Christopher Nolan’ın The Odyssey filmi vizyona girmeden önce Yunan mitolojisiyle aramda çok güçlü bir bağ yoktu. Elbette Odysseus’u, Truva Savaşı’nı 2004 yapımı Truva filmini daha önce duymuş izlemiştim ancak hiçbiri bende bu filmin yarattığı etki gibi bir şey yaratmamıştı. Bir anda kendimi hiç beklemediğim bir merakın içinde buldum.

İlk önce sosyal medyada küçük içerikleri izledim. Sonra YouTube’daki analiz videolarına geçtim, derken Homeros’un destanı üzerine yazılmış makaleleri, farklı araştırmacıların yorumlarını ve mitolojinin tarihsel arka planını okumaya başladım. Her yeni kaynak başka bir şeyi doğruluyor ya da bambaşka bir yerden ele alıyordu. Kısa sürede şunu fark ettim; Odysseia aslında tek bir doğru anlatısı olan bir hikaye değil. Yüzyıllardır farklı şekillerde yorumlanan ve her okunuşta başka bir anlam kazanan bir miras. Bu yazıyı sadece filmi değerlendirmek için yazmıyorum. Nolan’ın uyarlamasını merkeze alarak, beni peşinden sürükleyen bu dünyanın neden hala canlı kaldığını anlamaya çalışacağım. Filmden yola çıkarak destandaki sembollere, tarihsel arka plana ve Nolan’ın bunları nasıl yeniden yorumladığına bakacağız. Böylece bu yazı hem film incelemesi hem de bir keşif yolculuğu olacak.
Odysseia’nın Temel Temaları
Odysseia savaşın kazananlarından biri olan İthaka Kralı Odysseus’un evine dönüş mücadelesine odaklanır. İlk bakışta bu yolculuk sadece tehlikelerle dolu bir macera gibi görünse de aslında anlatılan şey bir kahramanın yolculuğundan çok daha fazlası. Hikayenin merkezinde savaşın bir insanı nasıl değiştirdiği, zekanın gücü, liderliğin bedeli ve eve dönebilmenin anlamı var. Fakat destanın asıl gücü, canavarların ya da tanrıların ötesinde saklı gibi. Antik Yunan’da ‘xenia’ olarak bilinen, Zeus’un koruması altındaki misafirperverlik yasası, bu düzenin temel taşlarından biri. Odysseus’un yolculuğu boyunca karşılaştığı pek çok felaketin ardında aslında bu kutsal düzenin ihlali var. Böyle bakınca, Odysseia sadece bir macera destanı olmaktan çıkıyor; toplum düzeni, ahlak, iktidar ve insan doğası üzerine katman katman okunabilecek bir mirasa dönüşüyor.

“Filmin bende en güçlü karşılık uyandıran yanı, Zeus yasasının işlenişiydi.” Destanda bu yasa, tanrısal düzenin temel taşlarından biri. Yabancıya kapını açmak, onu doyurmak, sadece bir iyilik değil, aynı zamanda ilahi bir buyruk. Bu düzen bozulduğunda bozulan şey yalnızca bireyler arası ilişki değil, medeniyetin kendisi oluyor. Nolan’ın yorumuysa bunu ilahi cezadan çok insanların birbirine duyduğu güvenin yavaş yavaş aşınması olarak okuyor gibi. Odysseus’un yolculuğu da sadece eve dönüş değil, kendi payına düşen sorumlulukla yüzleşme hikâyesine dönüşüyor. Bu noktada şu soru da akılda kalıyor: İnanç ve gelenek iç içeyken bu eleştiriyi bu kadar net ifade etmek mümkün mü ?
Nolan’ın Odysseus Yorumu
Christopher Nolan’ın Odysseus’a yaptığı en büyük katkı, onu kusursuz bir kahraman olarak değil, kendi kararlarının ağırlığını omuzlarında taşıyan bir insan gibi yeniden kurması. Destanda Odysseus’un en belirgin özelliği zekası, ama bu zeka çoğu zaman kibrine yenik düşüyor.

