Bugün felsefe geeklerini ihya etme yolunda, biraz davranışlarımızı sorgulayacağım. Ahlak felsefesinden konuşacak ve çok önemli bir sorunun cevabını arayacağım: İyilik sürdürülebilir mi? Bir iki kez iyilik edip, bir karşılık almayınca bu davranış türünün verimsiz olduğunu düşünmek hiç de şaşılacak bir şey değil eninde sonunda.

Sürdürülebilirlik, bir tür altrüizm (diğerkâmlık) meselesi. Güzel bir şeyi sürdürmeye olan hevesiniz, o güzel şeyin ne kadar uzun süreceğini etkiliyor ama ne kadar uzun sürerse o güzel şey, sizin ondan nasiplenme ihtimaliniz düşüyor. Sonuçta hiçbirimize sonsuz yaşam bahşedilmedi. O kadar uğraştığınız, üzerine kafa yorduğunuz, ter akıttığınız şey size hiçbir fayda sağlamayabilir. Başkaları için yapıyorsun. Bir devlet kurmak için çıktığınız yolda ölme ihtimaliniz her zaman var, kimse de size minnet duymak zorunda değil esasında. Yine, başkaları için yapıyorsun. Peki teşekkür almayacaksak, menfaatlerimizle hiç kesişmiyorsa yaptığımız şey, soru belli: Neden? Size kalmayacaksa ne diye ağaç dikersiniz, resim yaparsınız, niye uğraşırsınız? Bize kalmayacağını bildiğimiz halde bir şeyler yapmakla neden uğraşıyoruz ki?

Kendi hayatta kalma içgüdülerimizle bağdaşmayan bir şeyler var ortada.

Başkasının iyiliğini, geleceğini düşünmek çok zor bir şey. Bazen sırf kan bağından dolayı ortaya çıkıyor bu iyi niyet ama eğer milyarlarca insan evladından bahsediyorsak bu iyi niyeti doğrulttuğumuz, kan bağı söz konusu olamıyor. Muhtemelen kan bağından ötürü şefkat gösterdiğimizde de kendimize, kendi egomuza iyilik ettiğimizi sanıyoruz. Sonuçta karşınızdakinin DNA’sıyla kendi DNA’nızın benzerliği yadsınamaz ölçüde, soyumuzu devam ettirmek gibi ilkel bir dürtüyle hareket ediyorsak, evet, böyle empati kurmak daha kolay.

Ama ben burada çok başka bir şeyden bahsediyorum. Mesela çevresel olarak sürdürülebilirlik adına, neler yapmayı göze alırsınız? Ve çevresel olarak sürdürülebilirlik adına yapılan iyilik, ne kadar sürer? Çevreden bahsettiğimiz anda konu, uzun vadede başarılı olmaya çıkıyor çünkü. Doğayı korumaya çalışmak asla sana dokunmayacak iyilikler demek. Sonuçta yaptığın iş sana kısa sürede fayda sağlamayacaksa, ki söz konusu çevre olduğunda uzun yıllar söz konusu değişim için, neden devam edesin? Kim fabrikasını sırf başka insanlar daha sağlıklı olsun diye belli standartlara yükseltmeye çalışır? Cebinden fazladan para çıkacağı, yaptığı iyilik kendisine dokunmayacağı hâlde hem de?

Peki ya coğrafi olarak çok geniş bir düzlemdeki insanlara sempati duymak? Nasıl gerçekten hümanist olunur da sırf insan olduğu ya da nefes aldığı için sevilir diğerleri? Gerçekten tüm dünyadaki insanları sevmek mümkün müdür, bilemiyorum. İsmini telaffuz edemeyeceğiniz bir insan için zahmete girmek? Kim mekân olarak bu kadar uzaktaki insanlarla empati kurabilir ki? Görüş alanımızı bırakın, hayal alanınıza bile girmeyen insanları sevebilir miyiz?

