Değerli dostlarım bu güzel eserin övüleceği o kadar farklı nokta var ki nereden başlasam bilmiyorum. Profesör X’in çocuklarını çevrelerindeki nefret dolu dünyaya karşı barışçıl bir etikle yetiştirmeye çalışması mı, X-Men ekibi üyelerinin her birinin başından geçen hikayeler mi, karşılarına çıkan düşmanların hem kahramanlarımızla hem de birbirleriyle ettiği mücadeleler mi? 1992 yılında yayınlanmaya başlayan bir animasyon dizisi olarak aynı türde bugün çıkan yapımlardan bile çok daha üst düzey bir kaliteye fırlıyor X-Men. Mutant karşıtı bir dünyada türlerine karşı yapılan ayrımcılığa karşı çıkan bu grubun başından geçen hikayeler sadece iyinin kötüye karşı verdiği bir mücadeleye indirgenemiyor. Aynı zamanda bu savaş çok daha etik, felsefi ve siyasi meydanlarda veriliyor, iyiliğin ve kötülüğün arasındaki sınırlar ortadan kalkıyor ve kendinizi birden gri, bulanık bir dünyanın içinde buluyorsunuz.

Her şeyden önce hikâyede X-Men’in karşısına ilk çıkan kişiler mutant nefretlerinden veya artık korkularından diyelim gözleri görmez olan insanlar. Bunların bir kısmı Sentinel denen devasa mekanik insanımsıları mutantları avlamak için kullanırken, bir kısmı da kurdukları yarı askeri örgütlerle mutant topluluklarını taciz ediyorlar ve yetkilileri kendi propagandaları doğrultusunda manipüle etmeye çalışıyorlar. İnsanların mutantları her an patlamaya hazır birer tehdit gibi gördüğü bu zamanlarda X-Men ve müttefikleri herkesin barış içinde yaşayacağı bir dünya kurmaya çalışırken, çevrelerindeki başka mutantlar da bu nefret dolu insanlara sorun çıkarmaları için resmen bahaneler veriyorlar. Her an mutant tehlikesini hemen orada boğup sonlandırmak isteyen insanlar sadece kendi nefretleri doğrultusunda da hareket etmiyorlar ve kendilerinden daha sinsi, daha tehlikeli başka güçlerin ve mutantların kuklaları oluyorlar. Mutant nefretinin ırkçılığı ve köleliği işaret ettiği bir hikâyede bu nefreti ellerinde kılıç gibi tutanların bu şekilde kullanılıyor olması sanırım bizlere de pek yabancı gelmiyor.

Tüm bu karmaşanın arasında olayların ta en başında başı belaya giren the Beast, yani Dr. Henry Mccoy karşılaştığı bu sorunun içinden, yani hapisten kurtulabilmek için şiddeti, yani mutant güçlerini kullanmayı reddediyor ve masumiyetini kanıtlamak için yasal süreçten geçmeyi tercih ediyor. Mutantların tehdit unsurları olarak görüldüğü bu dünyada McCoy’un böyle bir tercihte bulunması ve Magneto’nun ısrarlarına rağmen seçtiği bu yolda yürümeye devam etmesi de başlı başına bir mücadele. Kendisi ne zaman aynaya baksa karşısında diğer insanların hep canavar olarak gördüğü birisini buluyor ama kendisi ise bilgi, uygarlık ve nezaketin vücut bulmuş hali. X-Men ekibinin de temel mücadelesi zaten bu.

Diğer yandan Apocalypse tüm bu nefret dolu insanların tüm iddialarını ve korkularını gerçek çıkaracak türden bir tehdit. Profesör Xavier’ın dediği gibi, kendi güçleri yüzünden sarhoş olup delirmiş bir mutant kadar tehlikelisi yoktur ve Apocalypse tüm bu savaşın içindeki en tehlikeli figür. Kendisini ebedi kıyıların kayalıkları olarak tanımlayan bu figür neredeyse yenilmez birisi ve arkasından sürüklediği bir sürü mutant, topluluk ve tarikatlar var. Evrimsel süreçte bir mutant bir insandan ne kadar üstünse Apocalypse de mutant türünden o kadar üstün, en azından kendi sözleriyle. Başkalaşım geçirttiği mutant hizmetçileriyle dünya düzenini yıkmak ve yeni nesil homo superior ordusuyla kendi hükümdarlığını ilan etmek isteyen biri. Apocalypse, kesinlikle Profesör X ve çocuklarının en yıkıcı ve en yıkılmaz düşmanların başında geliyor.

Tabii bu savaş meydanının diğer tarafında ise Profesör X’in nihai düşmanı ve en eski dostu duruyor, Magneto. İnsanların baskısına karşı mutantları aktif bir direniş sergilemeye, sıcak bir savaşa çağıran Magneto fikirleriyle pek çok zihni de etkilemiş durumda. X-Men’i sadece savaş meydanlarında değil, ideolojik çatışmalarda da kahramanların özel hayatlarında, duygusal dünyalarında da zorluyor. Magneto yalnızca deliliğe, kötülüğe yenilmiş bir manyak değil. İntikam peşinde koşan bir manyak veya kendi içindeki boşlukları çaresizce başka savaşlarla, bahanelerle doldurmaya çalışan birisi de değil. Büyük bir soruna kendince bir çözüm sunan ve bu çözümün arkasında duran girişken bir lider. Bu da onu X-Men’in tüm diğer düşmanları arasında öne çıkarıyor.

Peki sorumuzun cevabını bulduk mu? Evet, çünkü soruyu bir yerden başlayarak yanıtlamaya giriştik ama tabii ki tüm hikâye bu değil. Profesör Xavier da dahil X-Men ekibinin içindeki her bir kişinin kendi hikayesi, Scott ve Jean’in bir türlü huzur bulamayan birlikteliği ve diğer herkesin kendi hayatlarındaki romantik düş kırıklıklarıyla bu birlikteliği hüzün ile izlemeleri ama bir yandan da bunu bütün güçleriyle korumaya çalışmaları, evrenin gelişimi, ahlaki savlar ve çok daha fazlası… X-Men müthiş bir anlatı ve doksanlardaki animasyon dizisi de bunun altından hakkıyla kalkmak için hiçbir şeyden çekinmiyor.

Peki siz ne düşünüyorsunuz? Sizin bu soruya cevabınız nasıl?

Yazar

Filmlerde, oyunlarda, kitaplarda olsun güzel bir hikayeyi çok sever.

Bir Yorum Yazmak İster Misin?

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.