Bu yıl 55. edisyonu düzenlenen ve yerinden takip etme şansına eriştiğimiz Uluslararası Rotterdam Film Festivali (IFFR), ana akımın dışındaki sinemaya odaklanmak isteyenlerin ilgi odağındaydı. Film yapımcıları, yönetmenler ve sanatçıları izleyiciyle bire birde buluşturmayı hedefleyen ve limanıyla ünlü şehrin kendine has festivali, geçtiğimiz sene izleyenlerin aklında yer edinmiş yapımlardan, Avrupa sinemasının parçası hâline gelmeyi hedefleyen genç sinemacıların ilk projelerinden ve sinemaya alternatif bir bakış getirmek için çabalayan filmlerden oluşan 2026 seçkisiyle beklentileri karşılamaya yettiği söylenebilir.
Bu sefer farklı bir formatta, bizzat sinemacılarla konuşarak ve yönetmenlerle röportajlar gerçekleştirerek aktarmaya özen gösterdiğimiz bir yazı formunda sizlere aktardığımız bu festival değerlendirmesi, bağımsız sinemanın arasından sıyrılan yapımları okurlarla buluşturmayı amaçlayacak. Gerçekleştirdiğimiz röportajlar çerçevesinde de bizzat film yapımcılarının sinemaya bakışını klasik eleştiri formatından da faydalanarak harmanlamış olacağız.
Kırmızı halısız devam eden, büyük ışıklar altında bulunmaktansa izleyici deneyimine odaklanmaya çalışan festivalin bu cazip sürdürülebilirliği, her şeyden önce sinema sektöründe çalışanlara ufak bir nefes aldırıyor. Gerçekleştirilen paneller ve enstalasyonlarla da sinemayı hem diyalog hem de görsel sanatlar formatında destekleyen festivalin, seyirciyle bağını festivalin farklı günlerinde farklı şekillerle güçlendirdiği söylenebilir.
Üç ana yarışmayı kapsayan IFFR (bunlardan bir tanesini kısa filmler için ayrılan Tiger Short Competition oluşturuyor), zamanında Christopher Nolan’ın ilk uzun metrajı Following’in Avrupa prömiyerine ev sahipliği yapmış. Bu anlamda düşünüldüğünde festival, gelecekte büyük ihtimalle ses getirme olasılığı yüksek sinemacıların arayışında olduğumuz için, belki de sırf bu yüzden bile farklı bir anlam ifade ediyor.
Festivalin farklı alt dallarından izlediğimiz birbirinden özgü filmlere yer vermeye çalışacağımız değerlendirme yazısı, yıl boyu farklılık arayan izleyicinin listelerini renklendirmek için ayrı bir öneme sahip olabilir.

