Nesiller arasındaki farklıklar kendisini en net teknoloji söz konusu olduğunda belli ediyor desem, sanırım bana itirazınız olmaz. Elbette nesil farklılıklarını görebilmek için pek çok farklı şeye bakabiliriz ama teknolojiyi kullanmak, bu farklılıkları neredeyse kutuplaşacak bir seviyeye getiriyor. İlkini şuradan okuyabileceğiniz yeni dosya serimizin ikinci yazısında, telefonlar üzerinden nesillerin karışmasına odaklanmak istedim.

Teknolojik ilerlemelere ayak uydurma ve insanların yaşları arasındaki ters orantıyı ilk fark edişim, o anı düşündükçe hâlâ çok travmatik geliyor. Yeni bir televizyon almıştık ve babam kumandayı nasıl kullanacağını, henüz altıncı sınıfa yeni başlamış olan bana soruyordu. Şu an ona her yeni telefonunda kişileri kaydetmek için nereye tıklaması gerektiğini gerektiğini anlatıyorum. Eminim büyük bir çoğunluğunuz için de durum böyledir ama o an için, bu durum beni bayağı bir sarsmıştı.

Çünkü evimize o yeni televizyonun gelişinden sadece birkaç yıl önce, aynı soruları soran kişi bendim. Mesela Bendeniz’in yeni albüm kaseti takıldığında, nasıl sarmam gerektiğini babam bana gösteriyordu. O günse evimize, içinde hâlâ özlemle andığım Don Kişot çizgi filminin yirmişer dakikalık iki bölümünün yer aldığı CD’yi oynatabilecek bir VCD destekleyen televizyon gelmişti ve babamın nasıl çalışacağı hakkında hiçbir fikri yoktu. O günden sonra evimize giren her teknolojik alette de bu durum tekrarladı.

Bir süre sonra bu duruma alıştım, birkaç yıl içinde de olağan bir davranışa dönüştü. Artık, yanımdaki bütün yaşça büyük akraba ve tanışlarıma ellerindeki akıllı telefonları nasıl kullanacaklarını göstermek, hepiniz gibi benim de bir sorumluluğum haline geldi. Ben de tabii, eskiden en bilge hâliyle anlamadığım teknolojik cisimleri bana açıklayan insanların, birkaç yıl içerisinde nasıl konunun kara cahiline dönüştüklerini kafama çok da takmıyor oldum. Şimdilerle anlamayan tarafa ben de dâhil olmaya başladım hatta.

Ancak bu serüvenin arasında asıl üzerinde durmam gereken başka bir şeyin olduğunu şimdi şimdi fark ediyorum: Telefonlar ve telefon görüşmeleri, bütün bu teknolojik gelişmelerin arasında, hepsine de ters bir şekilde asıl eski nesilde bir geleneksel yer edinmişti.

Teknoloji Toleransı

kindle-oasis

Dikkatinizi biraz da şöyle çekeyim; internetle çok haşır-neşir olduğunuzda veya bilgisayarın başında devamlı olarak oturduğunuzda, büyükleriniz anında size müdahale ederler. Kalkmanızı isterler, yemek yemenizi söylerler veya düzenli olarak sizin bu davranışınızdan başkalarına dert yanarlar. Yeni bir bilgisayar almak istediğiniz zaman, eskisinin suyu mu çıktı diye serzenişte bulunabilirler; bilgisayarınız varken tablet almak isterseniz, müsrif damgası yiyebilirsiniz. Bluetooth kulaklığa ne gerek vardır, dijital oyunlar para tuzağıdır. Kindle gibi sadece okumaya yarayan aletlere neden ihtiyaç duyduğunuzu anlatmaya karar verirseniz, size sabır ve kolaylıklar dilememiz gerekir.

Ancak arabalar hakkındaki “Ayağını yerden kessin yeter” kalıp cümlesine benzer şekilde, telefonlar için de sürekli “ ‘Alo’ diyeyim, bir de mesaj göndereyim yeter” diyen bu insanlar, söz konusu görüntülü arama imkânı veya torunlarla telekonferans yapmak olunca tamamen değişirler. Onlara, ikisi arasında sadece hafıza kapasitesi açısından bir farkı olduğu için aynı cihazın 32 GB’lık olanına neden beş yüz lira fazla ödeyeceğinizi anlatmaya uğraşır, başarılı da olabilirsiniz ama neden görüntülü olarak aramadığınızı yahut bayramda arka planı çiçekli mesajlar yollamadığınızı asla açıklayamazsınız.

