Satoshi Kon’un Bir Ben Vardır Benden İçeri Masalı: Perfect Blue
Beynin kıvrımlarında tohumlanan herhangi bir fikri, türediği yerden alıp bir formun içine aşılama halimiz büyüleyici. Fırça uçlarından akan renklerle, kanaviçelerde bırakılan iğne darbeleriyle, bir amatör ruhun tuttuğu kamerayla, dijital dünyada kopyalanıp yapıştırılan nesnelerle, durmaksızın üretim çarkına yeni bir tohum aktarıyoruz. Sese getirme, ifadeleştirme tutkumuz zaman, mekan, sınır tanımıyor; uçsuz bucaksız hayal tarlalarında patlayan hikayeler var olmanın binbir yolunu buluyor. Bu yollardan biri olan animeler, büyünün kıvamını utanmazca arttırıyorlar. Fizik kanunlarının ve üç boyutluluğumuzun dayattığı sınırları yok edip, hareket- görsellik ve diyalog üçgeniyle de gerçeğe yakın bir dünyanın eşiğine alıp götürüyorlar bizi.
Ve dahası, yaratıcıları arasında erken kaybına ilelebet yandığımız Satoshi Kon gibi yetenek heyulaları çıkabiliyor.
Satoshi Kon, kişisel ifade tutkusuna sahip ve vizyonunu özgün bir yaratım iziyle aktarmaya kafa patlatan bir yönetmendi. Yaptığı işler kalabalıklar arasında öğütülmesin, sıradanlıkta yitip gitmesin isterdi. Algılarla oynamayı, estetik dünyaların içine karabasan niyetli sorular bırakmayı severdi. 1984 yılında çizdiği kısa manga Toriko ile başlattığı üretim yolculuğunu, 2010 yılındaki kaybına kadar sürekli ileriye taşıyarak götürdü. Henüz piyasaya yeni adapte olurken Akira’nın yaratıcısı Katsuhiro Otomo’nun pek çok işine kalemini değdirdi. Bugün onca yapımın ardından hala kişisel favorilerimden biri, soğuk uzay atmosferinde işlediği insan doğasıyla, melankoliye boyadığı karakterleriyle bir antoloji filmi olan 1995 yapımı Magnetic Rose’un içine, hafızayla gerçeğin dansını ekleyen senarist de oydu.

Kendi mangasına düşen bir mangakayı işlediği Opus’u çizdiği sıralarda, ona unutulmazlık titrini kazandıracak bir filmin yönetmenlik koltuğuna geçti: 1997 yazında çıkan Perfect Blue.
Film Satoshi Kon’un vizyonuyla o kadar şekillenmiş bir iş ki ikisini ayrıştırarak anlatmam mümkün değil. Hatta yapım sürecini, Kon’un tuttuğu kişisel web sitesi kayıtları üzerinden okuyunca; sabahlara dek beraber içip sohbet döndüren, binlerce kağıda detay çizimler yapmaktan deli bir zevk alan, masaların altında uyku köşesi oluşturan ekibin konuğu da oldum. Anladım ki başından sonuna emekle, çılgın fikirler ve yetenekli insanlarla kutsanmış bir yapım Perfect Blue. Ama en büyük derdi elbette, manipüle edilen kurgunun ve mekanların sırtında, kimlik bulma krizini seyircisine tüm çarpıklığıyla yaşatmak. Aşağıda filme bütünlüklü bir bakış açısıyla yaklaştığımı, dolayısıyla spoilerlar olacağını söylemek isterim!
Hazırlık
Film aklı selim tüketmesi zor, tabiri caizse beyin yakan eserler rafına zincirlenmiş bir akışa sahip. Hatta seyirciye sunduğu zemin, yönetmenin benzer temaları işlediği 2001’deki Millennium Actress ve 2006’da çıkan Paprika filminden bile daha tekinsiz. İdollük kariyerini ve müzik grubunu bırakıp oyuncu olmaya karar veren Mima Kirigoe’nin eski benliğinden kopuş sürecini izlerken, hayalle gerçek arasında açılan derin çatlaklara düşüyoruz.

