İçeriğe geç
Müzik 12 dk okuma

ROCK ALMANAĞI #5 | 17 Ülke, 49 Grup, 51 Yıl, 50 MİLAT Rock Şarkısı [’97-’07]

Yiğitcan Erdoğan
ROCK ALMANAĞI #5 | 17 Ülke, 49 Grup, 51 Yıl, 50 MİLAT Rock Şarkısı ['97-'07]

Dünyanın bütün müziklerinin kendine has bir büyüsü olduğu tartışma götürmez bir gerçeklik. Herkese göre bir tını dizisi var şu hayatta, herkesin kendine dokunan bir sesler bütünü var. Ama öte yandan rock biraz diğerlerinden özel, bu da çok ortada. Rock müzik biraz garip insanların müziği, aykırı olanların, sırıtanların, tam yerine oturmayanların. Bu yüzden de hep değişimin sesi; devrimin tozu, isyanın nefesi olageldi. Sadece doğup büyüdüğü yer olan Birleşik Devletler’de değil, tüm dünyada.

Bu içerik dizisi de işte bunu belgelemek için yola çıkmış bulundu. On yedi ülke, kırk dokuz grup, elli bir yıllık bir yelpaze dahilinde farklı sebeplerden 50 milat rock şarkısı alındı. Bu şarkılar bir çalma listesi olarak Geekyapar Spotify‘daydı. Şarkıların beraberinde getirdikleri -ya da ayak uydurdukları- estetik, politik, sosyolojik ve bir iki durumda teknolojik değişimleri görsellerle destekleyen videolar Geekyapar YouTube kanalında durdu. Şarkıların hikayelerini bu sayfalarda beraber –bir çıt– akademik konuştuk. Daha samimi muhabbeti ise podcast olarak Geekyapar Meram kanalında dinlediniz.

Her güzel şeyin bir sonu vardır. O hâlde son defa, önce video; sonra da maddeler:

https://youtu.be/ugLEugdyewA

1. Mogwai – Like Herod

01 Mogwai

Post-rock‘ı tanımlamak zor. Bazen müzik türleri sadece belirli enstrümanlar, belirli sesler ya da belirli dokular üzerinden değil; ortak bir kültürel zemin, ortak bir yaklaşım ya da ortak bir zamanlama ile de ayrışırlar. Post-rock olarak adlandırılan gruplarda çoğu zaman böylesi belli bir ortak payda duyamazsınız. Ama yine de böyle bir şeyin varlığından eminsek hep birlikte, yani gerçekten post-rock diye bir şey var ise, o zaman bunu örnekleyecek en iyi varlık da Mogwai‘dir. 1995’te Glasgow’da kurulan İskoç grup ve onların ilk albümlerinin imza parçası Like Herod, türün temel prensibini anlatır dinleyene. Enstrümanlar rock, evet; ama dert rock değil. Dert ses dokularıyla oynama. Rock için rock değil. Sesi için rock yani.

 

2. Neutral Milk Hotel – Holland, 1945

02 Neutral Milk Hotel

1998 yılında Amerikalı grup Neutral Milk Hotel, lo-fi janrına ait atfedilen ikinci -ve final- albümlerini çıkartırlar. Albüm otuz dokuz dakika, elli beş saniyedir. Folk etkileri de duymak mümkündür, punk etkileri de. Şarkıların çoğunluğu Hollanda’da Nazilerden saklanışıyla meşhur genç Anne Frank hakkındadır. Ne var ki, albümün grubun kurucusu ve vokalisti Jeff Mangum’a zerre hayrı dokunmaz. Ne satışlar ilk etapta iyi gider, ne de Mangum albümün topladığı ilgiyle barışabilir. Ancak yıllar geçer üzerinden ve çoğu sefer olduğu gibi burada da takvim yaprakları döküldükçe gerçek değer açığa çıkar. Mangum ve onun neredeyse bireysel girişimi olan Neutral Milk Hotel rock müziğin içine kapanık, konserlerde ayaklarına bakan, duygusal ve hassas çocukları için yolu yakarak açmıştır. Brand New’dan Jesse Lacey “gelmiş geçmiş en iyi albüm” diyecek, Amazon.com 2009’da albümü “Top 100 Indie Rock Albümleri” listesinde ikinci sıraya, Pitchfork ise “90’ların En İyi 10 Albümü” listesinde dördüncü sıraya koyacaktır.