Bunun çarpıcı bi’ örneği de Kiklop sahnesi. Destanda mağaradan kaçmak için kendini “Hiç Kimse” olarak tanıtıyor ve zekasıyla neredeyse mükemmel bi’ plan yapıyor. Ama tam kurtulmuşken, kibri devreye giriyor ve kim olduğunu açıklıyor. Bu tek cümle Poseidon’un öfkesini üzerine çekiyor ve eve dönüş yolculuğunu uzun bir felakete dönüştürüyor. Nolan ise bu sahneyi birebir yeniden üretmek yerine aynı fikri daha incelikli bi’ şekilde veriyor. Filmde isim haykırışı yok; ama mağaradan uzaklaşırken attığı son ok, bastıramadığı gururunun simgesi gibi. Destanda kibir açıkça söylenirken film bunu bir hareketin içine yerleştiriyor. Hem kaynağa sadık kalıyor hem de yeniden yorumluyor. Bence filmin en güçlü anlatı kararlarından biri bu.

Bu nedenle film boyunca izlediğimiz Odysseus zaferleriyle övünen bir kahramandan çok yaptığı her tercihi içinde tekrar tekrar tartan biri gibi. Kaybettiği askerlerin yükünü omuzlarında hissediyor, İthaka’ya karşı sorumluluğunu hiç unutmuyor, Penelope’ye ve Telemakhos’a duyduğu özlem her kararının arkasında sessizce duruyor. Hatta köpeği Argos’un kısa ama etkileyici varlığı bile onun eve dönme arzusunu bi’ krallık meselesi olmaktan çıkarıp son derece kişisel bir özleme dönüştürüyor.

O yüzden Nolan’ın Odysseus’u bana hiç mitolojik bir figür gibi gelmedi. Onu izlerken tanrılarla konuşan efsanevi bir kahramanı değil; zekasıyla yükselen, kibriyle hata yapan, pişman olabilen, sorumluluk hisseden ve yaptığı seçimlerin sonuçlarıyla yaşamayı öğrenmeye çalışan bir insanı gördüm. Film, destanın kahramanını insanlaştırmıyor, aslında içinde hep var olan insanı görünür kılıyor. Sanırım beni bu uyarlamaya en çok bağlayan şey de tam olarak buydu.
Kirke
Bir sonraki bölümde karşımıza çıkan Kirke karakteri, aslında filmin en merkezi figürlerinden biri olarak öne çıkıyor. Homeros’un destanında Odysseus’un Kirke’nin adasında uzun bir süre kaldığını, hatta ikisinin bir çocuk sahibi olduğunu görürüz. Film ise bu bölümü bilinçli bir şekilde kısaltarak destandan ayrılan farklı bir anlatı tercih ediyor. Bana göre bu oldukça isabetli bir karar. Çünkü filmin finalinde Odysseus’un Penelope’ye duyduğu özlem ve ona kavuşma arzusunun güçlü biçimde hissedilebilmesi için bu aşkın gölgelenmemesi gerekiyor. Zaten Kalipso’nun yanında geçirdiği uzun zaman düşünüldüğünde, Kirke ile de destandaki kadar uzun ve romantik bir ilişki kurulması filmin duygusal zirvesinin etkisini azaltabilirdi.
Sahnenin teknik tarafına baktığımızda ise yine pratik efektlerin kullanımı dikkat çekiyor. Özellikle Kirke’nin büyüsüyle insanların hayvanlara dönüşmesi hem görsel açıdan etkileyici hem de sembolik anlamı oldukça güçlü bir tercih olmuş. Destandaki bu dönüşüm, filmde yalnızca fantastik bir olay olarak değil; erkek egemen dünyanın vahşiliğini, yırtıcılığını ve doyumsuzluğunu anlatan güçlü bir metafor olarak karşımıza çıkıyor. Neredeyse bir korku filmi atmosferiyle sunulan bu bölüm, insanın içindeki ilkel dürtüleri görünür kılıyor.

