Tüm Panayırların Heyulası İncelemesi: Kayıp Rıhtım’dan 20 Renkli Bir Ucube Kaleydoskobu
Kayıp Rıhtım adına Onur Selamet ve Özgürcan Uzunyaşa tarafından hazırlanan ve İthaki Yayınları etiketi ile okurlarla buluşan antoloji yalnızca yazarlar için değil, aynı zamanda Türk edebiyatını hak ettiği seviyeye çıkması açısından da oldukça önemli bir noktada yer alıyor. Birçok farklı tür ve tekniği aynı anda görebileceğimiz eser “ucubeleri” gözler önüne seriyor.

Türk edebiyatının antolojiler bakımından pek zengin olduğunu maalesef söyleyemeyiz. Yazın sanatının kendi içeriğinde barındırdığı yalnızlık teması basım noktasında da zorunlu karşılığını buluyor ve bu sebeple hikâyecilik karşı konulamaz bireyselliğin içinde kaybolup gidiyor. Ancak antolojik eserlerin yazarların seslerini bir araya getirerek daha gür çıkmasını sağladığı bir gerçek. Hepimizin bir bütünün içindeki küçük evrenler olduğunu göstermesi açısından kilit bir öneme sahip. Okurlara ve yazarlara çok uzağa gitmeden farklı evrenleri keşfedebilmesini sağlıyor. Dolayısıyla Tüm Panayırların Heyulası, Kayıp Rıhtım’ın kurulduğu günden bu yana kendisine mihenk edindiği düşüncesini kâğıda dökerek ve mürekkebe bulayarak bir kez daha ortaya çıkmasını sağlıyor: Edebiyatta kaybolanların geldiği bir liman. Böylelikle okurların karşısına çıktığından beri kişileri ortak bir platformda toplamayı başaran Rıhtım, bu misyonunu yeni bir eşikten geçirmeyi de başarıyor.
Kayıp Rıhtım Öykü Antolojilerinin İlki “Ucube” Temasını Ele Alıyor
Diğer taraftan bu eser için seçilen temanın ne kadar doğru olduğunu görebiliyoruz. “Ucube” belki de bugünlerde bir antoloji için seçilebilecek en uygun temalardan. Giderek hızlanan yaşamlarda sadece birbirimizden değil aynı zamanda gerçekliklerden de ne kadar uzaklaştığımızı ve başkalarının gözlerine ne kadar ucube gibi gözüktüğümüzü fark etmemiz gerekiyor. Bunu sadece tek bir ağızdan değil, en incesinden en kalınına, bütün sesleri ve nefesleriyle muhteşem bir senfoniden duymalıyız. Çünkü Tüm Panayırların Heyulası kitabını basıma hazırlayan ve aynı zamanda Kayıp Rıhtım’ın kurucularından olan Onur Selamet’in dediği gibi: “İnsanların popülist politikalar tarafından marjinalleştirildiği, yalnızlaştırıldığı, öteki olmaya mahkûm edildiği zamanlardayız.” İşte böyle zamanlarda tüm panayırların heyulası bir araya gelmeli, ucubeler gün ışığına çıkmalı ve sürekli kaçındığımız şeyleri söylemeliler.

Antolojilerin yazarlar açısından da oldukça keyifli bir proje olduğundan bahsetmek gerekiyor. Farklı türlerin bir araya geldiği böylesine bir eserde, bütünü oluşturan parça olabilmek büyük bir fırsat. Muhteşem bir senfoniyi oluşturan korodaki ses, kalabalığın içinde kaybolmayan bir yüz olabilmek ancak böylesi antolojik eserlerde mümkün olabiliyor. Henüz bir önceki hikâyenin sarhoşluğuyla sallanmakta olan okuru alıp yeni ve daha önce görülmemiş yeni manzaralarda ayıltabilmek şüphesiz bir yazar için büyük bir tatmin. Dolayısıyla yirmi yazarı bir araya getiren böylesine muhteşem bir kadro eminim ki sadece edebiyat için değil kendileri için de unutulmaz bir esere imza attılar.