Kendisinin ve etrafındakilerin beklentileri altında doğruyu bulmaya çalışır ve tehlikeli bir takipçiden korkarken Mima için, gitgide güneşin gerçekten doğduğuna emin olduğu tek bir gün bile kalmıyor.
Filmin orijinal kaynağı bir kitap: Yoshikazu Takeuchi tarafından yazılmış Perfect Blue: Complete Metamorphosis. İçinde, filmin iskeletinde barınan; sektör değiştirmeye hevesli bir idol ve peşine düşen sapık fikri var. Bir şekilde senaryolaştırılıp Satoshi Kon’un önüne kadar geliyor. Satoshi Kon ise hiç kibarlık yapmadan düpedüz beğenmiyor senaryoyu, ancak sağını solunu değiştirmeme izin verirseniz yaparım bu işi diyor. Yazarın egosu vizyonunu baltalamamış ki isteğe onay veriyor ama, tek bir şartla: İdol- sapık ve korku unsurları senaryonun parçası olmaya devam edecek. Bunlar dışındaki her bir fikir tanesi, Kon ve ekibinin emeği.
Yönetmenin hızlıca karar verdiği ilk unsur; sanal Mima. Senaryoyu çekiştireceği yer, ona ilham yakıtı sağlayan kısım; her insanın bir maskesi olması ve birisi farklı bir maske edinmek istediğinde karşısına çıkan eski benliği. Ama bu eski ben, kişinin iradesinden azade, yularını kendi eline almış bir isyankar artık. Başkalarının dayattığı imaj ve kendine dair yetersizlik duygusunun karışımıyla dökülmüş mükemmel bir balmumu. Geçmişte solup gitmeyi reddeden bir hayalet. İnternetin senaryoya dahil edilişi de, Mima’nın odası konseptinin doğuşu da tam bu kavşak.

İkinci unsursa senarist Sadayuki Murai ile baş başa verince gelen; madem senaryoda bir oyuncuya dönüşüm konsepti var, filmin içinde de bir dizi olsun ve diziyle karakterin yaşadıkları birbirini tutsun fikri. Film içindeki Double Bind adlı psikolojik gerilim dizisi, 1992 yapımı Robert Altman’ın The Player filminden de esinlenilerek, bu şekilde doğuyor. Hayalle gerçeğin iyice birbirine geçip kaynaşması da hem kitabı hem film uyarlaması olan Slaughterhouse 5 etkisi. Böylece katman katman oturuyor 1 saat 21 dakikalık şölen.
Maskeler
Anlatımın kurulduğu çekirdek burada. Satoshi Kon için ne idol dünyasının kültik tavrı ne toksik hayranlık teması kalem kıpırdatmaya değer. Onun için bu film sen kimsin sorusu ile başlayan, hepimizin bir müddet yaşadığı bunalım anlarını içeren duygusal istikrarsızlık bildirisi. Kendimizi, aldığımız kararları kırık camlar kadar ayrıksı hissettiğimiz ve arafta asılı kaldığımız çalkantı dönemleri.
Çünkü ister istemez gireriz böyle dönemlere. Büyümek sancılı bir iş. Bir şeyler olacağım, bir yere varacağım derken, elimizde daha önce hiç gitmediğimiz bir hedefin adresini tutuyoruz. Son raddede bizi karşılayacak yerde rahat edecek miyiz sorusu ayrı, yollarının ne kadar izbe, karşımıza çıkacak yoldaşların ne kadar güvenilir olacağı ayrı sorun. Rotayı kat ederken ben dediğimiz şeyi bile arkada bırakıyoruz çoğunlukla. Her bir yaşam amacının vize şartları farklı farklı.
Yanlış ara sokaklara dalıp idealleri kaybetmek işten değil. Bu sebeple Mima’nın depresif haliyle özdeşleşmeyen insan evladı bulunamaz bence. Mima korkuyor; şarkı söylemek ve kendisine tutunan hayranlarına yapmacık coşkularla karşılık vermek bildiği şeydi çünkü. Kapsül dünyası güvenli ve rahattı. Önündeyse sektörünün kat be kat acımasız olduğunu hissettiren oyunculuk duruyor. Mima yine bir kalıba dökülüyor aslında. İdolken hayranlarının beklediği saf, çocuksu, neşeli kız imajı yerini şuh, iddialı, pişmanlığı olmayan bir başka sipariş usulü yapılan heykele devrediyor. İkisinde de Mima’dan bir şeyler var, ikisinde de Mima’ya ait olmayan çok şey var.