Çünkü hayal etmenin bile mümkün olmadığı kültürler, renkler, isimler, kokular ve şekiller bu dünyada hâlihazırda bulunuyor. O insanlar sizinle aynı düşünmüyor. Dünyaya sizin baktığınız gibi de bakmıyorlar ve dini ya da ırki, hiçbir yakınlığınız yok. ‘‘Arkadaşının da iki gözü bir burnu var, senden eksiği ne?’’ diye sorar ya öğretmenler sınıfın zorbasına, o uzaktaki hayal edilmez insan sizinle eş sayıda uzuvlara sahip olmak zorunda bile değil. Coğrafi uzaklık bile bu kadar geniş bir fark yaratıyorken zamansal bir uzaklık hiç akıllara giremiyor. Oysa sürdürebilirlik, zamanla ilgili bir şey. Sen seninle aynı saniyede soluk alıp veren insanları bile düşünemiyorken, biri çıkıp gezegeni gelecekte yaşayacak, henüz doğmamış, var olup olmayacakları bile belli olmayan mahluklara bırakmanı söylüyor. Ben hiç görmediğim insanlara iyilik yapmalıyım, benim iyilik yaptıklarım da bambaşka birilerine iyilik yapmalı. Çoğumuz umursamasak da arada bir eline poşet alıp yerden izmarit toplayan biri çıkıyor.

İyi de, neden?

Dinler

Din, sizin empati kurmanıza yardımcı olur mu bilmem. Ancak sizi iyi bir insan olmaya motive edebilir. Bu motivasyon da aslında ödül-ceza yöntemlerini kesinkes, sertçe uygulamasından kaynaklanıyor. Bahsedilen din ne olursa olsun kalpten bir iman varsa o dine, ödül – ceza yöntemlerinde blöf olmadığı açık bir biçimde inanıyor o kişi.

Eğer tüm insanlara iyilik yapar ve sevgiyle yaklaşırsanız, kocaman bir ödül var arkada. Yok eğer diğer insanları, zaman ve mekân fark etmeksizin düşünmezseniz ya kendi odununuzu götürüyorsunuz öbür tarafa ya da sıradaki reenkarnasyonunuz pek tercih etmeyeceğiniz bir beden oluyor. Ancak bu ne yazık ki her zaman yozlaşabilecek ve değişime uğrayabilecek bir seçenek. İnsanların sömürülmesine ya da yüce bir haklılık duygusuyla insanları evlerinden kilometrelerce uzaklara misyonerliğe gitmelerine sebep olabilen, cihat yaptırabilen bir şey din.

Devlet

Bu kısımda öyle pek ödül yok ama ceza kısmı çok daha kısa vadede gerçekleşebiliyor. Din herkes için farklı bir tanıma sahip ise mesela, kimisi için yoksa; devlet belli bir metre kare alandaki herkesi kesin olarak alakadar ediyor. Dinde ‘‘hakkında işlem başlatılması’’ ölene dek gerçekleşmiyor. Oysa devlet, sadece ve sadece fani dünyayı ilgilendiriyor.

Cezan muğlak değil, eğer belli başlı kurallara uymazsan gerekli cezayı uygulamaları lazım. Adam öldürürsen karşılığını bulursun. Eğer anayasada atıklarını düzgün bir biçimde yok etmen söyleniyorsa bunu yapacaksın ya da cezasını ödeyeceksin, en azından pratikte böyle. Devlet ne kadar iyi kurallar koyar ve cezayı ne kadar iyi uygular, bilemiyorum. Tarih boyunca pek çok devlette adalet diye bir şey kalmadığı da oluyor sonuçta. Zaten kötülük edildikten sonra ne anlamı kalıyor cezanın? Ya da sırf korku yüzünden iyi biri olacaksanız bunun bir değeri kalıyor mu?

Kendin İçin

Bunu ben demiyorum, Friedrich Nietzsche diyor. Birine iyilik ettiğinde, birine âşık olduğunda ya da âşık olduğunu sandığında aslında bunların hiçbirini karşılıksız yapmıyorsun. İnsan doğası böyle değil çünkü ki ben de yazıya, doğamızın böyle bir iyi niyete elverişli olmadığı fikriyle başlamıştım. Aslında yaptığın her küçük hareketi bir şekilde baskın karakter olmak için yapıyorsun, daha üstün, pek tabii daha iyi olmak için uğraşıyorsun. Dominant olmak ve hayatta kalmak için her şeyi yaparız. Birine tutulduğunda da seni mutlu eden şey nasıl o kişi değil, o kişiye âşık olmanın sana zevk vermesi ise; yere çöp atmazsan kendini daha iyi hissedecek, bakın ben sizden çok daha muhteşem bir insanım diyebileceksin. Bu hareketi yapmak zevk veriyor. Sonuçta yıllarca içi boş da olsa böyle davranışların iyi ve güzel olduğu öğretildi sana, pekâla her hareketinle kendi vicdanını ve egonu tatmin ediyor olabilirsin.

