Toplumların içine düştükleri her çıkmazda, kültürel belleklerindeki çok eski zamanlardan yadigâr bir düşünce, her seferinde yeniden hatırlanır: Bir noktada biri gelecek ve onları bulundukları o kötü yerden kurtaracaktır. Bu düşünce, bir yandan onların düştüğü yerden kalkmalarına yardım eder, onları rahatlatır, bir dayanışma ortamı oluşturur ve en güzel hâliyle, en karanlık zamanlarda bile umut ışığı olduğunu hatırlatarak hayatta kalmaya devam etmelerini sağlar. Ama bir yandan da bu inanç o kadar eski ve güçlüdür ki insanlar, kendileri bir şeyler yapmaktansa birilerinin gelip onları kurtaracağı o kutlu günleri, oldukları yerde beklemeye alışırlar. Tabii bu bekleme sürecinde de kendilerini kurtaracak olan o kutlu şahıs hakkında kehanetlerde bulunmayı ihmal etmezler. Birebir benzer bir düşünceden çıkan ve çoğunlukla iyi yönleriyle hatırlanan bir başka düşünceden, kurtarıcı kehaneti ismiyle şurada uzun uzun bahsetmiştim. Bu sefer ise işin kötü taraflarına yoğunlaşacak ve günümüzde belki de kurtarıcı figürlerden bile daha yaygın olarak karşılaştığımız ‘sahte peygamber’leri masaya alacağım.

Sahte peygamber kehaneti, şu güne kadar işittiğiniz belki de bütün kehanetlerden daha baskın bir inançla varlığını sürdürüyor. Bunun da temelde üç temel sebebi var. İlki, giriş paragrafında da açıklamaya çalıştığım gibi, insanlığın kurtarıcı figürlerine derinden ihtiyaç duyarak inanıyor olması. İkincisi, kurtarıcı kehanetinin bulunduğu her yerde mutlaka bir ‘sahte, yanıltıcı kurtarıcı’ya ilişkin kehanetlerin de ortaya çıkıyor olması. Üçüncüsü ise asıl ayırıcı ve tehlikeli nokta; işin ucunda, kurtarıcı olma potansiyeli taşıyan birine “Sen sahtesin” diye itimat etmemek ve bu itimatsızlığın sonucunda da kendi elinle kurtarılma şansını reddetmek var. Şimdi bunları örnekleyerek açmaya girişelim.

Yalancı Kurtarıcı

Biz sahte peygamberleri çoğunlukla belirli dini referanslarla anılan şahsiyetler olarak duyuyoruz, bunun da çok bariz sebepleri var. Sahte peygamberler yahut sahte kurtarıcılar, dinlerden önce –veya hassaslığımızı koruyarak dinlerin kurumsallaşmasından önce diyelim- de varlığını sürdüren kehanetlerden kök alıyorlar. Ancak bir noktada tarihimizin net bir şekilde izleyebildiğimiz dönemlerini dinler ile paralel görüyoruz. Bu da ikisinin iz bırakmadan birbirinden ayrılmasını neredeyse imkânsız hâle getiriyor.

Hakkındaki anlatılar Yunan mitlerinden başlayıp Hristiyanlığın kutsal metinlerine kadar uzanan Asklepios, sahte kurtarıcılar hakkındaki kehanetlerin dinlerden öncesi ile sonrasını bağlamak bakımından iyi bir örnek olacaktır diye düşünüyorum. En azından bize, hakkında kehanet olan bir kurtarıcı figürünün nerede gerçek olarak inanılıp nereden sonra sahteliğe düşürüldüğünü takip etme imkânı tanıyabilir. Biz de bu bilgileri, günümüzdeki pencereden seyredebiliriz.

