Krysten Ritter’ın İlk Kitabı Şenlik Ateşi Ön Okumasıyla Karşınızda!
Yeni bir kitaba başlarken kafamızda pek çok soru oluyor: Kapaktaki isim anlattığına uyuyor mu, vaat ettiğini veriyor mu, çevirisi iyi yapılmış mı, yazarın dilinden anlıyor muyum? İnternet çağına yetişen insanlar olarak şanslıyız ki bu tür sorularımızı, pek çok farkı platorm üzerinden bizim için cevaplayan birçok insan oluyor. İnsanlar, bu platformlar aracılığıyla bizlere okudukları ve bizim de ilgimizi çeken o kitapla ilgili yorumlarını yapıyorlar ve böylece biz de tüketmeye heveslendiğimiz eserle ilgili bir ön bilgi sahibi olmuş oluyoruz. Peki, yetiyor mu? Tamamen tanımadığımız kişilerin kendi edebi zevklerine ve ilgi alanlarına göre değişen bu yorumlar, hepsi kendi cinsinin bir özgün üyesi olan insanlar için kapsayıcı mı? Bizce değil ve bu yüzden de Geekyapar ailesi olarak çok şanslı olduğumuzu düşünüyoruz. Çünkü genel olarak konuşmak gerekirse, edebî eser deyince belirli zevklerimiz var ve bu belirli zevklere hitap eden eserleri birlikte değerlendirebileceğimiz bir de yayınevi işbirliğimiz var. İthaki’nin eşsiz katkıları, geek okuyucunun zevkiyle birleşiyor ve size, ilginizi çekebilecek yahut gözünüze çarpan ama zamanınıza değeceğinden çok da emin olamadığınız eserlerle ilgili bir ön okuma sunmuş oluyoruz.

Kendisini Breaking Bad, Jessica Jones gibi dizilerden tanıdığımız güzeller güzeli Krysten Ritter‘ın ilk kitabı olan Şenlik Ateşi, İthaki Yayınları’nın katkıları sayesinde bizlerle buluştu. Biz de kitabın ön okumasını sizlerle paylaşarak kitaba dair ilk fikirlerinizin oluşmasını sağlamak istiyoruz. O halde çayınızı, kahvenizi alın ve Şenlik Ateşi’ne buyurun;

Çeviren
Emre Aygün
Giriş
Lise son sınıfta, Kaycee Mitchell ve arkadaşlarının hastalığa yakalandığı günlerde, babamın birtakım teorileri vardı.
“O kızlardan hayır gelmez,” demişti. “Başa bela onlar.” Cezalandırılıyor olmaları onun inancına uyuyordu. Ona sorsanız, hak ettiklerini buluyorlardı.
İlk Kaycee hastalanmıştı. Bu mantıklıydı. Her şeyi ilk yapan o olurdu: bekâretini ilk kaybeden, sigarayı ilk deneyen, ilk kez bir parti düzenleyen.
Kaycee, sürüsünün alfa kurdu gibi arkadaşlarının önünde yürürdü. Kafeteryada nereye oturacaklarını o seçerdi, diğerleri de oraya otururdu; yemeğini yerse diğerleri de yerdi; tepsisindeki yemeğiyle oyalanır ya da yemeği yerine bir paket Swedish Fish* yerse, diğerleri de aynısını yapardı.
Misha aralarından acımasız olan ve sesi en çok çıkandı.
Fakat lider Kaycee’ydi.
O yüzden Kaycee hastalandığında, Barrens Lisesi’nin son sınıfa giden kızları olarak ne dehşete kapılmış, ne rahatsız olmuş ne de endişelenmiştik.
Aksine kıskanmıştık.
Hepimiz içten içe hastalanan bir sonraki kişi olacağımızı ummuştuk.
İlk kriz dördüncü ders saatinde, münazara sırasında gelmişti. Sahte seçimlere katılım zorunluydu. Kaycee seçimin ilk üç turunu geçmişti. İkna edici ve kıvrak zekâlı, yetenekli bir yalancı; Kaycee’yi bir siyasetçi rolünde görmek hiç de zor değildi. Kaycee’nin kendisinin bile ne zaman doğruyu söylediğini, ne zaman söylemediğini bildiğinden emin değildim.