Bunlar kötü şeyler mi? Hayır. Din için, devlet için ya da kendin için bir şeyi yapmanda bir yanlışlık yok. Dinlerin ve devletlerin amacı bu zaten. Yeter ki ‘iyi davranışı’ gerçekleştir. Bizim istediğimiz kadar uzun bir sürdürülebilirliği olmayabilir, orası ayrı.

İçten Bir Altrüizm

Bu anlattıklarımdan sonra aşırı iyimser, çok idealist bir biçimde içten insanlardan bahsedeceğim. Bence, nadiren de olsa, insanlar bazı şeyleri sebepsizce de yapıyorlar. Dinleri onlara söyledi diye değil. Devletleri yüzünden de değil. Kendi duyguları ile alakalı da değil. Böyle insanlar da pek tabii bir din ve devlete mensuplar. Ama olağanüstü durumlarda veya savaş zamanlarında sırf yapma imkânı var, kimse kendisini denetlemiyor diye cinayet işlemeyeceğinden emin olduğumuz insanlar. Gelecek nesilleri ve dünyayı korumalarının nedeni, tek nedeni, gelecek nesilleri ve dünyayı korumak istemeleri oluyor bazen. Belki düşünmeden, otomatikçe yapılmış bir hareketle gerçekleştiriyorlar bunu; düşünmeden yerden ambalaj kağıdı almak ve atmak gibi.

Böyle bir insan görmek zor, evet. Ama dedenizin ya da ninenizin, o yaşlarını başlarını almış hâlleriyle ağaç diktiklerini hiç görmediniz mi? O ağacın kendilerine fayda sağlayıp sağlamayacağı meçhul. Yine de yapıyorlar. Buna ödev ahlakı diyebiliriz, eğer böyle insanlar gördüyseniz emin olun Immanuel Kant çok mutlu olurdu. Zira, eğer The Doctor’dan alıntı yapacak olursam iyilik ancak umut olmadan, ödül ve şahit olmadan ‘iyilik’tir.

Yaşamayı böyle ciddiye almak gerekiyor işte, öyle bir iyilikler zinciri kurmalı ki çok uzun süre devam etsin bu zincir.

Yaşamayı ciddiye alacaksın,
Yani o derecede, öylesine ki,
Mesela, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda,
Yahut kocaman gözlüklerin,
Beyaz gömleğinle bir laboratuvarda
İnsanlar için ölebileceksin,
Hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için,
Hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken,
Hem de en güzel, en gerçek şeyin
Yaşamak olduğunu bildiğin halde.

Eğer Kant ile yeterli kalmazsak bu fikir aslında Lily Hardy Hammond’ın 1916’da In the Garden of Delight adlı kitabında yazdıklarına da benziyor ya da 2000 yapımı Kevin Spacey’nin de oynadığı Pay It Forward’a. Senin yaptığın iyilik asla sana değil, hep ileriye dönük olarak başkalarına geri ödenecek. Denetleyen mi? Yok öyle bir merci. Kimse bir şeyi denetlemiyor, insanın kendi bilincinden başka. Yani gerçek bir vicdan ve altruizm söz konusu. Sürdürülebilirlik diye ben buna derim.

Yazar

İstanbul'da yaşıyor, buraya yazacak havalı bir şey de bulamadı. @charles_bourbaki

1 Yorum

  1. Ya bunu ben de çok düşünüyorum bir iyilik yaparken ben şimdi egomu mu tahmin ettim yoksa sırf iyilik için mi emin olamıyorum ama sonucunda iyilik olduktan sonra sebebinin ne kadar önemli olduğunu da düşünmüyor değilim o yüzden amaç egomu tatmin etmek de olsa bu hala iyilik yaptığım gerçeğini değiştirmiyor falan filan işte ne güzel oldu ya böyle yorum yazabilmek fkdkfk

Leave a Reply to Enis Cancel reply

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.