 

3. Rage Against the Machine – Guerilla Radio

03 Rage Against the Machine

Meşhur Anthrax grubundan Scott Ian, Rage Against the Machine için “rap rock türünü icat ettiler” der. Bu biraz indirgemeci bir beyan, zira rap ve rock’ı aynı potaya koymak ilk defa Zack De La Rocha, Tom Morello ve saz arkadaşlarının aklına gelmemişti elbette. Nasıl ki The Shadows‘un klasiği Apache hip hop dünyasına sample’lanmak suretiyle geçiş yaptıysa, rap dünyasından ögeler de rock müziğe geçmişlerdi zaman zaman. Ama Rage Against the Machine bunu tam zamanlı yapan ilk gruplardan şüphesiz en önemlisiydi. Tom Morello’nun akıl almayan gitar teknikleri ve De La Rocha’nın taklit edilemez vokali eşit derecede hip hop ve eşit derecede rock’tı. Ve iki isyan müziğinden beslendiğinin farkındaymışçasına iki kat isyankardı. Bu kutsal kombinasyon ödülleri de toplamıştı. Time dergisi Battle of Los Angeles albümüne senenin en iyi müziği ödülünü vermiş, Rolling Stone bunu takip etmiş, burada misafir ettiğimiz Guerilla Radio da ödül ile dönmüştü 2000 Grammy Töreninden.

 

4. Queens of the Stone Age – Better Living Through Chemistry

04 Queens of the Stone Age

Rock müziğin tarihini keyif verici maddelerden ayrıştırmamız mümkün olmadığı için, esasında “keyif verici maddeleri kullanmaktan keyif alan insan rock’ı” anlamına gelen stoner rock‘ın neden ayrı bir tür olduğunu merak edebilirsiniz. Cevap çok basittir aslında. Kaliforniya’dan çıkan Kyuss ve Sleep gibi grupların öncüsü olduğu, Queens of the Stone Age’in ise Rated R albümüyle mükemmelleştirip, yaygınlaştırıp, paket edip rafa kaldırdığı bu tür başlı başına bir trip temsil eder. Baslar bozuk, tempo yavaş, vokaller melodiktir. İnip çıkar şarkı, bazen koşsa da çoğu zaman adımlarını ağır atar. Sonradan prodüktör olarak da müzik dünyasını etkilemeye devam edecek Josh Homme, bütün bunlarla ne yapmak istediğini bu şarkının başlığında anlatmıştır aslında. Kimya vesilesiyle, daha iyi bir yaşam kalitesi.

 

5. The Strokes – Last Nite

05 The Strokes

Listemizin son bölümünde iki adet revival, yani diriliş göreceksiniz. Bunlardan ikisi de aşağı yukarı aynı dönemlerde doğan ve yine aşağı yukarı aynı zamanlarda kaybettiğimiz iki müzik akımına atıfta bulunur. İkincisi az aşağıda, ilki ise tam karşımızda. Julian Casablancas‘ın yazdığı, yazarken de Tom Petty’nin American Girl’ünden intihal yaptığını açıkça itiraf ettiği –Tom Petty’nin de genel olarak tınlamadığı– Last Nite bir post-punk revival şarkısı. 2000’lerin başında özellikle New York’ta büyük bir akım hâline gelen bu diriliş hâlini bir yandan Neutral Milk Hotel’in temsil ettiği değerlerle de benzeştirmek mümkün. Çünkü post-punk revival ve lo-fi aynı ayakkabılara bakma eğiliminin meyveleri aslında. Sadece biri büyük şehirde, ötekisi ise kasabalar ve köylerde. Ve elbette söylemeye gerek bile yok bu arada, Last Nite bütün bu kültürel etkilerinin de ötesinde muhteşem bir gitar şarkısı. Bize inanmıyorsanız, Q dergisiyle konuşun. Daha 2005 bitmeden “En İyi 100 Gitar Parçaları” listesinde 66’ya aldılar kendisini.

6. Red Hot Chili Peppers – Can’t Stop

06 Red Hot Chili Peppers

Ne zaman ve nerede çalmaya başlarsa başlasın eşlik etmeden duramayacağınız şarkılar vardır. Bu şarkılar sizi hapseder ve size emrederler. Red Hot Chili Peppers’ın funk rock başyapıtı Can’t Stop da öyle bir şey işte. Sözler bir anlam ifade ettiğinden, şarkı bir akıma hükmettiğinden ya da dünya bu notaların çalındığı andan itibaren değiştiğinden değil; şarkı bir derginin listesinde ya da bir ödül töreninin tekinde gözüktü diye de değil. 2002’den beri beş yüz otuz kere canlı olarak çalındığından. On beş yıl sonra hâlâ grup konserlerini bu şarkıyla açtığından. Ve -itiraf edelim hadi- ismini duyduğumuz an hepimizin şarkıyı mırıldanmaya başladığımız gerçeğinden dolayı bu almanağın bir parçası. Helal ve hoş olsun.