Odanın karşısına geçmiş, çalışılmış bir seçim konuşması yaparken birden sanki sesiyle boğazı arasındaki bağlantı kopmuştu. Ağzı hareket ediyordu ama sanki sessize alınmıştı. Ağzından herhangi bir kelime çıkmıyordu.
Birkaç saniye boyunca, sorunun bende olduğunu düşünmüştüm.
Sonra Kaycee podyumu kavradı ve sessiz bir çığlık atarcasına, ağzı açık bir vaziyette çenesi kilitlendi. İlk sırada oturuyordum ve benden yalnızca birkaç metre ötedeydi; kimse bu koltuklara oturmak istemezdi, o yüzden keyfimce istediğim yere oturuyordum. Gözlerinin aldığı şekli asla unutmayacağım: Sanki ansızın tünellere dönüşmüşlerdi.
Derrick Ellis bir şey haykırdı ama Kaycee ona aldırış etmedi. Dişlerinin ardındaki dilini görebiliyordum, beyaz bir sakız duruyordu orada. Birkaç kişi güldü; şaka yaptığını sanmış olmalıydılar ama ben gülmedim.
Küçükken Kaycee’yle arkadaştık, en yakın arkadaşımdı.
Onu böyle korku dolu halde yalnızca ikinci kez görüyordum.
Kaycee’nin elleri titremeye başladı ve gülüşmeler ancak o zaman kesildi. Kimsenin çıtı çıkmıyordu. Uzunca bir süre, Kaycee’nin hep taktığı gümüş yüzüğün podyuma vurdukça çıkardığı ses dışında, başka hiçbir ses duyulmadı.
Sonra titreme kollarına tırmandı. Gözleri geriye doğru kaydı ve podyumla beraber yere yıkıldı.
Ayağa kalktığımı hatırlıyorum. İnsanların haykırdığını hatırlıyorum. Bayan Cunningham’ı dizlerinin üzerine çökmüş, Kaycee’nin başını kaldırmış halde hatırlıyorum. Ve birinin Kaycee’nin dilini yutmaması için dikkat edilmesi gerektiğini bağırdığını. Biri hemşireyi çağırmaya koştu. Başka biri ağlıyordu; kimdi hatırlamıyorum, sadece sesini hatırlıyorum ağlamanın, çaresiz bir hıçkırık. Çok tuhaf ama o an tek düşünebildiğim Kaycee’nin yere saçılan notlarını toplamak, köşelerinin denk geldiğinden emin olarak onları sıraya koymaktı.
Sonra, birdenbire, kriz sona erdi. Çekilen bir dalga gibi, spazm vücudunu terk etmişti belli ki. Gözleri açıldı. Şaşkınlıkla gözlerini kırpıp olduğu yerde oturdu, bizi etrafında toplanmış halde bulduğu için birazcık kafası karışmış gibi görünse de bu durumdan mutsuz olmuş gibi bir hali yoktu. Hemşire geldiğinde normale dönmüştü. Yemek yemediğini, bu yüzden de sadece güçten düştüğünü söyledi. Hemşire, Kaycee’yi sınıftan çıkardı ve bu sırada Kaycee, hepimizin onun gidişini seyrettiğimizden emin olmak istermiş gibi arkasına bakıyordu. Seyrediyorduk da… tabii ki seyrediyorduk. Seyretmeden duramayacağınız birisiydi Kaycee.
Hepimiz bu krizi unuttuk. Ya da unutmuş gibi davrandık.
Derken, üç gün sonra, yine yaşandı.
1
59.Otoyol, Barrens çıkışından üç kilometre sonra Plantation Road’a dönüşüyor. Renk yoksunu çevresine rağmen, eskimiş, tahtadan tabelayı gözden kaçırmak kolay. Yıllardır, Şikago’dan New York’a yaptığım yolculuklarda, herhangi bir anksiyete nöbetine kapılmadan buradan geçmeyi başarmıştım. Nefesini tut, beşe kadar say. Nefes ver. Seni boğazlamak için karanlık ormandan çıkan hiçbir gölgeye maruz kalmadan, Barrens’ı güvenle geride bırak.
