Dmitry Glokhovsky tarafından yazılan, ilk kez 2002’de internette yayınlanan, 2005’te de ilk baskısı çıkan Metro 2033, iki devam kitabı ile onlara eşlik eden Metro 2033, Metro: Last Light ve Metro: Exodus adlı oyunları ile birlikte insanların kalbinde kendine kalıcı bir yer buldu. Nükleer savaş sonrası Moskova metrosuna sığınan bir avuç insanın sağ kalım hikayesine odaklanan anlatı, kurduğu ilginç ve özgün dünya ile özellikle dikkat çekiciydi. Yerin altındaki sınırlı sayıda istasyona sığınan bu insanlar bile yine bir şekilde yerlerinde duramıyorlardı. Savaşın yok ettiği dünyanın kurbanları yine savaştan kendilerini alamayacaklardı. Yeryüzü ölmüş olabilirdi ama eski dünyanın ölü düşünceleri metro denen mezarlıkta hortlamıştı. Gelin bugün sizlerle birlikte bu savaş meydanının taraflarını konuşalım.

Kızıl Hat

Savaş sonrası Metro’daki düzeni sağlamak için kurulan Metro Merkezi Komutası düştüğünde ve istasyonlar bağımsız şehir devletçikleri olarak kaldıklarında bazı insanlar çözümü geçmişte aramayı seçtiler. Sovyet döneminin dekorları, heykelleri, bayrakları ve düşünceleri Metro’da hâla kaybolmamıştı ve insanlar bu kalıntıları tarihe gömmeye razı değillerdi. Sınıf eşitliği gibi ilkelerle yakılan bu ateşler kısa bir süre sonra sayısız istasyona ulaştı ve en sonunda uzun mu uzun Kızıl Hat denen bir fraksiyon kuruldu. Metro Merkezi Komutası’nın bıraktığı boşluğu doldurmak ve Metro’daki tüm istasyonları tek bir sancak altında toplamayı amaçlayan bu fraksiyon, bitmek bilmeyen bir ateş ve ölçülemez insan gücüyle başarılı olabileceğine inanıyordu. Ne var ki paranoya, korku ve de güç açlığı gibi bazı minik sorunlar Metro hakimiyetinin önüne geçti ve gerçek açlık gibi o kadar da minik olmayan sorunlar çıkmaya başladı. Bir yandan Kızıl Hat’ın egemenliğine girmek istemeyen diğer istasyonların da farklı isimler altında toplanması ve etkin bir direniş göstermesi devrimci güçlerin hayallerinin önüne geçti. Yine de Kızıl Hat hiçbir zaman amaçlarından vazgeçmiyor. Metro’daki diğer fraksiyonlara insan gücü ile karşı koyan ordusu hiç durmadan büyümeye devam ediyor. Devrimci kumandanlar da zafere giden en kısa yolu bulmak için gözlerini her daim açık tutuyorlar. Tabii tam olarak bu noktada Kızıl Hat kendi öncüllerinin düştüğü hatalara düşüp acımasız bir tekrarın içinde kapana kısılıyor. Güç için birbirleri ile kapışan hırslı ve açgözlü komutanlar, ardındaki tünelleri hareketsiz bedenlerle dolduran bir savaş coşkusu ve kendi insanlarını kırıp geçen bir açlık…

Hanza

Halka Hattı İstasyonları Birliği olarak da bilinen Hanza, ekonomik olarak Metro üzerindeki en büyük güç. Bu ekonominin desteklediği ve Kızıl Hat güçlerini de durdurabilecek bir boyutta olan ordusu, Hanza’nın varlığının devamlılığını temin ediyor. Orta Çağ’da Alman şehirlerinin birbirleriyle yaptıkları ticareti korumak amacıyla kurulan Hansa Birliği’nden esinlenen bu fraksiyon da aynı şekilde bir ticari yapı olarak kuruluyor. Yine de demokratik ilkelerle devamlılığı sağlanan daha merkezi bir idare ile yönetiliyor. Metro’nun geri kalanına kıyasla Hanza vatandaşları temel ihtiyaçlarını daha kolay karşılıyorlar ve daha rahat şartlar altında yaşıyorlar. Sahip oldukları geniş çembersel şekil, Hanza’ya hem ticari bir koz veriyor hem de bu çemberin içi ve dışı arasındaki geçişler için ona bir denetim mekanizması sağlıyor. Kapitalist dünya model alınarak düşünülen bu fraksiyon, önceden acımasız bir savaşa girdiği diğer gruplarla ticaret yapma fırsatını asla kaçırmıyor. Diğer güçler de Hanza’nın ticareti ile gelen kaynaklara bağımlı olmuş durumdalar. Bu da hızlı ama ağır kayıplar verilen savaşlar ile arada ticaretin yapıldığı barış süreçlerini doğuruyor. İronik bir şekilde bu ticarette yine bu savaşlarda verilen kayıplar telafi edilirken sonraki savaşlara da hazırlık yapılıyor. Tarihte hep olduğu gibi savaş ve ticaret insanlığın doğasından hiçbir zaman eksilmiyor.

