İçeriğe geç
Kültür 26 dk okuma

7 Film Üzerinden 1823’ten 2001’e Amerika ve Savaş İlişkisi

Yiğitcan Erdoğan
7 Film Üzerinden 1823'ten 2001'e Amerika ve Savaş İlişkisi

Söz konusu Amerika ve savaş olduğunda bir insanın aklına sadece bir örneğin, bir olayın veya bir insanın gelmesi tarihe hakim değilseniz bile imkansız bir şeydir. Seksenlerin sonu, doksanların başında doğmuş insanların aklına Irak’ın çöllerinde savaşan kahverengi kamuflajlı Amerikan askerleri gelir, onların ağabeyleri ve ablaları Balkanlar ve onun sahne olduğu karışıklıkta hatırlar Amerikan askerlerini. Daha geriye gittiğimizde ise Amerika’nın 2 Aralık 1823’ten beri vazgeçmediği Monroe Doktrininin uygulanmasını bulabiliriz, “Operation Urgent Fury”, veya Grenada İşgali, “Operation Just Cause”, veya Panama İşgali, ya da sonucunda Monroe ve sonrasında gelecek Carter doktrinlerine yeni bir eş olacak Johnson doktrinini yaratmış Dominik Cumhuriyeti İşgali. Belki de, basitçe, Vietnam.

Tarihsel olarak Amerika’nın savaşma arzusunu var olduğu iki yüz otuz beş senenin iki yüz kadarını savaşarak geçirdiğini gözlemleyerek kanıtlamak mümkün, ama daha derin ve daha gerekli olan sorgu Amerika’nın savaşma arzusunun var olup olmadığı değil, neden bu kadar şiddetli var olduğudur zaten. Az önce yukarıda sözünü ettiğimiz doktrinlerin hepsi bir veya öteki şekilde Amerika’nın çıkarlarına ters bir durum olduğu vakit Amerika’nın silahlı kuvvetleriyle olaya müdahale etmekten çekinmeyeceğini belirtirler. İlk başta kulağa yeterince adil gelen bir arzu bu. Klasik realizm teorisi ele alındığında zaten bir devletin aksi yönde bir harekette bulunması beklenemez.

Sorun, bu ilk olarak “yeterince adil” başlayan isteklerin, Monroe ve Carter doktrinleri arasında geçirdiği zaman. Bir ülke, “Avrupa’nın Batı Yarımküre’nin işlerine karışmamasını, bizim Avrupa’nın işlerine karışmamamız karşılığında bekliyor” (Tremblay, 2004) mantığından, yani halihazırda direkt coğrafi bağlantıları olduğu ve kültürel, fiziksel ve nüfussal olarak herhangi bir karışıklığın etkisini direk hissedebileceği bir coğrafyaya müdahaleyi istememekten Carter doktrinine, yani başkanın o günlerdeki Ulusal Güvenlik Danışmanı tarafından “Sovyetlerin Basra Körfezinden uzak durmaları gerektiğini çok net anlamalarını” (Brezinski, 1983) sağlayacak cümlelerin bulunduğu bir beyana nasıl gelmiş, bunu incelemek belki de yukarıdaki soruların çoğunun cevaplanmasına yol açmaya yeterli olacaktır.

apocalypse choppers

Elimizdeki filmler bu yönden Amerika’nın farklı savaşlarını ve operasyonlarını tasvir etmeleri açısından çok büyük bir ilham kaynakları konumundalar. Kronolojik olarak baktığımızda ilk olarak vizyona girmiş olan film 1979 yapımı Apocalypse Now, veya Türkçeye çevrilmiş adıyla “Kıyamet”. The Godfather, The Conversation ve Rumble Fish gibi filmlerin yönetmeni Francis Ford Coppola tarafından yönetilmiş, başrollerinde Martin Sheen, Robert Duvall, Marlon Brando, Laurence Fishburne, Harrison Ford ve Dennis Hopper bulunan, Vietnam Savaşı’nı anlatan bir savaş filmi Apolcalypse Now. Yapım süreci kendi başına bir film olmuş olsa da bugün başyapıt niteliğini kimse tartışmıyor. Cannes’ın Altın Palmiye ile ödüllendirdiği, Amerikan Ulusal Film Arşivinin “tarihsel, kültürel veya estetiksel olarak önemli” nitelendirmesiyle arşivine kattığı film Vietnam Savaşı’nın en gerçekçi ve en sinir bozucu tasviri olarak kabul ediliyor.