Bu, eskiden oynadığım bir oyun. Ne zaman korkuya kapılsam ya da karanlıkta arka bahçedeki eski kulübeye gitmek zorunda kalsam, nefesimi tuttuğum sürece korku filmlerinden fırlayan hiçbir canavar, baltalı katil ya da tuhaf yaratık beni yakalayamazdı. Nefesimi tutar, ciğerlerim patlama noktasına gelene kadar ve evin kapısını ardımdan kapatana dek tabana kuvvet koşardım. Hatta çocukken, henüz birbirimizden nefret etmeye başlamamışken, Kaycee’ye de bu oyunu öğretmiştim.
Söylemekten utansam da bunu hâlâ yapıyorum. Ve işin aslı, işe yarıyor.
Çoğu zaman.
Yapayalnız, kendimi benzincinin tuvaletine kilitleyerek, derim çatlayıp gidere birkaç damla kan düşene kadar ellerimi ovalayarak yıkıyorum. Indiana sınırına girdiğimden beri ellerimi üçüncü defa yıkayışım bu. Lavabonun üzerine asılı yamuk aynada yüzüm soluk ve eğri büğrü görünüyor ve Barrens anılarım zehirli çiçekler gibi zihnimde açıyor.
Bu kötü bir fikirdi.
Tuvaletin kapısını açıyorum ve arabama geri dönerken günün ilk ışıklarına karşı gözlerimi kısıyorum.
Sapakta etrafında sinekler uçuşan bir geyik leşinin yanından geçiyorum; inanılmaz bir şekilde hâlâ boynuna bağlı kafası, neredeyse güzel görünüyor ve ağzı nihai bir iç çekmeyle beraber açık kalmış gibi. Bir araba çarptığı için mi yoksa atılan bir kurşunla vurulduğu için mi öldüğünü söylemek imkânsız. Normalde taze bir asfalt leşi, herifin teki tarafından arabaya atılır, körüğe konur ve kurutulur. On yedi yaşımdayken eski Ford Echo’mla bir geyiğe çarpmıştım; geyiği oradan, kimse beni almadan önce götürmüşlerdi bile. Fakat nedense bu geyiğe ilişen olmamış.
Avcılık Barrens’taki ana meşgaledir; tek meşgale hatta. Buranın kültürüne işlemiş bir şey. Buradakine kültür diyebilirseniz tabii. Av sezonu kışa kadar açılmıyor ama her sene gençler altılı biralarını, spot lambalarını ve babalarının tüfeklerini alıp büyükçe bir geyiğin izini sürmeye ya da otlayan karaca yavrularını ve annelerini izlemeye çıkarlar. Birkaç biradan sonra da nişan alabildikleri her şeye ateş ederler.
Eskiden babam avlanmaya giderken beni de yanına alırdı; babakız geçirdiğimiz zamanlarda çoğunlukla bir taksidermiste de uğrardık. Evimizin duvarlarında hatıra niyetine geyik, çakal ve ayı kelleleri asılır. Tek eliyle boyunlarını kırarken, vurduğu sülünlerin üzerine basmayı bana o öğretmişti. Bir geyiği öldürmesini ilk kez seyrederken ağladığım için bana kızdığını, hâlâ sıcak olan hayvanın içine ellerimi sokarak kanının o delikten dalga dalga akışını hissetmeye zorladığını hatırlıyorum. “Ölüm güzeldir,” demişti.
Kemik kanseri işini bitirene kadar annem de çok güzeldi benim. Kanser, saçını kemirmiş, vücudunu kas ve kemik yığınına çevirmiş, onu hücre hücre ele geçirmişti. Annem öldükten sonra babam bunun en büyük nimet olduğunu ve şükran duymamız gerektiğini söylemişti çünkü Yüce Tanrı cennette onu yanına almıştı.