Fourth Reich

Nükleer savaşın kavurucu alevleri yeryüzünü yakıp geçmiş olabilir ama yeterince acımasız olamamış ki bazı pislikleri temizleyememiş. Komünizm ve kapitalizm gibi kendini yeraltında hortlamış bir şekilde bulan düşüncelerden birisi de faşizmdi. “Metro Ruslar’ındır” çığlığı ile yola çıkan bu fraksiyon, yaptığı katliamları sadece milli bir ayırımcılığa dayandırmadı, aynı zamanda genetik bir arındırma sürecini de arkasına aldı. “Mutantlar” istenmeyen kişiler olarak ilan edildiler ve insan uygarlığı onlardan “arındırıldı”. Dikkat edin, eğer fazladan bir beniniz varsa, yüzünüzde sivilce çıkmışsa veya alerjik bir deri hastalığınız varsa Fourth Reich istasyonları size göre olmayabilir. Kendilerini gösterdikleri gibi anında Metro’daki herkesi düşman edinen bu fraksiyonun elinde çok fazla istasyon yok ama diğer gruplar gibi belirli bir hattın üzerinde durmuyorlar. Birbirleri ile doğrudan bağlantısı olan üç istasyonun doğrudan ellerinde tutuyorlar, bu da onlara herhangi bir sorun karşısında hızlı ve kapsamlı bir çözüm olanağı sunuyor. Ayrıca Hanza ve Kızıl Hat gibi düşmanlarına karşı insan gücü açısından bir avantaja sahip olmasalar da teknoloji ve deneyim açısından daha farklı kozlara sahipler. Savaşlarda belirli bir kazanç elde edemeseler de en azından bu şekilde bir yenilgiye de uğramıyorlar, rakiplerini çıkmazların ardında tutuyorlar. Kendileri birkaç istasyondan oluşmalarına rağmen etkileri tüm Metro’da hissediliyor, azınlıkta olsalar da bütün yer altı dünyasında az çok sempatizanları oluyor. Yine de bu kadar düşmancıl bir tavır sergileyen bu fraksiyonun sonu çok uzakta görünmüyor. Tabii diğer yandan insanlığın kendi sonu ne kadar uzakta ki?

Polis Şehri ve Spartalı Korucular

Polis’in ışıkları o kadar aydınlıktır ki tünellerin karanlığına ve istasyonların loşluğuna alışan Metro’nun diğer insanları bu şehirde güneş gözlüğü takmak zorunda kalır. Eğer nükleer bombalar insanı daha öldürememişse, Polis şehri o insanın son nefesidir. İnsan denen varlığın hâla insan gibi yaşayabildiği ve hâla insanlık değerini koruyabildiği yerdir. Rusya Devlet Kütüphanesi’nin altına kurulan bu şehir, bilimcilere, sanatçılara, filozoflara ve daha nice bilgi aşıklarına ev sahipliği yapar. Metro’nun diğer istasyonları cahillikten ve de savaşlardan kırılırken Polis insanları hâla eski dünyanın bilgilerini korurlar. Polis, önceki fraksiyonun sunduğu büyük bir avantaja da sahiptir, birbirleri doğrudan bağlantısı olan dört istasyonun bir araya gelip oluşturduğu bir şehirdir. Eski devlet görevlilerinin, ordu mensuplarının, bilim insanlarının ve sanatçıların oluşturduğu organizasyon, kendi aralarında verimli bir şekilde çalışan meslek loncalarının oluşmasını sağlar. Şehrin kendi güvenlik güçleri de diğer fraksiyonların aç bir şekilde bakan gözlerini uzakta tutar. Aynı şekilde bu şehirde doğan Spartalı Korucular ise Metro’da barışı sağlamayı amaçlayan ayrı bir bağımsız askeri gruptur. Kendi ordusuna sahip olmayan küçük istasyonların sorunlarını çözerler, bilinmeyen tehditlerle yüzleşirler ve yeryüzüne, eski dünyaya çıkıp bu yeni yer altı dünyasında kapana kısılmış insanlık için çare aramaya çalışırlar. Polis ve Spartalılar, insanlık için bir kurtuluş varsa, herhangi bir kurtuluş varsa, oraya çıkan son umuttur. Ne var ki bu fraksiyonlar bile kendilerinden daha büyük güçler ve tehditler tarafından kuşatılmış durumdadırlar.