Perfect Blue açılışını dahi, konser performansının kakofonisiyle metro ve market sahnesinin sakinliğini kıyaslayarak yapıyor. Karakterimiz evine doğru yol alırken, gözlere hitap etmek için giyindiği ünlülük kostümünü üzerinden sıyırıyor ve halktan birine dönüşüyor. Sahnede olduğu sürece bakışları kendine çevirmek zorunda, dolayısıyla bu kostüm işinin bir parçası. Etrafındaki halk dahi okullarda, işyerlerinde aynı parıltıda olmasa da benzer bir rolü üstlenmedi mi? Kimisi sert bir avukattı, kimisi kaygısız bir öğrenci, kimisi neşeli ama yorgun bir hemşire. Hepsi hayatlarındaki birilerinin kafasındaki klasörlere indi, özelliklerine göre kategorilendiler. Çünkü dışarıdan görünebilir olmanın bedeli bu; her birimiz az ya da çok nesneleştiriliyoruz. Bundan kurtulduğumuz tek yer zihinlerimiz ve bir ihtimal evlerimizin sakin duvarları. Mima için sorun burada başlıyor; ne evinin içinde ne de zihninde yalnız değil artık.
Mima’nın Odası
Mima’nın odası film içinde ayrı bir varlık, aldığı solukları üzerimizde hissettiren bir diğer baş karakter. Bu katışıksız tespit bizzat Satoshi Kon’un beyanı. Genç kızların odalarını fotoğraflayan katalog kitaplara dalarak, her bir nesneye ayrı ayrı kafa yorarak çizmiş burayı ayrıntıların ustası.
Odaya davet edildiğimiz anda, şehir pencerelerin ardında kalıyor ve atılmaya kıyılamayan buketlerle, hediye peluş oyuncaklarla, tropikal balıklar ve anılar barındıran aksesuarlarla donatılmış bir genç kızın mabedine giriyoruz. Karakterimizin zihniyle paralel bir düzlemde olduğumuz belli. Başlangıçta kendi halinde, oldukça güvenli bir alan. Ancak bu durum uzun sürmüyor. İlk şüphe fitili ateşlendiğinde, güvenlik hissi altında kaldığımız yıkıntıların ta kendisi oluveriyor. Bir anda kocaman, röntgenci bir göze dönüşüyor kırmızı perdeden misafir olan şehir. Dolayısıyla Mima’nın zihnindeki işgal de başlıyor.

Bir yandan da karakterin dönüşümün izlerinin an be an sıçradığı yer burası. Bazen bir posterin kaldırılmasıyla, bazen dağılıp toparlanamayan eşyalarıyla, bazense öldü sanılıp geri gelen balıklarıyla… Mima kendisi bile kim olduğunu çözemezken sığındığı, kabuslarına eşlik eden saklanma mekanı odası. Bir nevi içinden çıkacak yeni varlığı taşıyan bir koza.
Solukluğun ortasında can alıcı duran kırmızı perdeyse, eşikteliği vurgulayan bir bıçak yarası gibi. Yönetmenin fikrine göre yeterince işleyemedikleri genç bir kızın olgunlaşması konusunu ve geri dönülemezliği simgeliyormuş. Perfect Blue’nun arka planı da senaryonun sırdaşı, kırmızının vuruculuğundan güç alarak konuşan bir yardımcı karakter adeta.
İnternet sitesinin ve tabii ki sanal Mima’nın var olduğu yerin adının da Mima’nın Odası olması hikayenin bize sunduğu anahtarlardan biri diyebiliriz. Ortada daha mükemmel olduğu, Mima’dan daha Mima olduğu iddia edilen bir karakter var. Burası onun cilalanmış satırlarını barındıran sanal evi. En sonda Rumi’nin döşediğini öğrendiğimiz ikinci odaysa, direkt Mima’nın odasının ilk versiyonunu veriyor bize. Vurgu orada duruyor: Burası Rumi’nin kafasında idealize ettiği Mima’ya ait. Oysa bizim karakterimiz çoktan değişti.
Kimlikleşme
Satoshi Kon’un yapım sürecini anlattığı Kone’s Tone arşivinde, karakterler ve mekanlar için sıkça söylediği bir cümle var: ‘Hiçbir yerde var olmayan ama bir şekilde bir yerde var gibi hissettiren. ‘ Gözün kenarındaki aşinalığı, sokak köşesinde kayboluveren bir gölgeyi vermek istiyor seyircisine. Anlatmak istediği hayallerden geçse bile en koyusundan insan dertleri. Kimlik krizini aşmak da dediğim gibi, Perfect Blue özelinde ana gayesi.
Pop idolü olan Mima Kirigoe’nin çetin sınavlardan geçerek oyuncu Mima Kirigoe’ye dönüşümünü takdir ediyor o. Geçtiği sınavların fazla ağır ve yorucu olduğunu, aralarındaki devasa açıklıktan dolayı kafasının bulandığını söylüyor. Bir oyuncu olarak çekmeye karar verdiği tecavüz sahnesini de doğru buluyor mesela. Ona göre doğamızın yöntemi bu; çatışmalardan geçerek olgunlaşıyoruz.