Plantation Road’dan, en sonunda Main Street’e dönüşecek olan 205 No’lu yola döndüm, sıcak havadaki gübre kokusu burnuma geldi. Haziran ortası; okulda dönem sonu ama sanki yaz ortasıymış gibi. Güneşin altında tarlalar kahverengine bürünmüş. Bir kilometre sonra yepyeni bir tabelanın yanından geçiyorum. Barrens’a Hoş Geldiniz, nüfus 5.027. Ben en son buradayken, on sene önce, bunun yarısı kadar bile yoktu. Main** Street gerçekten de buranın ana caddesi ama on beş kilometrelik yolda üç arabanın yanından geçmek bile yoğun trafik sayılıyor.
Telefon direklerini sayıyorum. Kabloların üzerinde sallanan kargaları sayıyorum. Uzakta, parmak boğumları gibi sıralanmış depoları sayıyorum. Hayatımı rakamlara, muhasebeye çeviriyorum. On yıl Şikago’da yaşadım. Bunun üç yılında avukat olarak çalıştım. Özel sektörde altı ayın ardından Çevre Avukatlığı Merkezi, ÇAM’da bir iş buldum.
Bir geleceğim, bir hayatım, Lincoln Park’ta, içinde bir sürü rafın bulunduğu ama bir tane bile Kitabı Mukaddes içermeyen, temiz ve gün ışığı alan bir dairem var. Şikago’da merkezde, kokteylleri leylak ve yumurta beyazı gibi şeyler içeren barlarda ve kulüplerde arkadaşlarımla buluşuyorum. Artık arkadaşlarım bile var… ve de erkek arkadaşlarım, eğer onlara böyle diyebilirseniz. İstediğim kadar çok, isimsiz ve birbirinden farksızlar, yatağım ve hayatıma izin verdiğim kadar müdahil oluyorlar.
Çoğu gece, artık kâbus bile görmez oldum.
Eve dönmeyeceğim konusunda çok defa yemin ettim. Fakat artık aklım başıma geldi. Herhangi bir kişisel gelişim kitabında geçmişinizden kaçamayacağınızı okuyabilirsiniz.
Barrens benim içime kök salmıştı. Eğer ondan ebediyen kurtulmak istiyorsam o kökleri kendi ellerimle sökmem gerek.
Main Street. Eskinin küçük kilisesi –eskiden pazar günleri gittiğimiz ama sonra babam rahibin kutsal kitabı keyfine göre yorumladığını ve özellikle de “şu eşcinseller” konusunda fazla yumuşak bir tavır takındığını düşündüğü için gitmeyi bıraktığımız tek katlı, penceresiz, betonarme bir bina– artık White Castle olmuş. Eskiden annemin masal saatlerinde beni götürdüğü kütüphane binasının önünde artık Johnny Chow’un Doğu Yemekleri Büfesi levhası asılı. Ben büyürken hiç restoran yoktu buralarda.
Fakat çoğu da aynı eskisi gibi: VFW barın neon ışığı hâlâ titriyor ve bazen okuldan sonra bir dilim pizza için bisikletimi sürdüğüm Mel’s Pizza hâlâ turta yapmaya devam ediyor. Çoğu, anılarımdan zarar görmeden fırlamış gibi: Jiffy Lube Pit Stop, Jimmy’nin Yedek Parçacısı, eskiden Kaycee Mitchell’ın babasının işlettiği yıkık dökük porno dükkânı. Belki de hâlâ işletiyordur, bilmiyorum. Fakat Arzular’ın yeni bir çatısı ve LED tabelası var. Yani işler yolunda gidiyor gibi.
Bir telefon kablosu üzerinde karga görüyorum, bir tanesi de biraz daha ötesinde yuva yapmış. Bir karga tasa için, ikincisi neşe…
Main Street’in bitişinden sonra hiçbir şey eskisi gibi görünmüyor: Yepyeni daireler, bir Jennifer Convertibles,*** camında salata barı reklamı olan bir İtalyan restoranı. Hurdalık ve onun ötesindeki arabalı sinema dışındaki her şey yabancı. Pazar okulundan çocuklarla birçok doğum günü partisinin ve annem gömüldükten hemen sonraki kasvetli bir Şükran Günü’nün gerçekleştiği yer. Optimal Plastik firması gelmeden önceki ünümüzün kaynağı.