Ancak yine Odysseus’un en belirgin özelliği olan kıvrak zekâsı devreye giriyor ve askerlerini eski hâllerine döndürmeyi başarıyor. Bu noktada söylenen “Şimdi tekrar maskelerinize dönün.” cümlesi ise sahnenin en çarpıcı anlarından biri hâline geliyor. Çünkü film burada insanların aslında hayvana dönüşmediğini; aksine içlerinde zaten var olan açgözlülük, iktidar hırsı ve şiddet eğilimlerinin görünür olduğunu söylüyor. Hayvan biçimi yalnızca bu dürtülerin dışa vurulmuş hâli. Yani ortada yaratılan yeni bir kimlik değil, bastırılmış gerçek benliğin açığa çıkması söz konusu.
Film, Homeros’un bu bölümünü birebir kopyalamak yerine çağdaş bir bakış açısıyla yeniden yorumluyor. İnsanların hayvana dönüşmesi, günümüz dünyasında iktidar ve güç arzusunun insanı nasıl dönüştürdüğüne dair evrensel bir metafora dönüşüyor. Aynı zamanda Kirke karakteri de yalnızca erkek kahramanın yolculuğunda karşılaşılan bir engel olmaktan çıkarılıyor. Film, onu erkek egemen anlatının sınırlarından kurtararak kendi iradesi, kendi sesi ve kendi motivasyonları olan bağımsız bir karakter olarak konumlandırıyor. Böylece hikâye yalnızca Odysseus’un yolculuğunu değil, onun karşısına çıkan kadın karakterlerin de kendi anlatıları ve varoluşları olduğunu seyirciye güçlü bir biçimde hatırlatıyor.
Hades
Destanda Odysseus Hades’e indiğinde kör kahin Tiresias ile karşılaşıyor ve yolculuğun nasıl devam edeceğini öğreniyor. Ama ondan da çarpıcısı bence Achilles’le karşılaştığı an. Artık savaş meydanının yenilmez savaşçısı değil Achilles. Yaşarken uğruna her şeyi feda ettiği o ünün, ölümden sonra hiçbir anlamı olmadığını söylüyor. “Keşke yeryüzünde en yoksul insanın yanında çalışan bir hizmetkâr olsaydım da ölüler diyarının kralı olmasaydım,” diyor. Bu söz, savaşın ve şan tutkusunun ardında kalan boşluğu çok güçlü bir şekilde hissettiriyor. Filmde ise bu bölüm daha farklı bir işleve sahip. Yeni eklenen Sinon karakteri Odysseus’un susturmaya çalıştığı vicdan gibi konuşuyor adeta. “Neden beni kandırdın? Senin yüzünden öldüm. Cesedim bile gömülemedi.” diyerek Odysseus’un zekasının sadece zafer getirmediğini, başkalarının hayatına da mal olduğunu hatırlatıyor. Sonra ona bir öğüt veriyor ki filmde en sevdiğim anlardan biri oydu. Eve döndüğünde gemisini batıya sürmesini, kurbanlar sunmasını ve gömülmeyen askerlerinin ruhlarını onurlandırmasını istiyor. Böylece Hades sahnesi yalnızca geçmişi hatırlatan bir durak olmaktan çıkıyor, vicdanın affedilmek için yerine getirmesi gereken son görevi de tanımlıyor.

Ve film burada destandan ayrıldığı bir başka önemli tercih daha yapıyor. Odysseus Hades’te Agamemnon’la da konuşuyor. Destanda Agamemnon kendi trajik sonunu anlatır. Karısı Clytemnestra ve aşığı tarafından öldürülür. Sonra Odysseus’u eve döndüğünde temkinli olması için uyarır. Ama filmde bu uyarı farklı bir işlev kazanıyor. Destanda Odysseus’un İthaka’ya dilenci kılığında dönme fikri büyük ölçüde kendi kurnazlığının ürünü iken film bu fikrin tohumunu Agamemnon’un sözleriyle atıyor gibi hissettim ben. Bana göre bu değişiklik karakteri zayıflatmıyor, aksine Hades’i yalnızca ölülerin bulunduğu bir yer olmaktan çıkarıp geçmiş deneyimlerin yaşayanlara aktarıldığı bir hafıza mekanı haline getiriyor. Beni bu bölüm yalnızca anlatısıyla değil görselliğiyle de çok etkiledi.