Tüm Panayırların Heyulası ve Okura Olan Bağı
Tüm Panayırların Heyulası’nı Kayıp Rıhtım’ın maddeye bürünen vizyonundan ve yazarın mürekkebe bulanarak kendisi kadar gerçeğe yaklaşmış yazısından daha büyük bir zevkle tüketen bir grup daha var: Okurlar. Sayfaların her biri bir öncekinden daha muhteşem metinlerle doldurulmuş zengin ve bir o kadar da çarpıcı hikâyeler karşısında okur olarak garip bir tebessüm ve dipsiz düşüncelere kapılmadan edemiyorsunuz. Kitap boyunca yazılan her bir eser “ucube” temasını o kadar farklı açılardan ele alıyor ki, gerçekliğin içinde sarıp sarmalanmış bu kadar farklı boyutun olabileceği tahayyülünüze sığmıyor.
Düşünceler ve yaşamlar her bakış açısında farklı bir mahiyete bürünürken, daha fazlasının olamayacağından emin olduğunuz anda kırılıp açılıyor ve her birinin içinde farklı başka boyutlar tezahür ediyor. Üstelik bunlar bir kaleydoskobun yansıyan ve tekrar eden motifleri değil, her hikâye oldukça özel. İşte bu noktada gözlerinizi artık bakmaktan çekindiğiniz ucubelere, çirkinlere, deforme olmuş ve parçalanmış gerçeklere çevirmek zorunda kalıyorsunuz. Yirmi farklı yazar her maceranın sonunda size daha önce bakmadığınız yeni manzaraları gösteriyor.
Öyleyse gelin her bir yazarın kendi dünyasından sunduğu ucubelere birlikte göz atalım.
Öyküler Hakkında Kısa Kısa
Göz – Hikmet Hükümenoğlu
Kayıp Rıhtım Antolojisi, Hikmet Hükümenoğlu’nun kaleme aldığı “Göz” hikâyesi ile açılıyor. Okurları bilimkurgu ve gerilim ögeleri barındıran macerası ile hızlı bir şekilde avucunun içine alan Hükümenoğlu daha sonrasında okurun kendisine ne kadar yabancı olduğunu, üçüncü gözü olan bir ucube ile anlatıyor. Hikâyenin sonuna geldiğinizde acaba her gün aynada aksini gördüğünüz suratın bir ucubeye ait olup olmadığını sorgulamadan edemiyorsunuz.
Umacı – Mehmet Berk Yaltırık
Son Gulyabani Mehmet Berk Yaltırık, okurlarını yine tarihin tozlu sayfaları arasında kalmış kurmaca hikâyesi ile vurmayı başarıyor. Geleneksel Türk öykücülüğünün o tanıdık şekerine bulanmış “Umacı” hikâyesi kesif bir merak hissiyle dolmanızı sağlıyor. Ecinnileri, umacıları, Ebe Gadın’ı ve Gurt Hacı’yı kısa bir zamanda tanıtıp kusursuz bir şekilde hikâyenin içine çekiyor. Bunu yaparken eski Türk edebiyatının ufak oyunlarını oynamaktan da geri kalmıyor.
Minibüso Diskoteko Murra Murra – Müge Koçak
Müge Koçak’ın öyküsü belki de bütün antoloji içinde en çok dikkatimi çeken metinlerden birisi oldu. İsmi okuduktan sonra garip bir şekilde yüzümde beliren tebessüm yazının sonunda acı bir gülümsemeye dönüştü. Beş sayfalık hikâye, gerçek zamanda da hikâye zamanında da beş dakika sürüyor. Ancak bütün yazılanları ve çoktan ölmüş Yaşar’ın ucubelerle dolu öyküsünü hazmetmeniz çok daha uzun bir zaman alıyor. Kim bilir belki de Keramet’i, Müze’si ve Nadide’si ile birlikte garip bir yaşamdan geçen Yaşar’ı binip gittiği ve hala aynı parçayı çalan Minibüso Diskoteko’da görebiliriz.