Bir elektrik direğinin üzerinde başka kargalar da var. Üç, dört, beş, altı. Yedincisi bir sır, hiç söylenmeyecek. Bir karga sürüsü.
Geri dönmüş olmak şu göğüssıkıştıran, boğazdüğümleyen hissi yaşatıyor bana. Direksiyonu daha sıkı kavrıyorum. İlk kırmızı ışıkta, Barrens’taki tek kırmızı ışıkta, nefesimi tutup gözlerimi kapatıyorum. Artık ipler benim elimde.
Arkamdaki arabayı kullanan herif kornaya abanıyor: Işık yeşile dönmüş. Gaza biraz fazla sert basıyorum ve kavşağa fırlıyorum. Tanıdık bir turuncu tabela gözüme takıldığında, düşünmeden sinyal verip Donut Hole’un parkına giriyorum; burası da, arabalı sinema gibi, hiç değişmemiş.
Kontağı kapatıyorum. Sessizlik içinde oturuyorum. Klimasız geçen birkaç saniyenin ardından içerisi kavurucu bir sıcaklığa ulaşıyor. Dışarısı yirmi yedi dereceye yakın olmalı; Şikago’da olduğundan çok daha sıcak. Havadaki nem insanı boğacak kadar fazla. Deri ceketimi çıkarıp yolcu koltuğunun önünde duran çantamı alıyorum. Su alsam hiç fena olmaz.
Arabanın kapısını açarken, mavi bir Subaru yanıma yanaşıyor, frene son anda basıp olduğum yerde zıplamama neden oluyor. Sürücü iki kere korna çalıyor.
Diğer sürücünün ne kadar yakına park ettiğine bakıp canım sıkılırken arabadan çıkıyorum ve sonra, arabadaki kadının bana gülümseyerek heyecanla, iki elini de kullanarak el salladığını fark ediyorum. Donut Hole’a doğru işaret ediyor ve Şikago’ya doğru geri yola çıkıp her şeyi unutup unutmama konusunda karar vermek için sadece bir anlık zamanım oluyor. Ama birdenbire felç olmuş durumdayım. Bir noktada, ya kaç ya dövüş içgüdüm yerini olduğun yerde kal, görünmez ol, geçmesini bekle içgüdüsüne bırakmış.
Misha Dale. Daha sarışın, daha toplu, küçük kasabaya has bir şekilde, hâlâ çok alımlı. Gülümsüyor. Eskiden gülümsemesi rüyalarıma girerdi; deniz tabanında yaşayan balıkların bir köpekbalığının boğazını düşlemelerine benzetirdim.
On iki yaşında Misha: Ben kafeteryada yürürken, tüm arkadaşlarıyla beraber beni bayat ekmek yağmuruna tutuyor. On dört yaşında Misha: okul dolabıma bir hayvanın uyluk kemiğini yerleştirmiş, bunun annemin kemiklerinden biri olduğunu söylüyor, annemin vücudunun parçalarını dondurucumda sakladığımı fısıldıyor herkese, bu dedikodu öyle çok konuşuluyor ki Şerif Kahn dondurucuyu kontrol etmeye eve geliyor. On beşinde, sivilcelerimin tedavisi için para toplama kampanyası düzenlemişti. On altısında, okuldan atılmam için internette bir imza kampanyası hazırlamıştı.
Tatlı tebessümlü bir sadist. O, Cora Allen, Annie Baum ve Kaycee Mitchell yıllarca benden beslendiler, acımla şişmanlayıp kuvvetlendiler, lise üçüncü sınıfta yarım kutu Advil içmeye çalışıp Mercy akıl hastanesinde bir hafta geçirmem gerektiğinde, babamın olmamış gibi davranmayı tercih ettiği ve bir kez olsun üzerine konuşmadığımız bir olay, keyiften dört köşe oldular.
Gelecek sefere, ben de yardım ederim, diye fısıldamıştı Misha koridorda, nihayet okula geri döndüğümde.