Bu noktada ona en ciddi açıdan kafa tutan film ise elimizdeki bir diğer Vietnam filmi, Platoon, ya da Türkiye’de bilinebileceği adıyla “Müfreze”. Vietnam Savaşında bizzat çarpışmış bir insanın yarı-otobiyografik bir filmi bu konuda iddialı olmaktan daha azını gerçekleştiremezdi zaten. Vietnam’dan kendi tabiriyle değişmiş olarak dönen, Vietnam’ın vahşetinden etkilenip aklındakileri kameraya yansıtma çalışmasına başlayan (Salewicz, 1997) Stone, 1986’da Platoon’u vizyona sürer. Senaryosunu kendi kaleme aldığı, başrollerinde ise Charlie Sheen, Willem Dafoe ve Tom Berenger’in bulunduğu film vizyona sürülür sürülmez gerçekçi tasviri, güçlü görselliği ve savaş ile ilgili fikirleri yüzünden övgü yağmuruna tutulur.

We Were Soldiers, Türkçedeki ismi ile Bir Zamanlar Askerdik ise listemizdeki bir diğer Vietnam filmi. Platoon ve Apocalypse Now’un aksine savaşta çarpışanlar kadar onları evde bekleyenlerin verdiği mücadeleyi de konu alan We Were Soldiers Vietnam Savaşı’na halkın bakış açısını göstermesi açısından önemli bir film, bu bağlamda Randall Wallace’ın yönetmenliğini yapıp Mel Gibson’ın başrolünde başarılı bir performans sergilediği bu 2002 filmini değerlendirmeye almak önemli. Tabii ki konumuz Amerika ve Savaş olduğunda tek inceleyeceğimiz muharebeler ve sıkıntılar Vietnam’la alakalı olanlar değiller.

Collateral Damage 004

 

Değerlendirmeye üç farklı savaşı da aldık. Bunlardan ilki, sonradan Kaliforniya eyaletinin valisi olarak da görev yapan Avusturya kökenli oyuncu Arnold Schwarzenegger’in başrolünde olduğu Andrew Davis tarafından yönetilmiş Collateral Damage. Türkçeye “Ölümüne Takip” olarak çevrilmiş film Amerika ve Savaş başlığı altında inceleyeceğimiz konulardan biri olan Amerika’nın uluslararası müdahalelerinden birini konu alıyor. Daha spesifik olmak gerekirse, bu müdahalelerin Amerikalıların özel hayatlarına olan etkisini ve genel olarak Amerika’nın bu tür operasyonlarla yarattığı domino taşı etkisinin nereye kadar uzandığını ve Amerikan halkının genel olarak bu hususla ilgili olan fikrinin neye göre ve nasıl değişeceğinin iyi bir göstergesi olarak karşımıza çıkan film, aynı zamanda elimizdeki filmler içerisinde “savaş filmi” olarak kategorize edilemeyecek tek film.

Kalan filmlerimiz ise Amerika’nın yirminci yüz yıl sona erip yirmi birincisi başlarken değişen koşullar içerisinde (isim vermek gerekirse, Sovyetler Birliğinin çöküşünün ardından) çatışmaları ve savaşlarının nasıl renk değiştirdiğini delâlet ediyorlar. 2001 senesinde vizyona girmiş, Türkiye’de Düşman Hattı olarak da bilinen John Moore filmi Behind Enemy Lines, Amerika’nın Balkanlarda içerisinde bulunduğu savaşın ve karmaşanın başarılı bir portresi. Başrollerinde Owen Wilson ve Gene Hackman’ın bulunduğu film genel bir portre çizmektense bireysel bir noktada fikirlerini belirtiyor ve Amerikan askerlerinin Balkan savaşlarına ve genel olarak Amerika’nın içinde bulunduğu savaşlara olan bakış açısını anlatması açısından ilginç bir öneme sahip.

Alien, Blade Runner, Gladiator gibi filmlerin yönetmeni Ridley Scott’ın aynı sene vizyona girmiş Black Hawk Down, ya da Kara Şahin Düştü isimli filmi ise Somali’ye yapılan bir operasyonu konu alıyor. Black Hawk Down açık bir savaşı konu almamasıyla elimizdeki filmlerin arasından Amerika’nın yeni savaş modelinin en iyi örneklerinden biri oluyor, bu sebeple onu bir filmle beraber inceleyeceksek, o filmin Collateral Damage olması akla yatkın. Başrollerinde Tom Sizemore, Ewan McGregor ve Josh Hartnett’in bulunduğu Black Hawk Down bu tür operasyonların içeriğini ve bu tür operasyonlarda savaşan askerlerin psikolojisini anlatması bakımından önemliyse, Collateral Damage bu tür operasyonların sonuçlarını ve etkilerini anlatması bakımından neredeyse onun kadar önemli. İki film farklı zamanlarda çekilmiş olsalar dahi konuları bakımından birbirlerini neredeyse tamamlayacak nitelikteler.