 

7. The White Stripes – Seven Nation Army

07 White stripes

Listemizin ikinci diriliş parçası Seven Nation Army, esasında kağıt üzerinde garage rock revival akımının bir parçası. Ama hepimiz bundan fazlası olduğunu biliyoruz. Jack White’ın –yaygın kanının aksine– bas gitarla değil, semi-akustik 1950’ler tarzı Kay Hollowbody gitarını DigiTech Whammy pedalına bağlayarak çıkarttığı o riff artık dünya folklorünün bir parçası. İtalyanlar 2006 Dünya Kupası zaferlerinin şarkısı olarak kullandılar. İki farklı Avrupa Futbol Şampiyona’sında golerden sonra çalındı. Bayern Münih her gol attığında remixlenmiş bir versiyonu çınlıyor Allianz Arena hoparlörlerinden. Sadece spor değil üstelik. Hamburg şehrinin 825. Liman Yıldönümü kutlamalarında duymak mümkündü Seven Nation Army’yi. O unutulmaz riff, sosyalist başbakan adayı Jeremy Corbyn destekçilerinin melodisi oldu. Parça defalarca cover’landı. Sayısız kez remix’lendi. Daha fazlasını saymaya gerek bile yok. Seven Nation Army bizden büyük bir tarihin parçası çok uzun zamandır. Çok daha uzun bir zaman da öyle kalmaya devam edecek.

 

8. Kent – Max 500

08 Kent

1990 yılında kurulan Kent, şarkılarını çok büyük bir oranda İsveççe söylediği için grubun uluslararası şöhreti doğal olarak az. Ancak arkalarında bıraktıkları istatistik, başarı ve ilham dağına bakınca bunun neden olduğunu sorgulamadan edemiyor insan. On bir albümü listelerin tepesine çıkmış, üç milyondan fazla plak satmış, 23 Grammi ödülüne layık gösterilmiş ve burada misafir ettiğimiz 2002 tarihli albümleri Vapen & ammunition ile İsveç listelerinin zirvesinden doksan beş hafta inmemiş olan Kent, Kuzey topraklarının en önemli rock gruplarından biri. Yirmi altı yıllık uzun kariyerleri boyunca çok fazla iz bıraktılar arkalarında. O izlerin biri de burada olsun istedik.

 

9. My Chemical Romance – Welcome to the Black Parade

marchingband1

Gerard Way, vizyon sahibi herkes gibi, acayip bir adam. Onun merkezinde durduğu My Chemical Romance de, bu yüzden acayip bir grup. Onların üçüncü stüdyo albümleri Black Parade ise hepsinden daha acayip. The Patient isimli bir karakterin ölmek üzereyken kafasından ve başından geçenleri anlatan, bir yandan Sgt. Peppers‘a, bir yandan The Wall‘a, bir yandan A Night at the Opera‘ya, bir yandan ise sadece kendisine benzeyen albüm 2000’lerin ortasına damga vurmuş emo akımının tartışmasız damga eseri. Seversiniz, sevmezsiniz; orası ayrı. Bu akımın ve bu albümün, bu estetik anlayışının ve bu hissiyatın o dönemin genlerinde olduğu tartışma götürmez sadece. Burası da kesin.

 

10. Klaxons – Atlantis to Interzone

10 Klaxons

Merhaba. Burası son şarkı.

Klaxons’un Atlantis to Interzone parçasını özellikle son şarkı olarak almak istedim. Biraz şahsi kanaatle girdi esasen. Bu şarkıyı çok sevdiğimden kaynaklanmadı. Atlantis to Interzone’la bitirmek istedim, çünkü dokunmadığımız yeni rock çağına dair hayal kurma olanağı tanıyordu şarkı. Bu bir rave rock parçasıydı. Eğlenmek için terk edilmiş depolara gidip, güneş doğana kadar kimse izlemiyormuş gibi dans eden neslin davranış biçimleri vardı şarkıda. Şarkı DJ! diye açılıyor, sirenler ve sample’larla devam ediyordu yoluna. Bir saniye mola verecek, bir saniye duracak vakti yoktu. Şu an tarihi etkisini ölçecek kadar veri yok elimizde ve belki de yirmi sene sonra bu seçim pişmanlık yaratacak. Ama şu an, 2007’den sonra rock müzik dinleyenlerin ve üretenlerin mentalitesinin aldığı şekle giden virajı en iyi Atlantis to Interzone temsil ediyor gibi gözükmekte.