Alışkanlıklar

bayram mesajı

Yaş ilerledikçe, istisnalar kaideyi bozmamakla birlikte, herkes biraz daha muhafazakârlaşıyor. İnsan ne gördüyse onu devam ettirmek istiyor, alışkanlıklarını terk etmekte her geçen gün daha da zorlanıyor. Bunun üzerine bir de geçmiş yıllara duyulan özlem ve değişmeyen nostalji hissi biniyor, böylece daha çok “Bizim zamanımızda böyle miydi?” minvalinde cümleler kurmaya başlanıyor. Bir de kabul edelim, şahsımın ilk defa 2010 yılında Sultanahmet’te, elinde tabletle gezen Japon turisti görüp “Bu nasıl bir fotoğraf makinesi ya” diye düşünerek acı bir şekilde tecrübe ettiği gibi, teknoloji çok hızlı ilerliyor. Bunların birleşiminde de normal olarak 1.0, 1.0.1. şeklinde ilerleyen sürümlerin hepsi aşırı anlamsız bir karmaşa haline geliyor.

Buna rağmen telefonla konuşmayı ve mesaj göndermeyi, tüm yeni süper-über-hiper teknolojik aletlere karşın, ‘ah şu yeni nesil’den daha çabuk kabul eden ve bunların etrafında yeni gelenekler oluşturan ‘aman bu eski nesil’ alıyor. Bilgisayarın başında vakit geçirince kızanlar, attığı mesaja anında cevap vermeyince daha çok kızıyorlar.  Bütün gece ‘çıt çıt klavye sesi’nden bıkanlar, bütün bir bayram gününütık tık mesaj yazma’ya ayırıyorlar. Yemek yerken suratımıza bakmıyorsun isyanları, bir süre aramayınca ilk “Alo” sesiyle “Ooo sen bizi hatırlar mıydın?” sitemine dönüşüyor.

Yanlış anlamayın, yapılmasın demiyorum. Neden yaptıklarıyla ilgili çıkarımlara ulaşmak veya bunun üzerinden ahkâm kesmek niyetinde de değilim, mutlaka sanayileşme, iş gücü ve ekonomiyle de bağlantıları var. Beşer söz konusuysa hiçbir şeyin de tek bir sebebi yoktur. Sadece genelde görülen teknoloji tutuculuğu ile bu telefon sevdası arasında ters bir orantı söz konusu, bunun üzerinde durmak istedim. Çünkü teknolojiye ayak uyduramamak, ondan korkmak veya onu reddetmek –bir paragraf önce de söylediğim gibi- değişmekle, alışkın olunanın dışına çıkmakla ilgiliydi. Ama bahsettiğimiz yaş grubunun hiçbir bireyi, telefonla eskiden tanışmadı.

Buralar Eskiden…

adana-çekil-aradan- telefon

Sorsanız, uzun uzun anlatacaklar, eskiden nasıl yakınlarından ancak aylar sonra gelen bir mektupla haber alabildiklerini. Telefon hattı olsa bile, sadece belirli bir binada bulunduğunu ve görüşmek isteyenlerin buraya gidip beklediğini. Başka ülkeyi ya da şehri geçin, yan köye gelin giden akrabalarının seslerini bir daha duyamadıklarını. Bütün o “yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlar” ve “Adana çekil aradan”lar bu durumla alakalı ve bu durumların hiçbiri de çok çok eskilerde kalmış değil.