Günümüzde ölülerle konuşma gibi bir şansımız olmadığı için onların pişmanlıklarını, öfkelerini ya da geride bıraktıkları hayat hakkında ne düşündüklerini ancak sanatın hayal gücüyle görebiliyoruz. Film de bunu yapıyor. Karşımızdaki ruhların çoğu öfkeli. Kimisi kandırıldığı için, kimisi anlamsız bir savaşta öldüğü için, kimisinin ise cesedi bile toprağa verilmediği için huzur bulamıyor. Odysseus bütün bu yüzlerle karşı karşıya kaldığında aslında kendi geçmişinin ağırlığıyla yüzleşiyor. Ve sahnenin teknik tarafı da bence aynı derecede etkileyici. Korku sinemasını andıran bir atmosfer, kurban ritüelleri, kan aracılığıyla konuşan ölüler ve toprağın içinden yükselen bedenler… Olağanüstü bir görsel dünya kuruyor. Dijital gösterişe değil de fiziksel prodüksiyona yaslanan bu tercih Hades’i gerçekten ürkütücü bir yer gibi hissetmemizi sağlıyor. Hades bölümünün sonunda Tiresias’ın Odysseus’un önüne koyduğu seçim filmin ana fikrini bence yeniden özetliyor. Önünde iki yol var. Girdabın içinden geçerse kendisi kurtulacak ama bütün mürettebatını kaybedecek. Diğer yolda dar geçitten geçmek var ama orada da Scylla adlı altı başlı yaratık var ve sadece altı askerini alacak. Burada doğru bir seçim yok, yalnızca daha ağır ve daha hafif bedeller var. Liderlik tam olarak burada sınanıyor bence. Çünkü bazen bir kralın görevi herkesi kurtarmak değil, kaçınılmaz bir felaket karşısında hangi bedelin ödeneceğine karar vermek oluyor. Bence filmin bu sahnede sorduğu asıl soru da bu. Bir lider kimi seçeceğine karar vermek zorunda kaldığında vicdanıyla yaşamayı nasıl başarır? Bu bölüm soruyla bitiyor ama aslında cevabını da içimizde aratıyor bize. Bir sonraki adımda bu sorunun yankısı, eve dönüş yolculuğunda daha da derinleşecek gibi görünüyor bence.
Liderliğin Bedeli
Hades’ten ayrılan ekibimiz yolculuğuna o önemli seçimin kıyısında devam ediyor. Burada Tiresias’ın Odysseus’un önüne koyduğu seçim de filmde dikkat çekici biçimde yeniden yorumlanıyor. Destanda Odysseus Scylla’nın olduğu dar geçitten geçmeyi bilinçli olarak seçer. Çünkü girdaba kapılmak tüm geminin yok olması demektir. Film ise aynı sonucu farklı bir yoldan kuruyor. Odysseus doğrudan emretmek yerine askerlerine gemiyi girdaba doğru sürmelerini söylüyor. Askerler bu karara karşı çıkıyorlar ve kendi iradeleriyle dar geçide yöneliyorlar. İlk bakışta bu bir başkaldırı gibi görünse de aslında Odysseus’un planladığı sonuç tam olarak bu.

Böylece altı askerin kaybedileceği rota onun doğrudan emriyle değil, askerlerin kendi seçimleriyle uygulanmış oluyor. Bu yorum, karakterin destanda sık sık gördüğümüz kıvrak zekâsını farklı bir biçimde görünür kılıyor. Zor kullanmak yerine insan psikolojisini okuyarak sonuca ulaşıyor. Aynı zamanda liderliğin yalnızca doğru kararı vermekten ibaret olmadığını, bazen o kararın uygulanabilmesi için insanların nasıl yönlendirileceğini de bilmeyi gerektirdiğini gösteriyor. Bu yüzden filmin yaptığı değişikliği yerinde buldum. Çünkü Odysseus’un stratejik zekâsını insanların davranışlarını okuyan bir lider olarak da öne çıkarıyor.
Sirenler
Sıradaki durağımız Sirenler bölümü, ilk bakışta kısa bir ara durak gibi görünse de aslında filmin en yoğun katmanlarından birini barındırıyor. Odysseus, adamlarını korumak için kulaklarını mumla tıkatıyor ama kendini geminin direğine bağlattırıyor ve şarkıyı bilinçli olarak deneyimlemeyi seçiyor. Çünkü o şarkının çekiciliğinin kendi içinde ne kadar tehlikeli olabileceğinin de farkında ama yine de onu bastırmak yerine görmeyi tercih ediyor. Bu karar bir yandan da kendini tanımanın ve zaafla yüzleşmenin bir sembolü haline geliyor filmde. Filmin gücü de bence burada ortaya çıkıyor. Zaafı sadece bir tehdit olarak değil de, insanı tanımlayan bir gerçeklik olarak göstermeyi başarıyor. Ama aynı zamanda onun askerlerine söylediği cümleden kibrini hala kaybetmediğini görüyoruz. Odysseus onlara diyor ki belki de bu şarkıyı duyup hayatta kalan tek kişi ben olurum.

