Yakın zamanda Vakıf serisine daldım. İnanın bana bu seriyi elime almak konusunda Tüm Zamanların En İyi Serisi ödülünü almasından ziyade Asimov’un yazması beni cezbetmişti zira Ben, Robot’u okuyup delicesine sevmiş, yazarın o ağır bilim kurguyu böylesine doğal hissettirebilmesine hayran kalmıştım. Vakıf serisinin de aşağı kalır bir yanı yok, hatta çok daha etkileyici: Burada 300-500 yıllık bir süreci kapsayan bir bilim-kurgu evreninden bahsediyoruz. Asimov öyle iyi bir yazar ki kitapta yazdığı her şeyi okuyucuya sorgusuz sualsiz kabul ettiriyor ve üstüne sanki bu kitaptaki bilim, kurgu değilmiş de yazar size gerçekten gelecekten haber getirmiş gibi hissediyorsunuz.

Bu serinin kitaplarının yazıldığı döneme bir baktığımızda, burada 1950’lerden bahsediyoruz, yapay zekanın sıradanlaşması ve insanların uzayı fethetmesi gibi fikirlerin yalnızca teoride mümkün olan hayaller olduğunu görüyoruz. İnsan her daim daha fazlasını ister, daha uzağa gitmek ister, daha fazla keşfetmek, her şeyi öğrenmek ister, değil mi? Bunları göz önünde bulundurduğumuzda, Asimov’un yazdığı bilim-kurguyu özellikle o dönemin okuruna tatmin edici bir şekilde benimsetmek de kolay bir iş olmasa gerek. Peki Asimov bunu nasıl yaptı?

Bunu sorgularken aklıma şu gerçek geldi: Asimov yazardan önce bir bilim insanı. Nasıl yani, yoksa Hari Seldon’ı kendisi olarak mı yazdı? Eh, durum pek de öyle sayılmaz. Yazarımız en başta tıp okumak istemiş fakat bunun için başvurduğu iki üniversiteye de kabul edilmeyince Columbia’da kimya bölümünde okumaya karar vermiş. Böylece doktorasını da kimya üzerine yapmış. Sonra Boston Üniversitesi’nde biyokimya profesörü olarak işe başlamış. Biyokimya üzerine yazdığı bir ders kitabı bile var. Yani bilim insanı, bilim insanının halinden anlıyor!

Hem bir bilim insanı hem de bilime ilgi duyan birisi olması sebebiyle işin iki tarafına da kendisini koyabiliyor. Kendisini nasıl ifade etmesi gerektiğini anlayan birisi olduğuna şaşırmamak gerek. Fakat şu da ilginç bir detay; biz Asimov dendiği zaman biyokimyadan ziyade psikotarihi hatırlıyoruz, biyokimyayı geçtim biyoloji veya kimya bile aklımıza pek gelmiyor. Peki, Asimov neden hakim olduğu biyokimya üzerine oturtmadı bu seriyi? Maalesef ki Asimov’u arayıp soramıyoruz bu soruyu, yalnızca tahmin yürütebiliyoruz. Fakat bana en mantıklı gelen cevaptan bahsedeyim size: Zamanlama.

Asimov’un biyokimya profesörü olduğu dönem, insanlar ne biyoloji ne de kimya hakkında şu an sahip olduğumuz bilgilere sahipti. Yazarın en ünlü serisi olan Vakıf’ın 1940’lı yıllarda parça parça yazıldığını aklımızda bulunduralım. Böylece en basitinden, DNA molekülünün günümüzde kabul görmüş modelinin bulunması bile 1953 yılına rastlıyor. Biyokimya, Antik Yunanistan’a kadar uzanan bir geçmişe sahip olsa da Asimov’un üzerine koskoca bir bilim kurgu yazabilecek bir evren yaratması için gerekli bilgilerin keşfedilmesi onun yazarlığının ikinci yarısına rastlıyor. Bütün bunlara rağmen Asimov’un profesörlüğünü yaptığı konuda tabiri caizse ne denli “mükemmelliyetçi” ve “gerçekçi” olduğunu kısa bir öyküyle göstermek isterim, böylece bir biyokimyacının gözünden bilim kurgu nasıl işliyor biraz daha net görebiliriz.