blackhawk_5

Fakat dilerseniz önce bu filmlerin sunduğu ideolojilerin uluslararası ilişkiler teorileri bakımından nereye düştüklerini ve bundan daha önemlisi içerisine düştükleri teorilerin genel hatlarını kısaca tanımlayalım. Filmlerin özellikli konuları bu noktada mühim değil. Vietnam, Somali, Bosna veya Kolombiya; ne bu hareketlerin yeri, ne de sebepleri bu noktada kritik bir öneme sahip değil. Zira hepsinin bireysel olarak farklı farklı sebebi olabilir ve muhtemelen vardır da. Hatta o savaşlarda çarpışan her askerin orada bulunmak için ayrı bir sebebi varsa bu da şaşılacak bir şey değildir. Eğer okuyucu sayısı kadar kitap varsa, asker sayısı kadar savaş olması da akla yatkın ve makul.

Burada genel olarak uluslararası ilişkiler perspektifinden incelenmesi gereken Amerika Birleşik Devletleri’nin bu savaşlarda güttüğü “egemenlik” olgusudur. Filmi biraz geri saralım. 1823 senesinde Amerika Birleşik Devletleri henüz bir elin parmakları kadar başkana sahipken o elin beşinci parmağı, yani Amerika Birleşik Devletleri’nin beşinci başkanı olan James Monroe’nun Amerikan anayasasının ikinci maddesi, üçüncü kısmı uyarınca Kongre’ye vermek mecburiyetinde olduğu “State of the Union” konuşması sırasında beyan ettiği Monroe Doktrini olarak bilinen fikirlerden söz etmiştik. O zaman bu fikirler sadece Yeni Dünya’yı kapsıyordu. Monroe Doktrini bir veya öteki şekilde tarih sahnesinde pek çok kere kendini tekrardan gösterdi. Theodore Roosevelt’ten Ronald Reagan’a kadar pek çok Amerikan başkanının ara ara ziyaret ettiği bu fikir Amerikan dış politikasının en önemli merkezlerinden biri olmayı hiçbir zaman bırakmadı.

James_Monroe-H

 

Fakat 1823 senesinde Amerika bu beyanı verdiğinde Monroe’nun bu konuyu dayatacak bir gücü yoktu. Amerika Birleşik Devletleri, Britanya İmparatorluğundan bağımsızlığını yeni kazanmış, kırk iki sene sonra ülkeyi ikiye bölecek bir iç savaşa doğru tam hızla giden, ne ordusu ne de donanması gerçek bir kuvvete sahip bir ülkeydi Monroe bu beyanı yaptığında. Monroe’nun bu beyanı tarihçiler tarafından Amerika’nın ne yapacağına dair bir garanti değil, nasıl bir Yeni Dünya istediğine ve o Yeni Dünya’daki kendi rolünü nasıl çizmek istediğine dair bir arzu olarak yorumlandı ve bu doğruydu da. Ama ana fikir Monroe Doktrininden Carter doktrinine kadar hiç değişmedi.

Amerika’nın arzuların dikte ettirmek için yeterli kuvvete sahip olması için aradan yüzyıllar geçmesi gerecekti ama ana fikir hiçbir zaman değişmedi. Bu noktada uluslararası ilişkiler ile alakalı olanların aklına tek bir kelimenin geliyordur ve başka bir kelimenin gelmesi düşünülemez de: “Egemenlik”, veya, daha aşina olduğumuz kaba çevirisiyle “hegemoni”. Amerika Birleşik Devletleri Monroe doktrinini beyan ettiği sırada gerçekten de bu hegemonisini yeni dünyanın dışına çıkarmak niyetinde değildi, Monroe’nun o dönem söylediklerine inanmamak için bir sebebimiz yok. Avrupa’nın Yeni Dünya’ya karışmaması karşılığında Yeni Dünya’nın Avrupa’ya karışmayacağı garantisi Amerika’nın o yıla kadar itaat ettiği bir politikaydı.

Amerika Napolyon Savaşları sırasında Avrupa’nın hiçbir ülkesinin yanında taraf almamış, sadece savaşın sonuna doğru Britanya donanmasının Amerikan gemilerini arayıp çok detaylı bir aramaya tabii tutmadan İngiliz ve donanma kaçağı olduğunu düşündükleri herkesi alıkoymaları sebebiyle Britanya’yla ufak bir çatışmaya girmiş, bunun dışında tüm savaş süresi boyunca Avrupa’nın hiçbir ülkesiyle katı bir ittifak kurmamıştır. Bu politika Birinci Dünya Savaşı’na kadar gözlemlenebilir bir politikadır üstelik.