Bozulmamış Kırmızı Gül – Ekin Açıkgöz
Ekin Açıkgöz okuru ucube bir düzenin içinde dönüp duran gizemli cinayet ile baş başa bırakıyor. Sonuna kadar merak içinde sayfaları çevirdiğiniz hikâye Açıkgöz’ün kusursuz anlatımıyla birleştiğinde etkilenmemek çok zor. Bununla birlikte sadece yaşayan kişilerin değil aynı zamanda çarpık düzenin de ucube olabileceğini göstermesi açısından farklı bir hikâye. Polisiye türünün antoloji için seçilen temaya ne kadar uygun olduğunu da gözler önüne seriyor.
Çöp Atmaya Çıkmış İnsan – Hakan Bıçakçı
Hakan Bıçakçı hikâyelerin ne kadar etkili olabileceğini “Çöp Atmaya Çıkmış İnsan” ile bir kez daha kanıtlıyor. Gereksiz hiçbir ayrıntıya yer vermeden, okuru sıkmadan ama aynı zamanda merak ögesini canlı tutarak pijamalı bir deliliği anlatıyor. İkilikleri ve uçları aynı anda kullanarak çok güzel bir kontrast oluşturuyor ve bunu hikâyesine başarılı bir şekilde yediriyor. Terlikleri ve çöp poşetleriyle duran ancak etrafından geçip giden zamanı fark edemeyen karakterimiz, okura şimdiye kadar yaşadıklarını hatırlatmaya çalışıyor.
Orangutanla Voltada – Emirhan Burak Aydın
Antoloji içinde tüketmesi en zor eserlerden biri Emirhan Burak Aydın’a ait. Alegorilerle bezeli anlatımı bazen toplumsal eleştirilere yönelirken kimi zaman siyasi olarak bazı göndermelerde bulunuyor. Bununla birlikte Aydın’ın işlediği temayı tam anlamıyla anlayabilmek için hikâyeyi birden fazla kez okumanız gerekiyor. Buna rağmen yazar size her şeyi açık edeceğinin sözünü asla vermiyor. Orangutan, Boğa, tilkibey, Türkçe rap ve fılov arasında engebeli bir hikâye sizi bekliyor.

Holodate – Ezgi Polat
Ezgi Polat okunması keyifli bir bilimkurgu hikâyesi sunuyor. Pandemiyi ve pandeminin ortasında kalmış bir ucubenin buhranlı yaşantısını biraz daha derinlikli bir şekilde ele alıyor. Diğer taraftan toplum tarafından dışlanmış ancak bununla yaşamaya alışmış bir kişinin içsel döngülerini oldukça başarılı bir şekilde aktarıyor. Kendi başımıza kaldığımızda oluşan her düşüncenin bedenimizden nasıl sivrilip çıktığını betimliyor. İnsanların her gün daha da bencilleşen yaşamları, her konuşmalarında sizinle “aranıza koydukları aynaları” ve çıkar ilişkileri HoloDate’in fütüristik uygulamasında kendisine yer buluyor.
İstanbul’a Yeni Bir Kumpanya Gelmiş – Bahri Vardarlılar
Hikâye dili ile büyük bir merak uyandıran “İstanbul’a Yeni Bir Kumpanya Gelmiş” sizi ikinci dünya savaşının ortasında kalmış eski zamanların İstanbul’una götürüyor. Bahri Vardarlılar, döneme hâkim bir şekilde ele aldığı macerasında şehrin içine farklı düşüncelerle dağılan ucubeleri görüyoruz. Bununla birlikte kahramanımız Enver’in gördüğü bütün ucubeler faşist düşüncelerle ötekileştirilmesine rağmen, onun yapamadığı kadar cesur. Enver yeşimden bir deniz içinde boğulurken bütün ucubeler onun bir haritasını çıkartıp trene asabilecek kadar gözü pek. Bu noktada bir ucube olmanın belki de iyi bir şey olduğunu düşünmeden edemiyorsunuz.