Fantastic Voyage filminin öyküsünü anlatayım size, gelin, toplanın! Oscar Pill’in hikâyesini andıran bu filmde küçültülmüş bir gemiye binen bir grup insan, beyninde kan pıhtısı olan bir hastanın vücuduna girerek onu iyileştirmeye çalışıyor. Fantastic Voyage filmi çıktıktan sonra Bantam Books isimli bir yayıncı şirketinin ilgisini çekiyor ve filmin senaryosunu bir romana dönüştürmek için Isaac Asimov’a gidiyorlar. Kitabı yazması karşılığında da “güzel” bir miktar para teklif ediyorlar. Fakat Asimov bu teklifi en başta reddediyor. “Bu benim itibarımı zedeler,” diyor.

Zira Asimov o filmde birçok “plot-hole,” yani konu hatası görüyor. Böyle bir projeyi bir biyokimya profesörüne sorarsanız o da açık açık söyler yüzünüze! Neyse ki bu gerginlik de sona eriyor, yapılan bir toplantı sonucu bu kitap teklifini konuyu derleyip toplamak şartıyla kabul ediyor. Kendi sözleriyle şöyle açıklamış bu durumu:

Senaryoyu okuduktan sonra beğendim, romanı yazmayı kabul ettim. Doğrusu bu kitap işini farklı birisinin yapmasını istemiyordum çünkü anatomi ve fizyoloji hakkında bir şeyler yazmak için bol bol fırsat olacaktı ve farklı birisinin bu işi komple mahvedebileceğini düşündüm.

Senaryonun daha en başında maddenin küçültülmesi problemi var, Asimov böyle bir şeyin teoride dahi mümkün olmadığını savunsa da bilim-kurgunun gücü sayesinde o kısımları hallediyor fakat senaryoya bir biyokimyacı gözüyle baktığında es geçemeyeceği bazı hataları da kendi kitap versiyonunda uzun uzadıya anlatarak toparlıyor. Karakterleri, mekanı, sonunu bile değiştirerek bitiriyor kitabı.

Tabii ki bilim-kurgu sahnesinde yazarlık yapıp gerçek hayatta da bu kurgunun gerçekleriyle ilgilenen tek insan Isaac Asimov değil, onun yanında en basitinden aklıma Arthur C. Clarke geliyor ki o da saygı duyduğumuz, büyük bir yazar. Hatta ikisinin ortak noktaları da az değil: ikisi de yazdıkları kurgusal evrenlerle gerçek hayatı etkilediler, ikisinin de yazdıkları öyle ya da böyle gerçekleşti, ikisi de literatüre farklı kelimeler kazandırdı. Örneğin Asimov’un Robotik Kanunları yazıldığından beri işe yarar mı yaramaz mı diye tartışmalar içindeyiz. Bakın bu tartışmanın en geyik hali: Yapay zeka bir gün evreni ele geçirir mi? Yok ya, Asimov’un kanunlarına uydururuz, hallederiz.

Uzun lafın kısası, Asimov’un bilimle böylesine iç içe olması sayesinde yazdığı kurgusal evren daha inandırıcı geliyor bize, evrene daha kolay ikna oluyoruz. Ya da evrenleri mi demeliyim: Asimov’un yazdığı ve düzenlediği 500’den fazla eser olduğu düşünülüyor çünkü. Hatta bir dönem çalıştığı üniversitenin kadrosundan atılma tehlikesi bile geçiriyor zira edebiyatın üzerine o kadar düşüyor ki yaptığı tüm bilimsel çalışmaları bir kenara bırakıyor. Yaa, sanata gönül vermiş birisi sonuçta.

Aynı konunun hem kurgusal hem de gerçekçi yönüne dokunabilen yazarlar çok ilgimi çekiyor. Bilim insanlarının, bilim-kurguya bakış açısını en çok böyle yazarların işlerinde görüyoruz sanırım. Bilim-kurgularda geçen birçok fikrin yıllar sonra teknolojiye rehberlik ettiğini görmüştük, o halde belki de bir gün Hari Seldon’ın psikotarihi gerçek olur, kim bilir?

Kaynaklar: 1 2

Yazar

Batı Edebiyatları okur, kedi sever. Bir de buralarda yazıp çizer. @mightbeyagmur

Bir Yorum Yazmak İster Misin?

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.