Asklepios, Yunan mitolojisinin ismi çok da duyulmamış üyelerinden birisi. Anıldığı isimleri arasında “soter” yani “kurtarıcı” var. Babasının Apollon olduğuna inanılıyor ayrıca kendisinin etrafında şekillenen kültün sembolü de pek çok farklı mitolojide eşdeğerini bulduğumuz ve hâlâ da kullandığımız bir yılan figürü. Nitekim kendisi de zaten kurtarıcının yanında, tıbbın ve şifanın tanrısı olarak biliniyor. Bu sebeple Yunan mitolojisi deyince ilk olarak bu şifacıdan çok fazla bahsedilmiyor oluşu ayrıca bir gariplik.

Asklepios’u tanrısal kimliği, kusursuz hekimliği ve insanlığın kurtarıcılığından ayırıp sahte peygamberliğe götüren şey ise hakkındaki anlatıların Hz. İsa ile neredeyse birebir benzer olmasından başka bir şey değil.  Hristiyan Kutsal Metinleri içerisindeki Vahiy kitabının yazarı, İsa’dan önce yaşayan; onun benzeri bir tanrısallığa sahip olan birini anlatıyor. Bu kişinin Asklepios olduğu yönünde kuvvetli iddialar var. Asklepios, insanlığın kurtarıcısı olarak gözükmekle birlikte aynı zamanda annesinin karnından, büyük bir mucizeyle doğuyor. Ayrıca, ölüleri diriltmek ve ölümünden üç gün sonra diriltilmek gibi birtakım maharetler gösteriyor.

Bir tanrı ile bir insanın çocuğu, mucize doğum, ölüleri diriltme ve ölümden dirilme, insanlığı kurtaracağına inanılması… Evet, Hz. İsa ile tam olarak uyuşan bir figür var karşımızda. Yalnız Vahiy’in yazarı bu kişiden bir tanrısal iyilik figürü olarak değil, bir şeytan olarak bahsediyor. Yani amaç fazlasıyla İsa’nın muhtemel rakiplerini saf dışı bırakmak, denilebilir. Sahte kurtarıcı ve yalancı hekim olarak değerlendirilen Asklepios inancının, Hristiyanlığın gerçek Mesih İsa inancına zarar verdiği düşünülüyor. Böylece, tıpkı Hristiyanlığın Yahudiliğe mâl ederek şeytani bir anlam yüklediği yılan figürü gibi Asklepios da şeytanileştiriliyor ve bir “sahte peygamber”e dönüşüyor.

Aslında Asklepios, sadece Yunan mitolojisinde karşımıza çıkan bir figür de değil. İmhotep veya Lokman Hekim ve daha pek çok tıbbın, şifanın kurucusu kabul edilen figür de tıpkı Asklepios gibi biyografilere ve ölümü tedavi etmek gibi vasıflara sahip. Zaten anlatılar arasındaki bu tarz geçişler, yaygın olarak görünen bir şey. Fakat bu noktada az önce saydığım isimlerin hepsinin yine tıpkı Asklepios gibi salt tanrısal değil, daha çok insani yanları olduğuna da vurgu yapmak gerekecek sanırım. Adı üzerinde, sahte peygamber diyoruz. Bu insan olma vurgusu, yazının sonunda bizi günümüze götürmek üzere, şimdilik aklımızın bir köşesinde dursun.

Sahte Peygamber

Sahte peygamber, peygamberlik vasfını yahut ilahi ilhamı aldığını söyleyen, tanrı adına ve tanrının sözüyle konuştuğunu iddia eden ve bütün bunları da kötü amaçlarla yapan kişileri ifade ediyor. Fakat tanımın kendisinden ve bir önceki başlıkta söylediklerimizden de yola çıkarak, durumun biraz muğlâk olduğunu göreceksinizdir. Çünkü bu tanım, aslında böyle güçlere sahip olmadığı hâlde sahipmiş gibi davranan, sahip olduğuna inanan ve bu alanda kendisini otorite olarak tanıtan herkesi ifade ediyor. Bakınız, bir insanın peygamber olduğuna veya aklından geçenlerin kendisine tanrı tarafından söylendiğine gerçekten inanıp inanmadığını ölçecek bir cihazımız yok. Bu durumda tek yapabileceğimiz ona inanmayı veya inanmamayı seçmek.

