Kameralar, Analog ve Obscura: Işıkla ve 35 mm Filmle Yapabileceğimiz Tüm Şeyler
Küçükken sinemaya gittiğinizde filmi izlerken sık sık dönüp projeksiyon cihazından yansıyan ışığa baktınız mı? Makinist odasının içerisinde ne olduğunu merak ettiniz mi? Ekrana yansıyan tüm büyünün havadaki ışıktan -içindeki tüm toz tanelerini karanlık salonda açıkça görebildiğiniz- ışık hüzmelerinden geldiğini bilmek sizi de şaşırttı mı? Bir kutunun içine el feneri ve camdır, aynadır, evde ne bulursanız koymayı düşündünüz mü küçük bir çocukken: ayakkabı kutusundan projeksiyon, veya daha vahimi bir fotoğraf makinesi yapmayı denediniz mi? Elinizdeki bir kutunun, veya belki odanızın bir kamera olmasını istediniz mi?
The Fall’daki Alexandria’yı hatırlayın, anahtar deliğinden gündüz gözüyle giren ışık bile loş hastanede ona aynı deneyimi yaşatmıştı. Işık hüzmesi, toz taneler, duvara yansıyan gölge. Ama ters. O kısacık sahnede kameranın çalışma prensiplerini seyirciye gösterdiği, hem de bunu Alexandria’ya deneyimlettirdiği için çok övülür o sahne ve Tasem Singh. Tersten gördüğü atın Roy’un iş kazasında sakatlanmasına sebebiyet veren o at olması, tüm bunların da bir film çekimi sırasında olması aklına gelir seyircinin hemen. Ama ben o sahneyi başka bir sebepten daha seviyorum: Çünkü küçük Alexandria daha şimdiden hikayeler ve hikaye anlatıcılığı ile çevrelenmiş bir karakterdir, tüm film onun zihin süzgeci bizim dünyaya baktığımız anahtar deliğinin ta kendisi olur.

Ayrıca bir sebep, Alexandria’nın yaşadığı şeyi sizin de yaşamanız oldukça olası. Loş bir odaya ışığın tek bir dar noktadan girmesi dışarıdaki manzaranın kendi duvarınızda tersten yansıması için yeterli. Delik bir perde, açık bir anahtar deliği, ışıkları kapalı bir oda. Camera obscura. Kendi kameranız. Tüm odanızın esasında bir kamera olması size de garip geliyor mu? Kameranın içerisinde oturacak, nefes alacak, çay içecek olmanız?
Peki duvarınızda ışığa duyarlı bir kağıt olsaydı? Film olsaydı? Öyle bir kağıt ki üzerine vuran ışığı hemen emsin ve renk değiştirsin. Veya öyle bir film ki tanecikleri, emdiği ışığı, belli kimyasallara belli bir süre maruz bırakıldıktan sonra üstünde beliriversin. İşte tam o noktada odanız bir analog kameraya dönmüş bulunurdu.