Sirenler sahnesi müzikal açıdan da filmin en çarpıcı yerlerinden biri. Ludwig Göransson’un bestelediği o ürpertici tınılar, eski Yunan motifleriyle modern bir gerilim hissini buluşturuyor. Bununla beraber izleyicinin de bu baştan çıkarıcı tehlikeyi hissetmesini sağlıyor. Yönetmen sahnenin görsel tarafını da olabildiğince sade tutuyor. Böylece müzik ve Odysseus’un nefesi ön planda kalıyor. Bu minimal yaklaşım sahnenin etkisini bence katlıyor. Çünkü seyirci doğrudan Odysseus’un iç geriliminin içine çekiliyor. Bence bu sayede film mitolojik bir masalı güncel bir psikolojik deneyime dönüştürüyor. İzleyici de hem büyüleniyor hem de tedirgin bir farkındalıkla baş başa kalıyor.
Güneş Tanrısının Sığırları ve Calypso
Sirenleri geride bıraktıktan sonra Odysseus ve adamları Güneş tanrısının kutsal sığırlarının bulunduğu adaya geliyorlar. Daha önce Tiresias onları bu ada hakkında uyarmıştı. Eğer o sığırlara dokunurlarsa tüm mürettebat bunun bedelini hayatıyla ödeyecekti. Filmin bu bölümü, özellikle sabırla kurulmuş. İlk başta mürettebat Odysseus’un uyarılarına uyuyor. Ama günler geçiyor, yiyecekler tükeniyor, açlık dayanılmaz bir noktaya ulaşıyor. Burada açlık sadece fiziksel bir ihtiyaç değil, insanın en güçlü ilkelerini bile kırabilecek bir güç gibi resmediliyor. Sonunda mürettebat bu yasağı çiğniyor ve Güneş tanrısının sığırlarını yiyor. İşte o anda izleyici olarak biz de şunu görüyoruz bence. Felaket dışarıdan değil, bazen insanın kendi zaafından doğuyor. Bunun ardından geri dönüş kalmıyor tabii.

Kutsal sığırların yenilmesiyle birlikte tanrıların gazabı gecikmiyor. Bir anda adadan ayrılmalarına engel olan ters rüzgâr duruyor ve yolculuk başlıyor. Yolculuk sırasında afet derecesinde yağış ve rüzgâr onları karşılıyor en sonunda Zeus gökyüzünü yararak yıldırımı gönderiyor. Gemi paramparça oluyor ve Odysseus dışında kimse kurtulamıyor. Odysseus enkaz parçalarına tutunarak günlerce sürükleniyor. Artık bundan sonraki durak Calypso’nun adası oluyor. Burada yine destandan farklı olarak Calypso sadece fiziksel olarak değil, zihinsel olarak da iyileştirici bir figür gibi resmediliyor.

