları okur, kedi sever. Bir de buralarda yazıp çizer. @mightbeyagmur

1 Yorum

  1. başlığı okuduğumda ne alaka ya?? dedim ama muhteşem bir mangaya, muhteşem bir yorum katılmış bence harika🖤

Leave a Reply to neşe Cancel reply

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.