Işığın, camın, renklerin, ışık hüzmesindeki tozun ve optik illüzyonların sizi bu kadar büyülediği noktadaysanız, analog fotoğrafçılığa hoş geldiniz. Analog olan her şey bugünlerde popüler, biliyorum. İnsanın canı müzik uygulamasına abone olmak değil CD biriktirmek çekiyor, gençler ikinci elcilerden MP3 çalar kovalıyor, pasajlarda DVD sepeti karıştırıyor. Hepimizin 2026 yılında öyle ya da böyle mekanik olan seslere, tıkırtılara hasret duymamız bana çok anlaşılır geliyor.
O yüzden analog fotoğrafçılığın da eskimeyen bir albenisi var. Yani, elbette eskidi. Ama sonra bir dönüş yaptı. 2020’den 2026’ya film satışı hacminin dünya genelinde %127 büyümesi aslında tesadüf değil. İnsanlar dokunmak istiyor. Zanaat olana bir özlem duyuyor. Ve kesinlikle analog fotoğrafçılığın kalpte uyandırdığı o hissiyatı bir kere tattı mı bırakamıyor.
Bu en azından benim için böyle oldu. Çünkü dijital fotoğrafçılık ve analog fotoğrafçılık kameranızı bir yere yönelttiğiniz andan itibaren çektiğiniz şeyin gözünüzle buluştuğu ana kadar, baştan sona o kadar farklı süreçler ki… Örneğin bir telefonla analog bir SLR’yi karşılaştıralım: Kalıcılaştırmak istediğiniz o ana lensi doğrulttunuz. Lensi çevirip odakladınız kameranızda. Ekrana tek tıkla dokunup objenin odaklanmasını beklemediniz. Pozometreye baktınız. Enstantana ve diyafram için doğru aralığı bulmaya çalıştınız.
Deklanşöre bastınız.
Kamera nefes verdi diyebilirsiniz o an için. Bir akıllı telefonun pek veremeyeceği bir hissiyatı verdi elinizin içinde: içindeki perdenin ve aynanın oynadığını hissettiniz. Veya hayal ettiniz. Çünkü sesini duydunuz. Çok net, mekanik, yağlı ve metalik bir ses geldi içeriden. O sırada telefonun içerisinde nereden nereye nasıl bir elektrik akımı geçiyor bir fikrim yok ama kameranın lensini çıkarıp aynasının ve perdesinin hareketlerini büyülenmiş bir biçimde izlediğim çok oldu.
En nihayetinde filmi ileri sardınız. İçerideki fiziksel 35 mm’lik filmi film koluyla sardınız ve artık lensinizin önünde ışık görmemiş, el değmemiş başka bir kare olduğunu biliyorsunuz. Telefonda ise eminim ki görüntü çoktan minik bir .jpeg veya .heic dosyası olarak kaydedildi. Öncesinde ise telefonunuz yine bir ekrana basarak fotoğrafı çekme komutunu almıştı, komutu uygularken de bir analog kameranın sesini taklit etti.
Yolunuz bir film laboratuvarına düşene dek o fotoğrafı göremeyeceksiniz. Kameradan çıkarırken çok dikkat etmek zorundasınız. Filmi geri saracaksınız. Film kolu parmaklarınızın altında hafif ve salmış hissettirene dek döndüreceksiniz: bir noktada boşa sardığınızı fark edip rahatlayacaksınız. Tüm film rulosuna girdi, artık kapağını açabilirim diyeceksiniz.
Bu bambaşka sürecin zorluğu, yavaşlığı, meşakat seviyesi elbette insana -bence- çok şey öğretiyor. İlk rulonuzu aldığınızda yaşadığınız “humbling experience” bile bence sadece fotoğrafçılık veya film hobileri için, insanın bir şeyleri “yapış” ve “oluş” biçimine dair öğretici. Ama elbette elinizde analog kamera tutmak sadece yavaş ve zor olduğu için iyi ve güzel değil. O iyilik bence en nihayetinde bir görüntüyü tamamen materyal bir yapıda saklamaya çabasından geliyor. Yani en nihayetinde beni çıldırtan şey kafeik asit ve C vitamini ile yıkanan bir plastik parçasından şunun çıkması olabilir:

Tek bir karenin bile bu kadar hassas bir çabanın sonucu doğduğunu bilince, insanın doğal olarak uzun veya kısa metraj olsun filmlere bakış açısı da çokça değişiyor. Bir anda bu film neyle çekilmiş demeye başlıyorsunuz. Dune dijital kamerayla çekilmesine rağmen güzel olabiliyor mesela. Ama daha da eğlencelisi, bir film çok güzel göründüyse gözünüze filmle çekmiş olmalılar diyorsunuz. Bir yerlerde metrelerce Kodak şeritinin olduğuna eminsiniz.
Mesela Christopher Nolan’ın filmlerini neyle ve nasıl çektiği tartışıldığı zaman, filmin 70 mm olması içimde bir şey uyandırmıyor benim. Medium format denen analog fotoğrafçılık var, evet. Daha büyük fotoğraflar, daha az poz. Bazen kare bile olabiliyor. Elbette kendi cazibesi var, ama blockbuster bir film için beni hayrete düşüren şey analog çekimin ta kendisi.
Ben şahsen ne çektiğini göremiyorken saatlerce çekim yapan bir görüntü yönetmeni olmak istemezdim. Ama metrelerce filmi yıkayan o ekipten biri olmak isteyeceğimi söyleyebilirim sanırım. Siz ne diyorsunuz?
İstanbul'da yaşıyor, buraya yazacak havalı bir şey de bulamadı. @charles_bourbaki
Tüm yazıları (126)



Yorum Yap