446035Amerikan halkı, o dönem Büyük Savaş olarak bilinen Birinci Dünya Savaşına “Oradaki Savaş / The War Over There” ya da “Avrupa Savaşı / The European War” diyordu ve kendini aktif bir parçası gibi hissetmiyordu. Bu görüş sadece Amerikan halkı tarafından değil, Amerika’nın yüksek kademeleri tarafından da paylaşılıyordu. Dönemin Amerikan Dış İşleri Bakanı William Jennings Bryan, Woodrow Wilson’ın fazla “kavgacı olduğunu düşündüğü için” (Chatfield, 1973) istifa etmişti. O halde Monroe Doktrininin de hala altının çizildiğini dikkate alırsak, Amerika’nın o dönem “egemenlik” arzusunu Eski Dünya’ya taşımadığını, hatta bu arzunun Eski Dünya’ya taşınmasının yine ilk başta girilmesinin istenmediği İkinci Dünya Savaşı’na girişle olduğunu söylemek mümkün.

Franklin Roosevelt’in savaşla bir ilişki kurmak istemeyen Kongre’yi ikna çabası ve Japonya’nın Amerika’nın Pearl Harbor’daki üssüne olan saldırısına kadar bu çabasında başarısız oluşu tarih sahnesinin not ettiği gerçeklerden biri. O halde Amerika için savaşma sebeplerinden biri olarak egemenlik kurma arzusu su götürmeyen gerçeklerden biriyken, bu egemenliğin kapsamının İkinci Dünya Savaşı sonrasında oluşan koşullar (tekrar isimlendirmek gerekirse Sovyetlerin Amerika’yı tehdit edecek bir güce sahip olduğunun anlaşılmasıyla beraber başlayan Soğuk Savaş) ile Monroe’nun bahsettiği Batı Yarımküre’den dünyanın geri kalanına sıçradığı da apaçık gözlemlenebilir bir hale geliyor. Bu da bizi filmlerimizin konu ettiği savaşlara ve müdahalelere getiriyor.

Filmlerden üçü, daha önce de bahsettiğimiz gibi Vietnam Savaşını konu almakta ve bu filmler sayesinde Vietnam Savaşı’nın ortaya çıkardığı bir sorunu incelemeye alabilmekteyiz. Julie Taymor’un yönetmenliğini yaptığı 2007 yapımı müzikal Across the Universe Vietnam Savaşı döneminde geçen, The Beatles grubunun müziklerinin dönemi incelerken kullanıldığı etkileyici bir film. O filmden bu sayfalarda bahsetmemizin sebebi filmin bir karakterinin sarf ettiği bir cümle. Filmde Logan Marshall-Green tarafından canlandırılan ve savaş karşıtı bir örgütün lideri olan Paco tarafından söylenen cümle ilgi çekici: “Amerika artık yurt dışında devrim ve özgürlüğün değil, vahşi emperyalizm ve şiddetin simgesi olarak anılacak” (Taymor, 2007).

Apocalypse Now, Platoon ve We Were Soldiers bu konuda çok önemli örnekler, hatta Paco karakterinin altını çizdiği bu değişimin başlangıçları bile sayılabilirler. Amerika, Vietnam Savaşı’na kadar girdiği savaşlarda halk desteği konusunda hiçbir sıkıntı yaşamamasıyla biliniyordu. Öncesinde içerisinde bulunduğu iki dünya savaşı, Kore’deki çatışmalar ve hatta inanılmaz bir başarısızlıkla sonlanmış Domuzlar Körfezi Çıkarması bile Vietnam kadar ciddi bir sorunla karşılaşmamıştı kamu desteği cephesinde. Bu noktada elimizdeki filmleri Vietnam hakkında savaşın doğası yönünden çıkarım yapmakta olduğu kadar Vietnam Savaşı’na dair gelişen ve değişen halk fikrinin birer göstergesi olarak kullandığımızı belirtmemiz gerek. Bize göre üç film de Vietnam’ı ve sebeplerini anlamak için değil, Vietnam Savaşı’na halkın bakış açısını anlamak için kıymetli olan yapımlar.

max2

 

Apocalypse Now ve Platoon savaşın halk tarafından ne kadar iğrenç bir şey olarak görüldüğünün kanıtı gibiler adeta. Savaş, her iki filmde de korkunç, insanların masumiyetine tecavüz eden, sonu gelmeyen ve ümidin pek de alakasının olmadığı bir olgu olarak tasvir ediliyor. Francis Ford Coppola’nın filmi bu konuda uzak kuzeninden daha sabıkalı. Her ne kadar En İyi Film dalında Oscar ödülü sahibi Platoon’un savaş tasviri pek çokları tarafından daha gerçekçi bulunsa da Apocalypse Now Vietnam Savaşı’na daha yakın bir tarihte çekildiği için daha büyük bir öneme sahip olarak adlandırılabilinecek filmlerden. Her iki film de savaşın askerler üzerinde açtığı yaralardan, masumiyetini kaybetmiş askerlerden ve her şeyin kanunsuz yapıldığı bir yerde kanunuyla yürütülmeye çalışılınan bir savaştan söz ediyor.