Spotify listesi ise, şu şekilde:

Tıklarsan bu içerik Spotify'dan yüklenir ve Spotify kendi çerezlerini kullanabilir.

Rock Almanak, böylece sona erdi.

Bu benim için şahsi olarak önemli bir projeydi. O yüzden müsaadeniz varsa, küçük bir not düşmek istiyorum mektubun sonuna. İnsanın hayatında çoğu zaman kırılma noktalarını gözle görülür bir biçimde tespit etmek mümkündür. Bakınca hayatın nerelerde bariyerlerden sekip viraj aldığı görülebilir. Benim de böyle tonlarca viraj noktam var. Ama hiçbiri rock müzik ile tanıştığım an kadar önemli değil.

İstanbul’a iki saat mesafede bir banliyö kasabasında, orta sınıfa demir çakmış bir ailenin çocuğu olmanın vaziyeti gereği dar olan hayallerimi açan şeydi benim rock müzik. Her günü aynı geçen bünyelere reçete niteliği vardır çünkü rock müziğin. Rock’ın çaldığı günlerle, çalmadığı günler arasında belirgin bir fark vardır. Benim başıma gelen hemen hemen her güzel şey ya arkada rock müzik çalarken, ya rock müzik arayışındayken, ya da rock müziği anlama ve anlatmaya çalışırken vuku buldu. Avcılar’da dersane çıkışı beraber korsan CD bakındığımız arkadaşlarımızla Taksim’deki o mitolojik dükkanlara gelmiş olabilecek yeni siyah üstü grup logolu tişörtlerin hayalini kurarken yakınlaştık. İnternet dünyası keşfedilmemiş bir vahşi ormanken en büyük silahımız Ares ya da Limewire’dan indirdiğimiz rock şarkılarıydı. İlk kız arkadaşım beni terk edince de rock dinlemiştim, ilk ciddi ilişkime başlarken de arkada rock çalıyordu.

Bütün bu içerik projesi, 7000+ kelime yazı, 500+ dakika podcast, 200+ dakika çalma listesi ve montaj masasında 30 saatten fazla yatmış olan 20+ dakika video bunları kutlamak, bunlara teşekkür etmek ve bana verilen borcu size dönerek ileri ödemek için tasarlandı. Tüm amacım da, küstahça, Lou Reed’in o efsane sözlerde ölümsüzleştirdiği etkiyi başka insanlarda yaratmaya çanak tutmaktı.

“Jenny dedi ki o beş yaşındayken
Bilmez miydin hiçbir şey olmuyordu hiçbir şekilde
Radyoyu açtığı her seferde
Önemli hiçbir şey olmuyordu hiçbir şekilde
Sonra harika bir sabah bir New York istasyonunu açtı
Duyduklarına inanamadı hiçbir şekilde
O müthiş, müthiş müziğe dans etmeye başladı
Hayatı kurtulmuştu Rock ‘n’ Roll’un ellerinde”

Teşekkürler!

Yiğitcan Erdoğan

Geekyapar'ın yazı işleri şövalyesi. Uluslararası İlişkiler okudu, okula girmeden önce yaptığı işi yapıyor. Küçükken "Büyüyünce ne olmak istiyorsun?" diyenlere yazar diyordu. Tüm internette bulmak için: @acyberexile.

Tüm yazıları (2655)

Bunlar da ilgini çekebilir

Yorum Yap

E-posta yazman isteğe bağlı. E-postanla yazarsan ilk yorumun okunup yayımlanır, sonrakiler doğrudan çıkar; e-postasız yorumlar her seferinde okunup öyle yayımlanır. Yorumları site yöneticileri ve yazarlarımız okuyup onaylar; onay bekleyen yorumunu bu tarayıcıda bir hafta boyunca sen de görürsün, onaylanana kadar başka okur görmez. Adın ve yorumun yayımlanır; e-posta adresin ve IP'n yayımlanmaz, yalnız site yöneticileri görür, spam denetimi ve sorumluluk için saklanır — ayrıntısı Gizlilik Politikası'nda. Spam denetimi sunucumuzda yapılır; yorumun başka bir hizmete gönderilmez.