Odysseus’un zihnini Lotus çiçeği yedirerek sakinleştiriyor, yaralarını iyileştiriyor. Ama aynı zamanda Odysseus’u neredeyse kendisini unutacak kadar oyalanmaya da itiyor. Burada Odysseus kimliğini, amacını neredeyse kaybetme noktasına geliyor. Bu yüzden yıllar sürecek bir oyalanma dönemi başlıyor. Ancak destanda Tanrılar yine devreye giriyor. Zeus’un buyruğuyla Odysseus’un adadan ayrılmasına izin vermesi isteniyor ve Odysseus sal yaparak açık denize çıkıyor. Filmde ise doğrudan tanrıların müdahalesi yokmuş gibi gösterilse de muhteşem ses efektleri ile oluşturulan gök gürültüleri bize Zeus’un kendisini hatırlatmasını sağlıyor. Velhasıl kelam Odysseus adadan ayrılıyor. Sal üzerinde tek başına günlerce sürükleniyor engin denizlerde. Bu yalnızlık aslında bir anlamda kral ve komutan kimliğinden sıyrılmış, her şeyini kaybetmiş bir insan olarak eve dönüş arzusunu simgeliyor. Böylece destandaki büyük kral figürü, filmde daha kişisel, daha kırılgan bir insan hikâyesine dönüşüyor.
İthaka’ya Dönüş
Günlerce süren zorlu yolculuğun ardından bitkin düşen Odysseus baygın hâlde kıyıya vuruyor. Gözlerini açtığında film boyunca zaman zaman görülerinde karşımıza çıkan Athena yeniden beliriyor. Odysseus şaşkınlıkla neredeyim ben diye sorduğunda Athena ona tek bir cümleyle cevap veriyor: “Kendi topraklarını bile tanımadın mı?” O anda hem Odysseus hem de izleyici yıllardır süren yolculuğun nihayet sona erdiğini anlıyor. Odysseus sonunda Ithaka’ya dönmüş.

Ancak eve ulaşmış olmak mücadelesinin sona erdiği anlamına gelmiyor. Asıl hesaplaşma şimdi başlıyor. Hades bölümünde Agamemnon’un yaptığı uyarının karşılığı burada veriliyor. Odysseus doğruca sarayına gitmek yerine kendisini bir dilenci kılığına sokuyor. Böylece kimliğini gizleyerek önce ülkesinde neler değiştiğini öğrenmeyi tercih ediyor. İlk durağı yıllardır ona sadakatini koruyan domuz çobanı Eumaios oluyor. Eumaios, önündeki yabancıyı tanımadan evine kabul ediyor. Film burada Ithaka’da geçen yılların bıraktığı izleri yavaş yavaş gösteriyor.

Talipler yalnızca sarayı ele geçirmekle kalmamış, adanın düzenini de altüst etmiş. Eumaios’un domuzlarını zorla almışlar, onu da çaresiz bırakmışlar. Böylece Odysseus daha saraya adım atmadan yönetimsiz kalan Ithaka’nın nasıl bir düzensizliğe sürüklendiğini görüyoruz. Aynı zamanda Telemakhos babasının akıbetini öğrenebilmek için Menelaos’la görüşmek üzere Sparta’ya gitmiş durumda.

Bunu fırsat bilen talipler ise dönüş yolunda onu Pylos yakınlarında pusu kurarak öldürmeyi planlıyorlar. Amaçları yalnızca Odysseus’un tahtını ele geçirmek değil, taht üzerinde hak iddia edebilecek son varisi de ortadan kaldırmak. Odysseus ise dilenci kılığı sayesinde bütün bu gelişmeleri kimliğini açığa çıkarmadan öğreniyor. Yıllardır onu hayatta tutan o kıvrak zekâsı burada yeniden devreye giriyor. Doğrudan saraya gitmek yerine önce Telemakhos’u kurtarmanın daha doğru olacağına karar veriyor. Taliplerden önce harekete geçerek Pylos’a ulaşabilecek bir plan hazırlıyor. Film böylece Odysseus’un yalnızca savaş meydanındaki cesaretini değil, bilgi toplayan, sabırla bekleyen ve doğru anı kollayan stratejik yönünü de öne çıkarıyor. Eve dönmüş olsa bile zaferin hâlâ kılıçtan çok akıl, sabır ve zamanlama ile kazanılacağını hatırlatıyor.
Final
Odysseus, taliplerin pusu planını bozup Telemakhos’u kurtarıyor ama yine de kimliğini hemen açıklamıyor. Hatta Hades’ten beri vicdanının yansıması hâline gelen Sinon’un adını kullanarak kendini tanıtıyor. Bence film burada Odysseus’un artık eskisi gibi olmadığını vurguluyor. Baba oğul birlikte Ithaka’ya döndükten sonra ise asıl final hesaplaşması başlıyor. Telemakhos, annesi Penelope’ye baskılara daha fazla dayanamayarak taliplerden biriyle evlenmeyi kabul etmesi gerektiğini anlatıyor. Bunun üzerine herkesin bildiği yay yarışı düzenleniyor. Taliplerin hiçbiri Odysseus’un yayını germeyi ve oku baltaların halkalarından geçirmeyi başaramıyor. Sonra dilenci kılığındaki Odysseus öne çıkıp ben de denemek istiyorum diyor.

