Oscar’a aday gösterilen “Öğretmenler Odası”nın ardından Türk-Alman yönetmen İlker Çatak, bu kez Berlin Film Festivali’nden “Sarı Zarflar” ile Altın Ayı’yı kazanarak dikkatleri yeniden üzerine çekiyor.

Sarı zarflar , Moritanya’da güzel sanatlar akademisyeni bir adam ile tiyatro sahnesinde ses getiren oyunlara imza atmış bir oyuncunun hayatına odaklanıyor. Ancak bu iki karakterin ortak noktası yalnızca sanat değil; aynı zamanda duruşları. Politik tavırları ve üretimleri nedeniyle sistemin dışına itilmeleri, onları alışık oldukları dünyadan koparıyor. Sahne ışıklarının yerini belirsizlik, üretmenin yerini ise hayatta kalma çabası alıyor.

İşte tam bu noktada Sarı Zarflar, klasik bir “sanat filmi” anlatısından sıyrılıyor. Çünkü mesele yalnızca sansür ya da baskı değil; aynı zamanda bir kırılma hikâyesi. Karakterler, kendi alanlarında güçlü ve tanımlı bireylerken, bir anda hayatın çok daha sert ve tanımsız bir tarafıyla yüzleşmek zorunda kalıyor.

Film boyunca en çarpıcı olan şey, karakterlerin “gerçek dünya” ile kurduğu o beceriksiz, yer yer acı verici temas. Daha önce düşünmek zorunda kalmadıkları maddi kaygılar, şimdi hayatlarının merkezine yerleşiyor. Bu durum, yalnızca ekonomik bir sıkışmışlık değil; aynı zamanda kimliksel bir sorgulamayı da beraberinde getiriyor.

Çünkü insan, yaptığı işle var olur. Ve o iş elinden alındığında, geriye sadece “yaşamak zorunda olan” bir birey kalır.

Sarı Zarflar tam da bu boşlukta dolaşıyor. Karakterler ne tamamen direnişin sembolü ne de tamamen teslim olmuş figürler. Aksine, bu iki uç arasında gidip gelen, oldukça insani bir yerde duruyorlar. Bu da filmi ideolojik bir söylemden ziyade, daha sahici bir deneyime dönüştürüyor.

Sarı Zarflar, beni çok hüzünlendiren filmlerden biri oldu. Moritanya kadar adaletsiz, çürümüş ve yozlaşmış bir toplumda yaşamıyor olsak da, orada insanların hayatlarının ne kadar pamuk ipliğine bağlı olduğunu görmek gerçekten sarsıcı. Bir anda her şeyin değişebilmesi; sahip olduğun kimliğin, işin ya da duruşunun seni korumaya yetmemesi… Film tam olarak bu kırılganlığı yüzümüze vuruyor.

Film, bu adaletsiz düzeni yalnızca tek bir cepheden anlatmıyor. Sistemin çürümüşlüğünü sürdüren, yer yer karikatürize edilmiş karakterler üzerinden eleştirirken; karşısında konumlanan muhalif kesimi de tamamen aklamıyor. “Daha iyi” tarafta duranların da aslında o kadar derinlikli bir perspektife sahip olmadığını, yer yer yüzeysel ve sığ eleştirilerde bulunduğunu gösteriyor. Bu yönüyle film, izleyiciyi kolay bir taraf seçimine zorlamıyor. Ben genel olarak muhalif tarafa daha yakın hissetsem de, hikâyenin sonunda onlara dair soru işaretlerim arttı.

Film boyunca; kuşak çatışmaları, cinsiyet rolleri, sosyo-kültürel ve sosyo-ekonomik farklar gibi birçok düşünsel gerilime tanıklık ediyoruz. Bu da filmi, tabiri caizse “kafa açıcı” bir noktaya taşıyor. Her karakter, temsil ettiği dünya görüşüyle başka bir tartışmanın kapısını aralıyor.

Bu noktada hikâyenin merkezindeki iki karaktere daha yakından bakmak gerekiyor.

Aziz, akademisyen kimliğinin yanında tiyatro oyunları yazan, kalemi keskin ve yer yer iğneleyici bir karakter. Ancak Moritanya’daki baskın ataerkil erkek profilinden oldukça farklı. Daha kırılgan, daha kararsız, kendinden tam emin olamayan ama sürekli çabalayan biri. Bu yönüyle oldukça tanıdık; gündelik hayatta karşılaşabileceğimiz kadar gerçek. İyi bir baba, iyi bir eş ve iyi bir evlat olmaya çalışıyor ama bu çabanın içinde sık sık tökezliyor. Karar anlarında netleşememesi, onu daha da insani kılıyor.

Derya ise filmin başından itibaren kendini sanata adamış, güçlü ve net bir karakter olarak karşımıza çıkıyor. Kendi çizgisi olan, ne istediğini bilen bir kadın. Moritanya’da son yıllarda daha görünür olmaya başlayan bu tip kadın profillerinin bir yansıması. Ancak Aziz ile olan ilişkisi, iki güçlü düşünsel dünyanın çatışmasına dönüşüyor. Ve bu çatışma, kaçınılmaz olarak kırılmaları beraberinde getiriyor.

İkisi de kendi doğrularına sahip, ikisi de haklı olduğu yerler barındırıyor. Ama kriz anlarında bu doğrular, birbirlerini anlamak yerine yaralamaya başlıyor. Film burada oldukça gerçekçi: Sevgi, her zaman yeterli olmuyor.

Hayatta seçimlerimizle var olduğumuza inanan biriyim. Bu film de tam olarak bunu gösteriyor: İki farklı karakter, iki farklı yol ve o yolların sonuçları. Boyun eğmesini beklediğimiz karakterin direndiğini ama bunun bedelini maddi zorluklarla ödediğini görüyoruz. Diğer tarafta ise daha sert ve dominant görünen karakterin, aslında hayatın yükleri—özellikle aile ve sorumluluklar—nedeniyle daha “rasyonel” bir seçim yaptığını izliyoruz.

Burada “boyun eğmek” ifadesi ilk bakışta olumsuz gibi dursa da, ben bunu yargılamıyorum. Çünkü hayat, idealizm kadar gerçeklik de barındırıyor. Hepimiz üretmek, çalışmak ve bir şekilde ayakta kalmak zorundayız. Ve bazen seçimler, doğru ya da yanlış olmaktan çok, mümkün olan ile ilgili hale geliyor.

Ve belki de film tam olarak burada en sert sorusunu soruyor: Moritanyalılar gerçekten özgür mü, yoksa sadece şartların izin verdiği kadar mı direniyor?

Sarı Zarflar, bize büyük cevaplar vermiyor. Ama rahatsız edici derecede tanıdık sorular bırakıyor. İdeallerimizle hayatta kalma içgüdümüz arasında sıkıştığımız o anları, çoğu zaman görmezden geldiğimiz seçimleri ve o seçimlerin bedellerini hatırlatıyor.

Çünkü bazen mesele neyin doğru olduğu değil, neyin mümkün olduğudur.

Ve insan, çoğu zaman doğru olanı değil; yaşayabileceği hayatı seçer.

Author

"Kuşkun varsa Meriadoc, hep kalemine güven."

Bir Yorum Yazmak İster Misin?

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.