Hanımefendi – Deniz Erbulak
Hanımefendi gündüz gözüyle anlatılan kan dondurucu bir korku hikâyesi aslında ve işte tam da bu sebepten dolayı çok başarılı. Eski püskü bir konağın, tahtakuruları tarafından yenmiş duvarları arkasında geçen gizemli bir ucubenin öyküsü. Hanımefendi’yi hiç görmesek bile Deniz Erbulak sahneyi öylesine kuruyor ve perdeyi yavaş yavaş açıyor ki gerilmemek elde değil. Heyula gibi yükselen eski konak, konağın karşısında her gün onu izleyen bakkal ve tabii ki evin çalışanı Nadire Hanım bu kısa öyküde kendisine özel bir yer buluyor. Fakat çok dikkatli olun, evin hanımefendisi hikâye bittiğinde bile sizi bırakmıyor.

Zamanın Belirsiz Bir Yankısı – Suat Duman
Suat Duman antolojide “Zamanın Belirsiz Bir Yankısı” ile kendisine yer buluyor. Fakat diğer hikâyelerden farklı olarak ucube kavramını bir kişiye ya da şeye aktarmıyor. Daha soyut bir kavrama; zamana yüklüyor. Böylece okuması oldukça keyifli ve farklı bir hikâye karşınıza çıkıyor. Kendi içinde sürekli devinen, son kelimesine kadar sizi merak içinde bırakan eser gerçekten belli belirsiz bir yankı içinde dönüyor. Doğal olarak bu devinim içinde hikâyenin kesin bir sonuca varmaması sizi biraz üzse de ucube bir zamanın içinde sıkışıp kalmadığınız için seviniyorsunuz.
daldığımız on iki fincanda boğulduk – özgürcan uzunyaşa
özgürcan uzunyaşa dil olarak değil aynı zamanda teknik olarak da farklı bir yönden ucube kavramını ele alıyor, yazısında büyük harf ya da nokta kullanmıyor
ancak buna rağmen oldukça akıcı bir şekilde bize sakat şevket’in ve üç memeli fadime’nin garip öyküsünü anlatıyor, italik yazılan yerlerde farklı bir anlatıcıya geçiyor buna rağmen metnin dili aynı şekilde akıyor, on iki fal bakılıyor ve her biri size sadece öykünün değil aynı zamanda hayatın farklı bakış açılarını getiriyor
okuması ve hazmetmesi biraz zor bir öykü fakat eğer uzunyaşa’nın kurallarına göre okursanız ya da bir ucubenin kendisi olabilirseniz belki de kendinizi antolojinin en başarılı hikâyesinin tam ortasında bulabilirsiniz
Boşluk Olması Gereken Yerde Değil – Eda İşler
Henüz hikâyeye başlamadan küçük bir okur notuyla başlık hızlıca anlam kazanıyor. Eda İşler okura hikâyenin henüz bir kelimesini bile okutmamışken hızlı ve keskin bir tokat atıyor. Tıpkı testiyi kırmadan önce çocuğu tokatlayan Nasreddin Hoca gibi. Bununla birlikte kendinizi normalin ne olduğunu sorgularken buluyorsunuz. Boşluğun ‘normalde’ olması gereken yeri ve normal insanların toplum içindeki yerini düşünüyorsunuz. Kadınların durması beklenen yerini, yapması gerekenleri hikâyede kendisine yer buluyor. Böylece ucubenin aslında ne olduğu anlam kazanıyor.

Zorba Katliamı – Orçun Ünal
Örtülü bir şekilde cinsiyet rollerini anlatan Orçun Ünal imzalı “Zorba Katliamı” anlamak için okurun çabalaması gereken deneysel çalışmalardan biri. Antoloji içinde içinizi daraltan ve kendinizi tamamen metne vermenizi isteyen hikâyeler arasında yer alıyor. İlk başlarda cüce yardımcısı olan bir yazarın yaşamını dinlediğinizi sanırken daha sonra Korkmaz isimli karakterin erkeklik sürecine dair garip bir macerayı okumaya başlıyorsunuz. Son cümleye ve ondan sonrasına kadar açılmayan hikâyeden ne alacağınız ise tamamen size kalmış.