Yalnız Kon fazla beğenmediğini söylese de, Mima’nın Uchida karakteriyle somutlaşan hayran taleplerini ve girmeye çalıştığı sektörde karşısına dikilen erk bakış açısını da, aynı kimlik krizinin tetikleyicileri olarak görüyorum ben. Film boyunca bunun baskısını çekmesini, istenilen kılıklara girerken bedenine yabancılaşmasını da izliyoruz karakterimizin. Hatta kadın menajeri Rumi Hidaka’nın onu, erkeklerin kurallarının geçtiği dünyada yalnız bırakmakla cezalandırdığını düşünmüştüm başta. Gerçek, bunun biraz eğrisi biraz doğrusuymuş tabii. Mima’yı aşırı uca zorlayan tüm erkek karakterler sonunda ölmüş olsa da film, sektörün toksikliğine yönelik sesli bir cevap da üretmiyor, izleyen karar versin diyerek vedalaşıyor bu konuyla.
Kimlikle uzlaşma arkına girişi ise ilk defa Eri Ochiai’nin ağzından dökülen repliklerde duyuyoruz sanki. Karşılıklı oynadıkları bir sahnede Eri, insanın ya o ya bu olmadığını, kişiliğin her an yeniden inşa edildiğini söylüyor. Depresifliğin arttığı esnada, ferah bir havanın estiği çok küçük bir an.

Çatışmanın ta kendisi olan antagonistimiz Rumi’nin sınavı ise çok daha zorlu. Çoklu kimlik bozukluğunun sonucu ve bir zamanlar istediği idol kariyerinin yıkılışıyla Mima’ya saldırırken, karakterimizin soluk soluğa şu farkındalığa kavuşmasına yardımcı oluyor: Ben sadece benim! Fark eder mi hangi Mima olduğum? Ve hatta olup olmadığım? O ölüm kalım savaşında Mima, aniden bir açıklığa çıkıyor; başkalarının beklentileri ne olursa olsun yaşamı ona ait. Tüm Mima etiketleri ondan alınsa bile o hala bir insan. Belki eskiden çok utangaç bir çocuk ya da kural tanımayan bir gençti. Neden şimdi bu bocalayan haliyle de kendisi olmasın? İnsan, steril vitrinindeki plastik manken midir yoksa her an inşa halinde, ter içinde debelenen bir yaratık mıdır zaten?
Yönetmeni filmin sonunda Rumi’yi öldürmeye kıyamaz. Oldukça dramatik bir kurtarma sekansıyla kamyonun önünden alır onu. Mima bir dakika önce boğazına kanlı bir şemsiye dayanmasına rağmen bunu dur yere yapmaz. Kon’un fikrine göre Rumi ölmemelidir. Çünkü Rumi Hidaka, geçmiş demektir ve geçmişi öldüremez, sadece kabul edebilirsiniz. Onu bugüne ileten yapıtaşını, şarkı söylemeye cesaret eden küçük kızın yansısını bulmaktadır onda artık ünlü oyuncu Kirigoe. Yani sen kimsin sorusuyla cebelleşerek başlanan film, takılan tüm maskeleri de rollerden soyunuk çıplak benliği de kabullenerek kapanır.

Ezberlenmiş yöntemlere burun kıvıran yönetmeni, acemiliğini atarken yeni bir kurguyla vücuda getirir filmini. Sapkın bir yanlışın doğruyu bulandırışını ta beynimizin içinde hissederiz. Kafaları çokça karıştırır ama etkileyici izler bırakır.
Ha bu arada bu denli kırmızıya boğulmuş bir filmin adında neden mavi geçtiğini merak ediyorsanız, cevabı apaçık: Kitabın ismi bu da ondan! Satoshi Kon kaynak materyali hiç okumamış olsa da ismi yeterince gizemli ve havalı bulduğu için tutmuş, hepsi bu.
Sizin, süresiyle mütevazı ama zamanlar arası koşuda ipi göğüsleyen animemizle ilgili yorumlarınız neler?
Alternatif evreninde voleybolcu olamayan versiyon. Düşünce satıcısı, hikaye koleksiyoncusu. Bence dünyanın hayallere, hayallerin kelimelere ihtiyacı var.
Tüm yazıları (58)
Yorum Yap