Genel geçer bir ölçeğimiz olmadığı için de çoğu zaman, bazı insanlar tarafından “gerçek peygamber” olarak kabul edilen biri, başkaları tarafından aynı anda “sahte peygamber” olarak kabul edilebiliyor. Biraz kime göre/neye göre durumu var yani. Zaten işin içinde iman ve inanç varsa bunun otomatik olarak böyle olduğunu kabullenmemiz gerekiyor. İşlerin tehlikeli olmaya başlaması da burada devreye giriyor zaten. Bir insana gerçekte neye inandığını söyleme yetkisi kimde? Bunun üzerine bir de kurtarıcı kehanetine gönülden iman eden insanları ekleyin ve bu insanların aklında sürekli olarak “Kurtarıcı geldiğinde sadece gerçek inananlar onun kurtarıcı olduğunu kabul edecek” ifadesinin yer aldığını düşünün. Sonra da haydi bu insanlara inanma deyin. O kadar kolay olmuyor tabii.

Dinler açısından baktığımızda sahte peygamberler hakkındaki kehanetlerin Yahudilik ve Müslümanlıktan çok Hristiyanlıkta kendisine yer bulduğunu söyleyebiliriz. İlk olarak, Yahudilikte belirli bir kurtarıcı mesih kimliği bulunmaz. Yahudilik bakımından mesih daha çok ilahi olarak tayin edilen bir kral, bir yönetici veya bir askeri lider anlamına geliyor. Ayrıca bu liderin, bir sonu değil büyük ve güçlü bir devleti getireceğine inanılıyor. Bu da hâliyle kıyametten önce gelip bütün bir insanlığı hak dine davet edecek olan tek bir kişi inancından çok farklı. Ancak bu, sahte peygamber düşüncesinin hiç olmadığı anlamına da gelmez. Belirli bir tek kurtarıcı gelmeyecektir bu sebeple hem Yahudilerin içerisinden çıkan kişilerin hem de İsa’nın, birer mesih olmadıklarına ilişkin kehanetler vardır. Ya da mesihlik iddialarının kabul edilmediğine inanılmaktadır diyelim.

Müslümanlıkta ise durum, daha en başından son peygamberin Hz. Muhammed olduğunun bildirilmesi ile bir sonuca bağlanmış gibi gözüküyor. Fakat bu durum, sahte peygamberlerin ortaya çıkacağına dair kehanetlere de insanların kendilerini kurtarıcı olarak nitelemelerine de engel olmuyor. Hatta bizzat hazreti peygamber döneminde Müseylimetü’l-Kezzâb gibi isimler, peygamberliklerini ilân edebiliyorlar. Sonrası için ise temelde iki şey devreye giriyor; biri tek gözüyle meşhur mehdi inancı, diğeri ise coğrafyaya göre çeşitlenen ve köklerini eskiden alan atalar kültü gibi birtakım yaygın inançlar. Bir de tabii, İslam, Hz. İsa’yı reddetmiyor.

Hristiyanlık açısından Vahiy’den Yeni Ahit’e, Matta’dan İsa’ya atfedilen alıntılara kadar pek çok yerde sahte peygamberlerin hangi şartlar altında gelecekleri, inananların onları nasıl tanıyabilecekleri ve neler yapacakları kehanet edilmiş durumda.  

Hararetli Savunucular

Din dairesinden çıktığınızda kendinizi sahte peygamberlerden azat ettiğinizi sanıyorsanız, maalesef yanılıyorsunuzdur. Çünkü sahte peygamberler, aynı zamanda, yanlış olduğuna emin olunan bir teoriyi hararetle teşvik eden kimseler olarak aramızda yaşamaya devam ediyorlar. Veya daha az ön yargılı olması için şöyle diyelim; bazı insanlar, yanlış olduğunu düşündükleri bilimsel, tıbbi veya politik teorileri destekleyenleri tanımlamak için “sahte peygamber” tabirini kullanıyorlar.