Yayı tek hamlede gerip oku hedefe ulaştırdığı anda salondaki herkes onun gerçek kimliğini anlıyor ve final savaşı başlıyor. Açıkçası, evet, filmin en zayıf bulduğum bölümü de burasıydı. Dövüş koreografileri önceki bölümlerin psikolojik derinliğinin gerisinde kalıyordu. Yine de finalin asıl gücü savaşın kendisinde değil ardından gelen vedada yatıyordu. Destandan farklı olarak Odysseus, Hades’te Sinon’a verdiği sözü yerine getirmek için Penelope ile birlikte tekrar batıya doğru açılıyor. Antik Yunan düşüncesinde batı, çoğu zaman güneşin battığı yön olarak ölümle ilişkilendirilir. Bu yüzden bu yolculuk artık yeni bir seyahat değil, geçmişle vedalaşmanın sembolüne dönüşüyor. Yaptığı konuşmada artık zaferi ya da fetihleri yüceltmiyor. Kendi kuşağının hata yaptığını kabul ediyor ve yeni neslin aynı hataları tekrarlamaması gerektiğini söylüyor. Medeniyetin ancak geçmişin yanlışlarından ders çıkarılarak yeniden kurulabileceğini vurguluyor. Bu yüzden bana göre final bir kahramanın eve dönüşüyle değil, gerçekten değişmiş biri hâline gelmesiyle tamamlanıyor.
Sonuç
Film, destandan farklı birçok seçimle karşımıza çıktı tüm bu değişikliklere rağmen aslında özü itibariyle didaktik bir eser olma yönünden oldukça anlamlı mesajlar içeriyor. Bence film binlerce yıllık bir destanı alıp günümüz insanının anlayabileceği bir ahlaki ve psikolojik dile çeviriyor. Savaşın yıkıcılığını, güç hırsının bedelini, eve dönüşün aslında zihinsel bir yolculuk olduğunu, suçluluk duygusunu, affetmeyi, geçmişten ders almayı ve yeni bir medeniyeti ancak eski hatalardan öğrenerek kurabileceğimizi oldukça didaktik ama bir yandan da duygu yüklü bir şekilde anlatıyor. Ben filmi oldukça başarılı buldum, özellikle de yaptığı değişikliklere rağmen hatta bu değişikliklerin filmi daha da etkileyici kıldığını söyleyebilirim. Uzun zamandır izlediğim en etkileyici mitolojik uyarlamalardan biri olduğunu söyleyebilirim hatta.

Tüm bu anlatıyla birlikte film bize şunu hatırlatıyor: Gerçek zafer başkalarını alt etmekte değil, insanın kendi hatalarıyla yüzleşip değişebilmesinde yatıyor.
Argos
Film boyunca birbirinden etkileyici pek çok yan karakter ve yan hikaye var. Ama en akılda kalanı şüphesiz Argos. Onu ilk gördüğümüzde içimizi ısıtan sevimli bir yavru köpek olarak görüyoruz. Ancak Argos’un hikayesi sadece sadık bir av hayvanın öyküsü değil, aynı zamanda insanla hayvan arasındaki o kadim bağın simgesi.

Finalde, Odysseus döndüğünde kimse onu tanımazken Argos kokusundan tanıyor ve sanki görevini tamamlamış gibi huzurla son nefesini veriyor. O kısa sahne savaşların, intikamların ve uzun yolculukların arasında sadakatin ne demek olduğunu hatırlatıyor. Benim için de filmin duygusal zirvesi tam olarak bu andı.