Özelliksiz – Seran Demiral
“Özelliksiz” hikâyesinde roller hızlıca değişiyor. Bu sefer farklılıkların içinde kalmış “soğuk kış gününde yatağın sıcaklığına beş dakika daha kalmak isteyen” normal Ali’nin yaşantısını dinliyoruz. Demiral bütün farklılıkların normal karşılandığı bir yerde, normalin ne olacağını gülümseyen bir yüzle soruyor. Sorunun yeterince ağır olduğunu bildiği için üzerinize gelmiyor. Konuşmakta zorlandığımız konuların üzerinden geçip gitmiş gelecekte, şimdi normal olan ucubenin kendisi olarak görülecek.
Ancak tam da bu anda ikinci perde açılıyor ve yazar durumun ortaya çıkardığı paradoksa dikkat çekiyor. Her biri farklı özelliklere sahip insanların arasında herhangi bir özelliğe sahip olmamanın da farklılık olduğunu gösteriyor. Ne yaparsak yapalım, normal ya da anormal olalım hiçbirimiz ucube olmaktan kurtulamayacağız.
Meczupların Şafağı – Murat S. Dural
Murat Dural her bir cümlesinde sadece meczupların ve delilerin ve ucubelerin kendi iç devinimlerinden bahsetmiyor. Büyük cümleler kendisine büyük anlamlar buluyor ve en sonunda “Meczupların Şafağı” doğuyor. Bu sefer bedenleriyle birlikte fikirleri de ötekileştirilen gerçekler İngiltere’nin Camden Town’ında bir bardan başlayarak bütün dünyaya yayılıyor.
Yanlış bir peygamber ancak doğru bir ucube olarak tüm insanlığın kaderini değiştirmenin seçilenlerin zihninde nasıl bir yankı bulduğuna şahit oluyoruz. Hikâye sona erdiğinde okuduklarınızın kimin günlüğünden olduğuna bir türlü emin olamıyorsunuz.
Gece Mavisi – S. İpek Ortaer Montanari
“Gece Mavisi” hikâyesi antoloji içinde polisiye ve fantazinin keyifli bir karışımı olarak karşımıza çıkıyor. İlk başta komiser Yeşim’e kafayı takmış bir eski sevgiliyle uğraşacağımızı düşünürken hikâyenin yönü hızlıca değişiyor. Paralel evrenler, lucid rüyalar ve ikizlerle birlikte son sayfaya kadar neler olacağını merak ediyorsunuz. Biraz hızlı bir şekilde son bulsa bile paralel evrenler arasında böylece gezinebilen bir “ucubenin” olması gelecekte nelerle karşılaşacağınızı düşündürüyor.
Musmutlu Olacaktık – Bahadır Cüneyt Yalçın
Mars’tan gelen bir uzaylının dünyalılaşma çabasını okuduğumuz “Musmutlu Olacaktık” trajikomik bir hikâye aslında. İnsanoğlunun dışarıdan bakıldığında ne kadar tutarsız, soğuk, rijit ve anlamsız olduğunu dünyalı sevgilisinden ayrılmış uzaylının ağzından dinliyoruz. Bütün uğraşlarına karşın “normal” görünemeyen, kendisine özel atanmış akrabalarına ve terapi merkezlerinin ısrarlarına rağmen ucube olarak kalanların ne kadar zor bir yaşamdan geçtiğinin farkına varıyoruz.
Bazı noktalarda Yalçın’ın aslında bir uzaylı yazmadığını ve karakterin kendisinin dışına çıkarak kendisini bir marslı olarak görmek istediğini fark ediyorsunuz. Bunun o kadar da önemli olmadığını anladığınızda ise hikâyenin son cümlesi geliyor.