Vietnam Savaşı’nın böyle olup olmadığını iki film üzerinden düşünmeye çalışmak kuşkusuz ki absürd, ama kesinlikle söyleyebileceğimiz tek bir şey varsa o da Vietnam Savaşı’nın böyle görülüp görülmediğinin su götürmez bir şekilde ortada olduğudur. En nihayetinde Francis Ford Coppola da, Oliver Stone da, filmin yaratılışında emeği geçen tüm herkes de “kamu” dediğimiz olgunun birer parçalarılar ve bu yüzden Vietnam’a halkın bakışının bu yönde olduğunu hiçbir şekilde tartışmaya dahi açık bırakmıyorlar. Kuşkusuz Vietnam Savaşı’nı destekleyen insanların varlığından da söz etmek mümkündür fakat en azından Vietnam Savaşı’nı konu alan filmlerin genel tonunun neredeyse her zaman savaş karşıtı olduğunu düşünürsek (akla ilk gelen örnekler Kubrick’in Full Metal Jacket’ı, Levinson’ın Good Morning, Vietnam’ı, Cimino’nun The Deer Hunter’ı) en azından sanatçı kitlenin ve onların etki alanında bulunan genel halkın fikrinin bu yönde olduğunu söyleyebiliriz.

Bunun sebebini de bize We Were Soldiers filmi açıklıyor aslında. Film konu itibariyle diğer Vietnam filmlerimizden ayrılıyor, zira ana konu, evde kocalarının ölüm haberlerini bekleyen asker eşlerinin psikolojilerini de içermekte. Az önce sözünü ettiğimiz film Across the Universe’in karakterlerinden biri de bu konuda çok iyi bir örnek içeriyor. Öncesinde savaşla ilgili ciddi bir fikri olmayan Lucy karakteri (Evan Rachel Wood) sevgilisi Vietnam’da ölüp, abisi “draft” sistemiyle savaşa çağrıldığında Paco karakterinin örgütüne katılıp protestoların bir parçası olmayı seçiyor.

We Were Soldiers’daki asker eşlerinin de, her ne kadar filmde sessiz bir sebat içerisinde olarak tasvir edilseler de bu konuda fikirler geliştirdiklerini düşünmek ve filmi seyrederek bunu çıkarmak pek abes olmaz. Peki bunun sebebi nedir? Amerika’nın ilk girdiği savaşın Vietnam olmadığı ortada ve Amerika’nın ilk asker kaybettiği savaşın Vietnam olduğunu önermek de abes iken bu değişim neden kaynaklanmış olabilir? Amerika Birleşik Devletleri kendi vatandaşlarını İç Savaş sırasında öldürürken bile bu denli ciddi bir tepki ortada yoktu. Hatta savaşta yenilen Güneyli askerlerin savaş bittikten sonra normal hayatlarına devam edişi ve onların dahi ciddi bir tepki ortaya koymayışı tarihçiler tarafından not edilmiş bir gerçektir. Vietnam Savaşıyla değişen halk tepkisinin sebebi nedir o zaman?

Daha önce sözünü ettiğimiz savaşın doğasının değişmesi bu sebeplerden aklımıza gelen ilki. Amerika egemenlik kapsamını Yeni Dünya’dan dünyanın geri kalanına genişletirken ortaya koyduğu çatışmaların doğasının değişmesine de şahit oldu. Platoon ve Apocalypse Now’da detaylarıyla gösterilen, We Were Soldiers’da ise değinilen gerilla savaşının içine çekilen Amerika Birleşik Devletleri askerlerinin ölümüne ilk defa tanık olmasa da bu denli vahşi ve garip ölümlerine kuşkusuz ki ilk defa tanık oluyordu. Vietnam Savaşı televizyondan canlı yayınlanmaya başladığı andan itibaren Amerikan halkının maruz kaldığı yeni ve garip ölüm şekilleri savaşın doğasının farklı şekilde kendini belirtmesine alışık Amerikan halkının fikrinin değişmesine sebep olduğu gibi askerlerin de savaşa bakış açısını bu konuda değiştirdi.