Festivalin Big Screen Competition bölümünde gösterilen, Albert Camus’nün çok okunan ve çok sevilen romanı Yabancı’yı Cezayir–Fransa ikileminde tarihsel bir gerçeküstülüğe taşıyan Malek Bensmail imzalı The Arab, François Ozon’un geçtiğimiz sene Venedik’te açılan Yabancı uyarlamasına siyah-beyaz estetiğiyle bir cevap niteliği taşıyor. Romanın gerçekliğinden çıkıp bizi “öldürülenin” gözünden bir drama davet eden filmin, özellikle Cezayir bakış açısı içerisinde farklı bir öneme sahip olduğu söylenebilir. Çarpık gerçeklikle alternatif bir öykü arayışındaki yönetmenin kamerası, ilerleyen yıllarda Albert Camus uyarlamalarına baktığımızda ilginç bir değişimi vurguluyor olacak. Edebiyat–sinema ilişkisine kardeşlik ve aile gibi temalar üzerinden “yabancılaşma” vurgusu yapan The Arab, Cezayir’in bağımsızlığına perspektif getirmeyi fazlasıyla başarmış. Bu anlamda görsel estetiğiyle de kalburüstü bir kulvarda bulunmayı seçen filmin Camus’ye dair söyledikleri de kesinlikle azımsanamaz.
Yine aynı bölüm altında gösterilen fakat bizi bu sefer çok farklı diyarlara götüren spor–büyüme hikâyeleri içerisinde “reverse-Aftersun” olma potansiyelini kullanan The Gymnast ise, film ilerledikçe tahmin edilebilirlik duygusu içerisinde etkisini bir süre sonra kaybetse bile yer yer sinirlendiren bir “sakatlığın” hikâyesini başarılı bir şekilde aktarabilmiş. On altı yaşındaki Monica’nın 1996 Atlanta Olimpiyatları hayalinin gölgesinde, geçirdiği sakatlık sonucunda savrulan ve bu savrulmada baba–kız ilişkilerinden nasibini alan bir gençlik öyküsü The Gymnast. Özellikle Aftersun sonrası baba–kız eksenindeki büyüme hikâyelerine sinir bozucu bir damardan yaklaşmayı seçen yönetmen Charlotte Glynn, hikâyenin sahip olduğu potansiyelin biraz dışına çıksa bile farklılığını göstermeyi başarıyor. Büyüme hikâyelerine odaklanan sinemaseverler için umut vaat eden filmin 1990’ları gayet yerinde bir şekilde izleyiciyle buluşturduğunu da söyleyelim.
Dram türünün dışına çıkıp komedide festivalin en şaşırtıcı filmlerinden birine dönüşen Conrad & Crab – Idiotic Gems, son yıllarda sadece Belçika sinemasının değil, Avrupa sinemasının çıkardığı en kendine has mizahlardan biri hâline geliyor. Ufak bir kasabada “gizli” olması gereken bir soruşturmanın odağında izlediğimiz iki polis memurunun maceralarına odaklanan film, özellikle Tintin severler için çok özel bir güldürü örneği. Dupond ve Dupont karakterlerinden esinlenmeler taşıyor ve Belçika’nın kendine has Frankofon mizahının izini sürüyor. Renkli karakterleriyle polis mizahının Avrupa bakış açısından yorumlanmasını merak edenler için biçilmiş kaftan olan Conrad & Crab – Idiotic Gems, Harbour bölümünde gösterildi ve çok sesliliğe de fazlasıyla önem verdiğini belirtmek gerek.

Festivalin bir diğer yarışma bölümü olan Big Screen Competition’da, bizzat yönetmen Łukasz Ronduda ile yeni uzun metraj filmi Tell Me What You Feel ve toksik maskülenite üzerine bir röportaj gerçekleştirdik. Aynı zamanda sanat tarihi alanında akademik çalışmalarını sürdüren yönetmene, birçok farklı duyguyu—utancı, sevgiyi ve hüznü—bir arada harmanlayan filmin bu duygusal bağı nasıl kurduğunu sorduğumuzda, Łukasz filmi “genç Polonyalı komüniteler arasında terapötik bir duygusal bağ” olarak tanımlıyordu. Teknoloji ve gençlik arasında bir bağ kurmaktansa, pür duygularla bezeli bir hikâye anlatmayı seçen yönetmen, analogla öznel bir bağ kuran bu altkültür gençliğini “gerçekliği yeniden insanlaştırma süreci” olarak tanımlıyor. “Film benim açımdan bu yeni yüzleri samimi bir süreçle, analogun da katkısıyla anlatmaktı ve teknolojinin bu durumla bağdaşacağını düşünmüyorum” diyen Łukasz, “bu film aslında yakınlaşma ile ilgili ve bu anti-teknolojik” sözleriyle nasıl bir “gençlik” kurgusu anlatmaya çalıştığını da netleştiriyor.
Pür duygularla bezeli oyunculukları bir arada yansıtan Tell Me What You Feel, teknolojinin hantallaştırdığı yeni jenerasyonlar için bir yeniden bağlanma deneyimi sunmayı başarıyor. Aile kavramıyla bu gerçekliği daha da güçlendiren filmin yönetmenine, aynı zamanda bir sanat tarihçisi olması sebebiyle günümüz sanat dünyasının geleceğine dair de bir soru yöneltiyoruz. “Bu türbülanslı—özellikle Polonya için—zamanlarda, dünyayla bağını koparmış toksik maskülenite, özellikle aileden avantajla dünyaya gelmeyen kişilerde büyük bir radikalleşme trendinin içinde…” diyerek söze başlayan yönetmen, bu kopuşun onarımının ancak bireyin kendi duygularıyla yüzleşmesiyle mümkün olabileceğinin altını çiziyor.