Annelerimiz nasıl oldu da bizi okula yolculadıktan sonra akşam ezanı okunana kadar bizden haber alamamayı normal karşılarken, birdenbire telefona anında dönmezsek en yakın karakol ve hastaneleri aramayı düşünür hâle geldiler? Senede bir gün, uzaklardaki bir arkadaştan kartpostal almak güzelken ve buna hâlâ bir özlem yüklenirken nasıl oldu da hiç hesapta olmayan bu telefonlarla aynı arkadaş bir bayramı kutlamazsa darılır oldular? Gözden ırak olan gönülden de ırak oluyordu ve bu normaldi, beklenen bir şeydi. Şimdi, gözden ırak ol ama devamlı olarak bana telefon aç boyutuna ulaştık.

Sanırım bu durum, yine işlevlerle ilgili. Bizim oyun konsollarımız, dört çekirdekli dizüstülerimiz, bilmemkaç fps veren ekranlarımız onların hayatında herhangi bir eksikliği gidermiyor. Mutfak robotu seviyesinde performans gösteren her şey, bu bakımdan yeterli geliyor. Ancak iş, daha önceden imkân bulamayıp içlerinde kalanların tamamlanmasına, bir süre sonra insanın eli-ayağına dönüşüp, her defasında bakılan ekranlara gelince, yeni bir işlev alanı da oluşmuş oluyor. Böyle bir durumda ise nesiller karışıyor, geleneksel dediğimiz her şeyin de tanımının yeniden yazılması gerekiyor. Yazıyı bitirmeden önce, bu son cümleyi de telefonlar üzerinden konuşalım isterim.

Geleneksel Telefon

pursaklar-geleneksel-sokak

Geleneksel en genel hâliyle; bir toplumda çok eskilerden kalmış olmaları dolayısıyla saygın tutulup kuşaktan kuşağa iletilen, yaptırım gücü olan kültürel kalıntılar, alışkanlıklar, bilgi, töre ve davranışlar olarak tanımlanıyor. Buradan yola çıkarak geleneklere ise beklenen ve hayatın bir rutinine dönüşen sosyal protokollerdir diyebiliriz.

Telefonlar üzerinden geleneksel dediğimiz şeyi değerlendirelim. Telefonlar da telefon görüşmesi, mesajlaşma gibi eylemler de bir toplumda çok eskilerden kalmış şeyler değiller. Hâliyle, yukarıdaki gelenek tanımı doğru ise eğer, telefonla ilgili eski bilgiler söz konusu değildir ve bu bilgilerin saygın kabul edilerek nesilden nesile, belirli bir yaptırım gücü eşliğinde aktarılmalarını beklememeliyiz.  Tanım doğruysa teoride böyle ancak uygulamada hiç de böyle değil. Bayram, cuma, tebrik mesajlarını yollamadığınızda sorun oluyorsa; ayda bir olmasa bile en azından özel günlerde bir rutin olarak büyüklerinize telefon etmediğinizde “darıldım” yaptırıcı gücü devreye giriyor ve anne-babanız size “Dedeni, babaanneni aramazsan ayıp” diyorsa bu artık bir sosyal protokol hâline gelmiş demektir.

Bir başka nokta da şu: Yaş büyüdükçe yenilik toleransı, yaş küçüldükçe de gelenek toleransı azalır. Büyükler, geleneği sürdürmek istedikçe yeniliklere kapatırlar kendilerini, küçükler de gelenekten kaçıp yeniliklere gitmek isterler. Telefon da bir yenilik ama böyle olmuyor; geleneğin temsilcileri telefonu açmanızı istiyorlar, yeniliğin temsilcileri ise bundan kaçınıyorlar. Roller nasıl değişiyor görüyorsunuz değil mi? Bu da bize bir geleneğe bağlı olmanın, zamanda donmuş olarak kalmak anlamına gelmediğini gösteriyor. Zaman geçtikçe, toplumlar ve insanlar değiştikçe gelenekler de değişiyor. Hiç hesapta yokken, birkaç on yıl içerisinde hatta yeni gelenekler de oluşabiliyor.

Yazar

Üç kedi anası, doktora öğrencisi, ismiyle müsemma, çoğunlukla zararsız. İyi tavsiye verir, geç olana dek ciddiye alınmaz. Her geçen gün bitkinliğine biraz daha şaşırarak "daha deniz daha müren" arıyor. Sosyal medya için: dogan.mdd

Bir Yorum Yazmak İster Misin?

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.