Platoon’da tasvir edilen Barnes karakteri Amerikan ordusu içerisinde bolca görülen bir karakter halini aldı, savaşın masumiyetini çaldığı, artık “kötü” denecek noktaya gelmiş, ahlaki skalada kabul edilmeyecek noktalara düşenler Amerikan halkının buna olan tepkisi kadar dış dünyanın bu tip askerlere olan tepkisi sayesinde Amerika’nın savaşlarına olan tepkiyi tüm dünyada sonsuza kadar değiştirdi. Bunun tek örneği Vietnam savaşı içerisinde değil. Barnes tipi askerlerin bir tasvirinin de Brian de Palma’nın 2007 tarihli filmi Redacted’a konu olan Mahmoudiyah’taki tecavüz olaylarında gerçekleştiği savunulabilinir.

redacted_header

 

Bu ve bunun gibi olaylar Amerika’nın savaşa ve dış dünyanın Amerika’nın girdiği savaşlara dair fikrini sonsuza kadar değiştirdi ve bu yüzden Amerika ve Savaş başlığı altında yaşanan değişimlerden ilk olarak not edilmesi önemlidir. Kuşkusuz Vietnam’ın Amerika’nın savaşlara bakış açısını değiştirmesi sadece doğasındaki değişim ve vahşet yüzünden değildi, Amerika’nın bu savaştan sonra eline somut bir şey geçmemesi de bu konuda çok fazla önem taşıyordu. Amerika Birleşik Devletleri Vietnam’a girdiğinde amacı Güney Vietnam’ın özgürlüğünün korunmasıydı, fakat Platoon’u birkaç saniye seyretmek bile bu konuda yeterli bir fikir sahibi olmamıza sebep olacakken genel halk fikrinin analizi de bir noktadan sonra halkın Güney Vietnam’ın özgürlüğü için neden savaşıldığını anlayamamasını su götürmez bir şekilde ortaya koyar. Amerika Birleşik Devletleri askerleri bile –Platoon’da tasvir edildiği gibi- Vietnamlılar için savaşmanın anlamsızlığına mutabık gibi gözüküyorlardı. Bu da savaşa bakış açısının değişiminde çok kritik bir öneme sahipti ve Amerika’nın bundan sonra, aşağıda da detaylandıracağımız gibi savaşın sebepleri ve bu sebeplerin halka yansıması gibi konularda daha hassas davranmasına ve bunları belki de değiştirmesine sebep oldu.

Zira belki de en kritik değişim savaşın sebepleri konusunda yaşandı. Elimizdeki diğer üç film de savaşın değişen sebeplerinin ve bu sebeplere olan bakış açılarının başarılı anlatımları. Realist ideoloji uyarınca Amerika’nın kendi varlığını korumak için Yeni Dünya’yı kaba tabirle ipotek altına aldığı Monroe doktrini anlayışla karşılanabilinir ve anarşi içerisinde bir egemenin her zaman olacağı fikrinin Amerikan dış politika karar mekanizmalarındaki insanlar tarafından yorumlanmış haliyle tek egemenin Amerika olması için verilen savaşlar da anlaşılabilinir fakat Behind Enemy Lines, Black Hawk Down ve Collateral Damage’da bahsi geçen müdahalelerin savaşları pek çok kişi tarafından farklı sebeplere sahip olarak yorumlandı ki, bu sebeplerden biri Amerika’nın asker kökenli pek çok başkanından biri olan Dwight Eisenhower tarafından belirtilmişti.

dwight-d-eisenhower

 

Eisenhower veda konuşmasında şu cümlelere yer vermiştir: “Hükümetin kurullarında askeri-endüstriyel bloğun mazur görülemez bir etki sahibi olma çabasına karşı kendimizi korumalıyız” (Eisenhower, 1961). Eisenhower’ın askeri-endüstriyel blok olarak ismini koyduğu ve bu isimle sonraları bahsi geçecek olan ilişki bütünleri temelde askeri ürünler üreten endüstriyel firmaların ordu ve hükümet üzerinde bir etkiye sahip olup bu iki kurumun fikirlerini değiştirip kendi gündemlerine uygun hale getirmeye çabalamaları olarak özetlenebilinecek bir yapıya sahipti.

Eisenhower’ın yaptığı uyarıdan sonra gelişen savaşları anlatan bu üç film, her ne kadar askeri-endüstriyel bloğun etkisiyle ilgili yorum yapmasa da onlar üzerinden yaptığımız Amerika’nın savaşa girme sebeplerinin değişmesi konusunda bu bloktan bahsetmemizi engellememeli, zira Eisenhower’ın bu uyarıyı yaptığı andan itibaren vuku bulan tüm savaşlarda bu bloğun etkisinden söz etmek bir veya öteki şekilde mümkün. Fakat biz yine de bu blokla ilgili derinlemesine bir analize şimdilik girmeden şekli değişen savaşın şekli kadar hızlı değişen sebeplerini incelemeye devam edelim.