Festivalin yine aynı bölümünde gösterilen ve Itonje Søimer Guttormsen imzası taşıyan Butterfly ise Norveç sinemasında son yıllarda öne çıkan yapımlar arasında umut vaat etmeyi garanti altına alıyor. Joachim Trier’in filmografisinde önemli bir yere sahip olan Renate Reinsve ve Helene Bjørneby’u başrollerde buluşturan Guttormsen, kardeşlik temasını Gran Canaria ve Norveç ekseninde bir yolculuğa çıkarıyor. Çocuklarıyla sorunlar yaşayan ve hâlihazırda bir Norveç komünitesini de içinde barındıran Gran Canaria, bir anlamda hikâyelerini izlediğimiz iki kardeşin, ölümden ziyade yeni bir formla hayata dönen annelerinin geçmişine yaptıkları yolculuğu anlatıyor. Renate Reinsve ve Helene Bjørneby’un performansları ise filmi bir üst seviyeye taşıyacak güçte.
Yönetmen Itonje Søimer Guttormsen ile yaptığım röportajda filmin yapım süreci ve ruhsal bağ üzerinden hikâye anlatımı üzerine konuştuk:
Arda: Filmin bu renkli görsel dünyası, açılıştan itibaren dikkat çekiyor. Bu dünyayı yaratma sürecinden bahsedebilir misin?
Itonje Søimer Guttormsen: Bu uzun bir yapım süreciydi. Projenin ilk temelleri 2008’e dayanıyor ve bir noktada bu benim film okulundaki ilk projelerimden biriydi. Daha sonraları üzerine çalışmama rağmen bunun bir ilk film için tam anlamıyla uygun olmayacağını düşündüm. 2012’de ilk kez Gran Canaria’ya gittim ama sonrasında ilk filmim Gritt üzerinde çalışmaya başlayınca projeyi bir noktada orada bıraktım. (Guttormsen, bu noktada Gritt’in yapım sürecine dair detaylar paylaşıyor.) Gran Canaria seyahatlerimde birçok farklı insanla tanıştım ve onlardan ilham almaya çalıştım; filmde gördüklerinizin bir kısmı da bu anlamda gerçek.
Arda: Bir anlamda filmi Gran Canaria’ya bir davet gibi de düşünebiliriz. Ruhsal bir davet sanki.
Itonje: (Gülüyor) Evet, kesinlikle. Bu, insanların bu turist makinesini çok farklı bir açıdan deneyimlemesine de yardımcı olacaktır.

Tiger Competition bölümünde karşımıza çıkan filmlerden Welf Reinhart’ın ilk uzun metrajı A Fading Man, Alzheimer ve yaşlılık temalarına yeni bir yaklaşım getiriyor. Yönetmen Reinhart’a yönelttiğimiz sorular doğrultusunda filmi “bir Alzheimer hikâyesinden çok, bir sevgi ve aşk hikâyesi” olarak tanımlamak mümkün. The Father ve Amour gibi filmlerden aldığı tematik ilhamla, Godard göndermeleriyle bezeli samimi bir aşk–yaşlılık öyküsüne evrilen film; mekânın belirsizliği içinde şekillenen anlatısıyla, yıllar sonra ortaya çıkan eski eşi Hanne ile Alzheimer’la yüzleşen Kurt arasındaki ilişkiyi merkezine alıyor. Bu dinamik, Alman sinemasında son yıllarda pek rastlanmayan bir mizah–drama dengesiyle sunuluyor.
Yönetmen Welf Reinhart ile yaptığımız kısa röportajda, genç sinemacının filme hazırlanırken yaklaşık bir yıl boyunca Alzheimer hastalığıyla yaşayan kişilerle vakit geçirerek kapsamlı bir araştırma yürüttüğünü de vurgulamak gerek. Filmin üç kişilik ana kadrosunun dinamiklerini sorduğumda Reinhart, “Evet, çekim sürecinde arkadaş oluverdiler. Filmden sonra da birlikte vakit geçirmeye başladılar; aralarındaki dinamik gerçekten etkileyiciydi,” diyor. Bu ilişki, filmi öne çıkaran unsurlardan biri hâline geliyor. Dram kadar komedi tonuyla da prömiyerinde seyirciyi sık sık güldüren yönetmen, “Filmi sinemada hep birlikte izlerken, içindeki komedi unsuru sayesinde bir rahatlama hissi yaşadım. Ama öte yandan bu kadar zor bir konuya dair bir filmi izlemek elbette kolay değil,” yorumunu da ekliyor.

Bu yıl ilk kez yerinden takip ettiğimiz Uluslararası Rotterdam Film Festivali’nden öne çıkan yapımları aktarmaya ve yönetmenlerle gerçekleştirdiğimiz özel röportajları okurlarla buluşturmaya devam edeceğiz.