THE NIGHT MANAGER’ı Başından Beri İzlemiyorsanız Şu Ana Dek Kaçırdığınız 5 Süper Şey
Merak etmeyin, yazıda spoiler vermeyeceğiz! Eğer BBC America’nın yeni şahmerdanı The Night Manager‘ı hâlâ izlemediyseniz, sizi ikna etmek niyetindeyiz. Zira, eğer şöyle bir ilk bölümüne bakıp geçtiyseniz; ilk fragmanda sonrasına yürümediyseniz, ya da ne bileyim, arkadaşınızdan duyduklarınızla yetindiyseniz, dizi gittikçe daha da süper şeyler yaşadı, yaşattı. Gelin, biz inanıyoruz, sizi bir kez daha ikna edelim. Şunlar oldu zira siz görmeyeli.
1. Hugh Laurie Düşman Çatlatıyor!
Geçen Matthew Vaughn deyip, adını koydu meselenin: “Bir casus işi, ancak kötü adamı kadar iyidir“. Helal olsun sör Vaughn’a. Gerçekten de mühür bir tespit bu. Yüzde yüz de katılıyoruz; özellikle The Night Manager’ı izlerken, Hugh Laurie’ye tekrar tekrar hayran olduğumuzda. Eğer Laurie’yi House‘da falan çok sevip yanaştıysanız diziye, bir daha düşünün. Zira Laurie oyunculuğuyla öyle bir karakter portresi çiziyor ki, gerçekten de onun için söylenen “Dünyanın En Kötü Adamı” lafının cıva olmadığını iliklerinizde hissediyorsunuz. Nefret ediyorsunuz, nefret ettiğinize de aşık oluyorsunuz.
2. Elizabeth Debicki Yürek Eritiyor!
Vaughn’ın üzerine biz de bir çıkalım; casus işleri aynı zamanda içerisindeki zeki, kabiliyetli ve bir o kadar da seksi kadınlarla da değerlendirilir. Neticede Honey Ryder’lar, Black Widow’lar, Gazelle’ler tesadüfi karakterler değiller. The Night Manager’ın da işte bu muazzam karakteri Elizabeth Debicki‘nin oynadığı Jed. Motivasyonlarını çözmek zor, ve bu çözümlenememe durumu karakteri yirmi beş kat daha çekici kılıyor. Üstüne üstlük, Debicki depodaki bütün seksapeliteyi yatırıp çıkıyor kamera karşısına. Buram buram hissediyorsunuz.
3. İyilik vs. Kötülük, Dibine Kadar!
Bu özünde gerçekten de iyilik ve kötülüğün mücadelesine dayanıyor. İsimler bile atıfta bulunur vaziyette. Bir tarafta Angela Burr var, diğer tarafta da Richard Roper. İyilik meleği, intikam meleği Angela ve Grim Reaper, yani ölüm meleği, Azrail Roper. İki tarafın da niyetleri, renkleri, duruşları çok belli. Ve iki taraf da muazzam çarpışıyor. Ortasında bir yerde de işte, Jonathan Pine duruyor. Dizinin merkezi hikayesi, bu ebedi kapışmayı büyüleyici bir şekilde sunuyor izleyenlere.
4. Kimin Eli Kimin Cebinde, Hiç Belli Değil!
John Le Carré’nin her işinde olduğu gibi, The Night Manager’da da bir gözünüz devamlı arkada izliyorsunuz diziyi. Her an, herkes, her şeye ihanet edebilir; ya da daha da kötüsü, halihazırda çok uzun bir süredir ihanet ediyor çıkabilir. Hiçbir şey garanti değil, hiçbir ilişki sağlam kazığa oturmuyor Le Carré’nin dünyasında. Bu özellikle Jonathan Pine için geçerli. Tarafların ikisi de çok net, ama arada kalanların sadakatinin gerçekte kime dair olduğu, işte orası çok karışık.
5. Türkiye!
Evet, hikayenin bir bölümü Türkiye’de geçiyor. Hatta, pardon, en önemli bölümü Türkiye’de geçiyor. Spoiler vermeyelim, ama şunu demekle yetinelim: Türkiye’ye gelmediği çok belli olan bir prodüksiyon için, gayet nezih Türkiye çekimleri yapmışlar. Hatta mevzubahis vaziyetimizi, mevcut pek çok yerli yapımdan daha iyi anlatmışlar bazı sahnelerde. Detaya girmemek için ıkınıyoruz, fark etmişsinizdir. Daha bir şey demeyelim o yüzden, ama şöyle kapatalım yazıyı: Diziyi izleyin! Vallahi pişman olmayacaksınız!
Geekyapar'ın yazı işleri şövalyesi. Uluslararası İlişkiler okudu, okula girmeden önce yaptığı işi yapıyor. Küçükken "Büyüyünce ne olmak istiyorsun?" diyenlere yazar diyordu. Tüm internette bulmak için: @acyberexile.
Tüm yazıları (2655)




Yorum Yap