Bağımsız İstasyonlar

Metro’daki her bağımsız istasyonu konuşmaya çalışsak bu yazı hiç bitmez çünkü diğer güçlerin toplamından daha fazlalar. Büyük güçlerin getirdiği avantajlara sahip olmayan bu küçük yer altı köyleri tünellerin karanlığında kendi başlarına sağ kalmak zorundalar, ki sayıları her defasında biraz daha azaldığından pek kolay bir durumun içinde değiller. VDNKh Birliği mantar çayı üzerinde kurdukları tekeli Hanza’dan ve de tünellerin içindeki haydutlardan korumaya çalışırken Kara Varlıklar isimli gizemli unsurlara karşı da bir savunma hattı kurarlar. Park Pobedy istasyonunda konumlanan Büyük Solucan Tarikatı’nın teknofobik mensupları ise bütün dünyayı yaratan Büyük Solucan’ın varlığına inanırlar. Teknoloji kullanan istasyonların vatandaşlarını sıklıkla kaçırıp yiyen bu yamyamlar, genellikle Arbat Konfederasyonu’ndaki çocuk kaçırılmalarıyla ilişkilendirilir. Metro vatandaşları arasında satanizm üzerine kurulmuş istasyonlarla alakalı söylentiler de dolaşır. Anlatılanlara göre bu satanistler Metro insanlarını kaçırıp Lyublino istasyonuna götürürler ve bu insanları orada köle olarak kullanarak cehenneme giden muazzam çukuru kazdırırlar.

Tabii ki tüm bu saydığımız fraksiyonlar Metro 2033 dünyasındaki bütün gruplar değiller çünkü bu dünyada insanlardan çok daha başka güçler de var.

Dünya

Derler ki bombalar düştüğünde cennet ve cehennem de patlamış, bu yüzden şeytanların ve ölülerin Metro’dan başka gidecek bir yeri yokmuş. İstasyonlar dışındaki en küçük tehdit konumunda olan mutantlara baktığınızda bile bu söylemin ne kadar tutarlı olduğunu görebiliyorsunuz. Öküzler kadar büyümüş kemirgen sürüleri, gökyüzünü dolduran şeytanımsı kocaman yarasalar, binaların içinde dolaşan ürkütücü insanımsılar ve haddinden fazla büyümüş tasvir etmeye cüret edemeyeceğim böceğimsi örümceğimsi şeyler bu mutantlara verilebilecek sadece birkaç örnek. Her ne kadar tehlikeli olsalar da mutantlar, Metro 2033 dünyasının karşımıza koyduğu tehditler karşısında hiçbir şey. Tünellerde dolaşan bazı yolcular, duvarların ardından veya tünel karanlığının derinliklerinden gelen tuhaf seslerin kendilerini çağırdığından bahsediyorlar. Bazı tüneller ve istasyonlar ise içlerinde dolaşan gölgelerin olduğu iddialarıyla olduğu gibi terk edilmiş ve kesinlikle kullanılmıyor. Metro kadar küçük ve kısıtlı bir mekânda böyle yerlerin kullanılmaması, bu iddiaların ne kadar ciddiye alındığı gösteriyor. Adı anılmayan bazı tünellerde ise hâla trenlerin ilerlediği konuşuluyor. Yüzeydeki tehlikeler ise bambaşka seviyelerde. Kavrulmuş dünyaya çıkan araştırmacıların dediklerine göre, eski dünyanın kendisi bile hortlamış, bir hayalete dönüşmüş durumda.

Neden bombalar atıldı? İlk kim attı bu bombaları? Neden birileri engel olmadı? Savaş nasıl başladı kimse bilmiyor, ama nasıl bittiğini de kimse unutamıyor.

Her şeye rağmen insanlığın bir kısmı hâla umutlarını yitirmiş değil. Genelde “deli” olarak adlandırılan bu insanlar bir şekilde yaşama ve geleceğe tutunmaya çalışıyorlar, ısrarla geçmişi ve savaşı bırakmayan diğerlerinin aksine. Bu deliler dış dünyadan gelen radyo sinyalleri duyduklarını iddia ediyorlar. Bazıları da üniversite denen bir yerden bahsediyor, savaştan etkilenmeyecek, radyasyona maruz kalmayacak derinliklerdeki bir istasyon. Ülkesine olan inancı yitirmemiş bir kısım insan da Altay Dağları’ndaki sığınaklarda bekleyen devlet güçlerin bahsediyor, zamanı gelince bu güçlerin ülkelerini geri alacağına inanıyorlar. Nükleer savaş sonrasındaki bu karanlık ve acımasız dünyada bile insanlık hâla inatla varlığını sürdürüyor. İnsanlık ile birlikte savaş, barış, ölüm, yaşam ve umut da öyle.

Peki siz bu savaşın hangi tarafındasınız?

Yazar

Gelin size bir hikaye anlatayım...

1 Yorum

  1. Kitapların tanıtımda kullanılabilecek kalitede, harika bir yazı olmuş. Kaleminize sağlık

Bir Yorum Yazmak İster Misin?

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.