Bu analizimize devam ettiğimizde özellikle bir kelimeyle karşı karşıya kalıyoruz: İnsancıl Müdahale. Bu terim aslında kendi başına bir konu olacak seviyede bir derinliğe sahip, hele ki Amerika için bile geçmişteki anlamı olan silah ve kaynak yardımından direkt bir işgale dönüşmüş olmasını hesaba katarsak.  Bizim bu sayfalarda ele alacağımız direkt işgal haliyle müdahale Amerika ve Savaş başlığında daha kritik bir yere sahip. Üç film de Amerika’nın kendince meşru sebeplerle girdiği ülkelerde vuku bulan savaşları konu alıyor.

Bu filmlerden Collateral Damage kurgusal bir müdahaleyi anlatırken Behind Enemy Lines ve Black Hawk Down gerçek hayattan esinlenilmişler. Arnold Schwarzenegger’in başrolünü oynadığı film Kolombiya’daki CIA operasyonlarına tepki olarak gerçekleşen terörist saldırılarını anlatmasıyla bu tür operasyonların Amerikan halkı üzerinde nasıl bir etki yarattığını ve sonuçlarının Amerikan halkını nasıl incitebileceğini göstermeye çalışıyor. Black Hawk Down ve Behind Enemy Lines ise işin askeri tarafını incelemekte.

behindenemylinesr2pic3

 

Her iki film de insancıl müdahale adı altında gerçekleştirilen deniz aşırı operasyonlarının içerisindeki askerleri, onların psikolojilerini ve yaptıkları şeyin meşru olup olmadığıyla ilgili fikirler beyan etmekte. Meşru olup olmadığı bizim konumuz değil, zira insancıl müdahaleyi tartışmanın Amerika ve Savaş başlığı altında pek yeri yok, fakat Amerika’nın Vietnam sonrası değişen halk fikrine insancıl müdahale gereksinimini örnek göstererek cevap vermeye çalıştığı sonucu çıkarılabilinir. Behind Enemy Lines’da Balkanlar’da Bosnalılara yapılan, Black Hawk Down’da ise Somalilerin gördüğü muamele filmi seyreden en savaş karşıtı insanın bile bir şeylerin yapılmasının gerektiği fikrine sahip olmasına sebep olabilecek şekilde gösteriliyor.

İşte bu da, Eisenhower’ın bahsettiği askeri-endüstriyel bloğun artık gereksinimlerini gidermek için başlattığı savaşların eskisi gibi egemenlik ve hayatta kalma sebepleri ile değil, özelikle Soğuk Savaş bittikten sonra bu sebeplerin meşruiyetini yitirmesinden kaynaklanmasıyla insancıl müdahale sebepleri ile gerçekleştirildiğini kanıtlıyor. Amerika savaş ile olan ilişkisini yirmi birinci yüzyıla taşırken filmler de buna göre değişiyor, savaşın gereksizliğini gösteren filmler birden savaşın bazı alanlarda gerekli olabileceğini göstermeye başlıyor, her ne kadar savaş karşıtı havasını az çok korusa ve savaşın zararlı yan etkilerinden ve “tâli zaiyattan” söz etse de.

Halk fikri bu yönde değişirken Amerika’nın kendi savaşlarına bakış açısı da böylelikle değişiyor, insancıl müdahaleler kendi yaşam tarzını korumak ve iyi olduğuna inandıkları şeylerin devamlılığını garanti altına almak adına yapılıyor ve savaş böylece egemenliği korumanın bir diğer seviyesine, yani egemenliğini sağlayan yaşam tarzının korunmasına geçmiş oluyor.

image (1)

Amerika’nın savaşlarını ve savaşlarına bakış açısını incelemeye tabii tuttuğumuzda bulduklarımız genel hatlarıyla savaşlarının doğasının, sebeplerinin ve kapsamının yüzyıllar önce James Monroe kendi doktrinini beyan ettiğinden beri değiştiğini gösterir nitelikte. Amerika Monroe doktrini uyarınca kendi egemenliğini kendi coğrafyasında güvence altına almak için savaşlara girerken Carter doktrinine geldiği noktada bu egemenliği tüm dünya kapsamında uygulamaya başlamış bir ülke artık. İki Dünya Savaşı arasında yaşanan değişim belki de bu konuda en kritik öneme sahip. İlk Dünya Savaşına “Oradaki Savaş” adını koyan ve ilgilenmekle ilgili bir heves göstermeyen Amerikalılar ilk başta hem halk, hem de yüksek seviyeli politikacılar iken, İkinci Dünya Savaşında önce politikacıların, Soğuk Savaş sırasında ise Eisenhower’ın askeri-endüstriyel blok içerisine dâhil ettiği kurumların bu konuda heveslenmiş oldukları gözleme açık bir gerçek.