Paşa Kılıcı – Ayça Erkol
Çiçeklere fısıldayan adamın hikâyesi post-apokaliptik bir dönemde geçiyor. Yaşanan felaket sonrası yerle bir olan kentte yaşayan kahramanımız çiçeklerle konuşabiliyor ve bunun için “tuhaf” olarak nitelendiriliyor. Çok az bulunan suyunu çiçeklerle paylaşıyor ve eskiden sadece bir süs bitkisi olarak görülen Paşa Kılıcı bitkisini neredeyse kurtuluşun anahtarı olarak görüyor. Yaşanan tüm felaketlere ve olumsuzluklara rağmen insani yönünü kaybetmemeyi de başarıyor. Fakat insan kalmanın cezasını çekmesi ise uzun sürmüyor.
Mikro Koridorda Açık Saçık Bir An – Süreyyya Evren
Antolojinin tüketilmesi zor bir diğer eseri de Süreyyya Evren’in kaleminden çıkıyor. 25 yıldır yürümek zorunda kaldığı koridorda gördüklerini bizlere aktarıyor. Öykünün kapalı doğasından, göndermelerle ve sembolizmlerle dolu anlatımından kendinize bir pay çıkarmak oldukça zor. Demircilerin kesip sergilediği ve içinde diller olan dolap, kendilerine ucubeler yaratan tanrıçalar, her daim değişen ve dönüşen sizi daima ileri gitmek için zorlayan bir koridor ve zihninize hükmeden Koridorlar Birliği defalarca kez okumanız gereken bir öykü sunuyor.
Ahtapot Çarpması – Onur Selamet
Öykü antolojisinin perdesini Onur Selamet kapatıyor. Bildiğimiz mutlu sonlarla biten klasik hikâyelerden değil kesinlikle ve üstelik ucube temalı bu kitabı sonlandırmak için muhteşem bir yol. Sembolizmle bezeli ahtapotlar, kendisinden görmediğini uçurumun kenarından bırakan acımasız bir toplum ve bütün bunlar karşısında küçücük bir pergelle karşı koymaya çalışan kişinin yaşamı her şeyi noktalıyor. Hikâyeyi bitirdiğinizde sadece “Ahtapot Çarpması” değil şimdiye kadar okuduğunuz tüm maceralar da kendisine bir yankı buluyor.
Baskı Kalitesi
İthaki Yayınları etiketiyle okurlarla buluşan Tüm Panayırların Heyulası oldukça kaliteli bir baskıya sahip. Görece hacimli bir kitap olmasına rağmen herhangi bir basım yanlışı ya da eksik sayfa hataları yok. Yazı fontu ve büyüklüğü okuru yormadan hikâyede kaybolmasına yardımcı oluyor. Özellikle bazı metinlerde farklı teknikler kullanılırken yazıdan kopmanızı engelleyen çok yerinde dokunuşlar yapılmış. Mürekkep ve kâğıt kalitesi oldukça iyi. Kısacası kitabın basımında İthaki Yayınlarının özenini ve kalitesini görebiliyorsunuz.
Tüm Panayırların Heyulası’nı yayıma hazırlayan Onur Selamet ve Özgürcan Uzunyaşa okura, yazara ve edebiyat dünyasına farklı bir soluk getirmeyi hedefliyor. Ucube teması ile ele alınan kitap daha nice farklı yaşamlara dokunacak bir ufka doğru ilerleyen yolculuğun ilk kısmını oluşturuyor.
Oğuzhan Açıkalın
Ocak 2008 tarihinde yayın hayatına başlayan Kayıp Rıhtım; sinema, dizi, anime, geek kültürü, çizgi roman, manga, görsel sanatlar gibi kültür dünyasının bütün alanlarıyla; dahası bilimle, arkeolojiyle, tarihle… Kısacası evrenin nefes alınabilecek tüm noktalarıyla temas hâlinde. Her geçen saniye eksiklerini kapatarak dev bir kültür platformu olmak hedefiyle…
Tüm yazıları (2)
Yorum Yap