Bu noktada da sizi, tekrar Asklepios’a götürüyorum. Onu son bıraktığımızda, o ve ona benzer kimselerin tanrısal yönlerinden çok insan oluşlarına bir vurgu yapılması gerektiğini söylemiştim. Şöyle ki Asklepios, var oluşu itibariyle bir tanrı değil ancak Yunan panteonu, bazı fânilerin tanrı katına yükselebilmelerine yani tanrılaştırılabilmelerine müsait bir sistem. Şurayı okurken aklına Kratos ve Skyrim’in Talos’u gelenler yorumlardan bana bir selam versinler de yalnız olmadığımı bileyim.  

Bu gibi figürlerin elbette akrabalık yoluyla ilahi güçlerle bağı kuruluyor ancak onları ilahi olarak algılatan şey aslında yetenekleri. Mesela ölümü bir hastalık olarak görüp tedavi edecek kadar tıpta uzmanlaşmak, ölümsüzlüğün sırrını bulmak anlamına geldiği için bayağı tanrısal bir şey. Bu bakımdan aslında pek çok bilimsel disiplinin ilk kurucularına, atası, babası dediğimiz gibi bazen de “konunun uzmanı” minvalinde “bu işin ilahı bu kişi” diye nitelemelerde bulunabiliyoruz. O ancak tahayyül edebildiğimiz çağlardan bu zamana kadar aynı şekilde ulaşmış bu tanrılaştırma meselesi.

Hâliyle günümüzde de belirli bir konuda bilimsel bir uzmanlığı olan kimselere bazılarının derinden inanması ve onların ağızlarından çıkan her şeyi kanun gibi kabul etmesi, yeni ve beklenmedik bir hadise değil. Bu kimseler bir sefer böyle bir ilahi kimlikle algılandıklarında, sonrasında göz göre göre yalan söyleseler bile arkalarında ordular toplayabiliyorlar. Şimdi, dini alanın dışında bile bu kimselere sahte peygamber demek, çok da yanlış değil sanki?

Sümer’de doğduğu, Babil ve Mısır’da geliştiği düşünülen kurtarıcı ve sahte kurtarıcı kehanetlerini dilim döndüğünce açıklamaya çalıştım. Her dinin yahut inanç sisteminin bu tarz kehanetlerinin oluşmasında kendi tarihi, psikolojik ve sosyolojik şartlarının da etkisi var elbette. Mehdi, mesih yahut başka figürlerin özellikleri de bunlara göre değişiyor. Bir dönemin mesihi, başka dönemin sahte peygamberi olarak yaşamaya devam ediyor.

Dinlerin çoğunda insanlığın sıkıntılarını sona erdirecek bir otoritenin geleceği inancı var demiştik zaten. Bu kimselerin gelme zamanı ise çoğunlukla dünya hayatının sonları olarak düşünülüyor. Çoğunlukla da geldiklerinde onların dönemini afetlerin takip edeceğine, yaşamın son bulacağına inanılıyor. Hâliyle ne zaman dünyada işler çok kötü gitmeye başlasa insanlar kıyametin kopacağından endişe ediyorlar ve gerçek yahut çoğunlukla sahte peygamberler hakkındaki inanışlar da yeniden ortaya çıkmaya başlıyor. 2020 yılının ilk ayları itibariyle bizler de böyle bir dönemden geçiyoruz gibi görünüyor bu yüzden yeri gelmişken sağdaki soldaki sahte peygamberlere dikkat etmenizi de ayrıca salık veriyorum.

Yazar

Üç kedi anası, doktora öğrencisi, ismiyle müsemma, çoğunlukla zararsız. İyi tavsiye verir, geç olana dek ciddiye alınmaz. Her geçen gün bitkinliğine biraz daha şaşırarak "daha deniz daha müren" arıyor. Sosyal medya için: dogan.mdd

Bir Yorum Yazmak İster Misin?

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.