Halkın desteği ise bu yıllarda savaşa göre çok fazla değişmemekte ve genelde pozitif iken Vietnam Savaşı’nın algılanmış anlamsızlığı ve vahşi doğası sayesinde negatife doğru kaymış, Amerika’nın savaş lisanını değiştirmesi ve savaşının sebebini insancıl müdahale adı altında sahiplenmesiyle de tekrar pozitife doğru kayan bir eksen göstermiştir.  Platoon ve Apocalypse Now’ın savaş karşıtı tonlarının Behind Enemy Lines ve Black Hawk Down’da yumuşamış olması, Collateral Damage ve We Were Soldiers’taki savaşın tâli zaiyatları olarak nitelendirilebilinecek sivillerin dahi aşırı bir tepki içerisinde tasvir edilmemiş olmaları belki de bu değişen eksenin en büyük kanıtlarından biri olabilir.

Amerika savaş ile olan ilişkisini değiştirdikçe hem dış dünyanın, hem de Amerikan halkının savaş ile olan ilişkisi de hızlı bir şekilde değişti ve bir noktadan sonra Amerika savaş sinemasının lügatını da, savaşı insanlara anlatırken kullandığı dili de buna göre değiştirmek mecburiyetinde kaldı. Amerika resmi organlarında hiçbir zaman İkinci Körfez Savaşı olarak da bilinen ve George H. W. Bush tarafından başlatılan operasyondan söz ederken “Irak Savaşı” tabirine yer vermedi mesela. Söz konusu hareket her zaman “Operasyon Irak Özgürlüğü” idi. Bu trend Soğuk Savaş ortasında başladıysa da izlerini Vietnam fiyaskosuna sürmek mümkün. Bu yüzden, Amerika’nın savaş ile olan ilişkisini bu yönden analiz ederken elimizdeki filmlerin tonunun da değişiyor olması filmleri konumuz gereği önemli kılan bir gerçek. Amerika savaşmayı bırakmamış olabilir, ama Amerika’nın savaşlarının eski doğalarını bırakıp yenilerini üstlenmeye başladığı gözle görülebilir derecede açık. Platoon’da tasvir edilen Amerikan savaşı, artık ne öyle tasvir edilecek, ne de o zamanki sebepleriyle kendini tarih arenasında tekrar gösterme şansı edinecek. Amerika ve Savaş, artık tamamen değişmiş bir ilişkiye sahip iki olgu.

 

Kaynakça

Brezinski, Z. (1983). Power and Principle: Memoirs of the National Security Adviser. New York, New York: Farrar, Strauss & Giroux.

Chatfield, C. (1973). For Peace and Justice: Pacifism in America. New York: Beacon Press.

Eisenhower, D. (1961, Ocak 17). Eisenhower’s Farewell Adress to the Nation. Washington, D.C., Amerika Birleşik Devletleri.

Salewicz, C. (1997). Oliver Stone: The Making of His Films. Londra: Orion Publishing.

Taymor, J. (Yöneten). (2007). Across the Universe [Sinema Filmi].

Tremblay, R. (2004). The New American Empire. West Conshohocken, Pennsylvannia: Infinity Publishing.

 

Not: Bu yazı, yazarın üniversitede aldığı dersler için yazdığı makalelerden biridir. 2011 yılında yazılmış, tashihlenip, siteye yazar tarafından konulmuştur.
Yiğitcan Erdoğan

Geekyapar'ın yazı işleri şövalyesi. Uluslararası İlişkiler okudu, okula girmeden önce yaptığı işi yapıyor. Küçükken "Büyüyünce ne olmak istiyorsun?" diyenlere yazar diyordu. Tüm internette bulmak için: @acyberexile.

Tüm yazıları (2655)

Bunlar da ilgini çekebilir

Yorum Yap

E-posta yazman isteğe bağlı. E-postanla yazarsan ilk yorumun okunup yayımlanır, sonrakiler doğrudan çıkar; e-postasız yorumlar her seferinde okunup öyle yayımlanır. Yorumları site yöneticileri ve yazarlarımız okuyup onaylar; onay bekleyen yorumunu bu tarayıcıda bir hafta boyunca sen de görürsün, onaylanana kadar başka okur görmez. Adın ve yorumun yayımlanır; e-posta adresin ve IP'n yayımlanmaz, yalnız site yöneticileri görür, spam denetimi ve sorumluluk için saklanır — ayrıntısı Gizlilik Politikası'nda. Spam denetimi sunucumuzda yapılır; yorumun başka bir hizmete gönderilmez.