Korkunç kızlar. Şeytani.
Ama yine de kıskanırdım onları.
“İnanmıyorum. Geri dönüyorsun diye bir şeyler demişlerdi.” Gözleri yumuşamıştı ama gülümsemesi aynıydı; keskin ve hafiften çarpık. “Araban! Tanrı şahit, iyi durumdasın.” Kısaca, tek kolla kucaklıyor beni. Sigara (mentollü) ve kokuyu bastırsın diye sıktığı ağır deodorant kokuyor. “Beni hatırlamıyor musun? Benim, Misha Jennings. Dale,” diye düzeltiyor kendisini, başını iki yana sallayarak. “Sen Dale diye biliyorsun tabii. Tanrım, ne kadar da uzun zaman oldu.”
“Seni hatırlıyorum,” diyorum. İçimde bir panik duygusu yükseliyor, diş gösteren bir hayvan kadar hızlı. Geri döneceğimi duymuş ama nasıl? Ve de kimden?
“İçeri geliyor musun?” Donut Hole’u işaret ediyor. “Geçen sene bir sürü çeşit eklediler. Optimal sağ olsun diyebiliriz sanırım. Bir nüfus patlaması yaşadık burada, en azından Indiana standartlarına göre.”
Optimal bahsi bir tuzak, öyle olmalı. Ama bu sefer kıyıda durup oltayı savuran kişi o değil.
“Evet,” diyorum. “Evet, geliyorum.”
“Marmelatlı olan hâlâ en sevdiğim.” Sesi de yumuşamış. Beni gördüğüne gerçekten sevinmiş görünüyor. “Eski tayfadan birileriyle konuşuyor musun?”
Bir tuzak algılayıp tereddüt ediyorum. Fakat kafa karışıklığımı fark etmiş gibi görünmüyor. “Eski tayfa” diye bir şey yok. En azından benim de bir parçası olduğum. Başımı iki yana sallamakla yetinip peşinden içeri giriyorum. Kapıyı çekip açtığında, benden önce kendisinin içeri girmeye çalışması dikkatimden kaçmıyor.
Donut Hole adının ima ettiği şeyi satıyor, aynı zamanda gerçekten rasgele görünen birtakım eczane ürünlerine ve isterseniz el ilanlarından alabileceğiniz, köşedeki tarihi topluluk “müzemiz” de burada.Donut Hole’da ufak, gayriresmî bir bedava kütüphane bile var hatta, bir kitap getirip bir kitap alabiliyorsunuz. Yapay oda parfümü, küflü eskimiş seyahat rehberleri ve fırın kokusu tabiri caizse beni bir topun ağzına koyup geçmişe vuruyor.
“Onca zamandan sonra geri gelmek eğlenceli olmalı.” Misha donut tezgâhını geçip üzerinde gösterişsiz bir levhada Eczacı Yoktur / Suboxone Yoktur / Sudafed Satılmaz yazan, eczane ürünlerinin olduğu duvara gidiyor.
Mide ilacı, bebek şampuanı, leylak kokulu vücut losyonu, bir kutu Kleenex alıyor: Hepsi öyle normal, öyle evcimen ve yıllar boyunca bana acı çektiren o acımasız kıza öyle zıt ki.
“Benim seçeceğim kelime eğlenceli olmazdı.” Hata daha doğru olur, hele şimdi Donut Hole’da, Misha’nın önünde dikilirken. “Buraya iş için geldim.”
Ne tür iş diye sormayınca, bundan haberdar olduğunu anlıyorum.
“Yani, bence dönmüş olman çok eğlenceli,” diyor. Ses tonu sıcak ama bir miktar endişe de hissetmiyor değilim. Misha’nın eğlence anlayışı her zaman kan çıkaran türdendi. “Bunca zaman sonra eve dönmüş olmana baban kim bilir nasıl sevinmiştir. Geçen yaz bizim çiti onardı, şu büyük fırtınadan sonra. Çok da sağlam yaptı.”
Babam hakkında konuşmak istemiyorum. Babam hakkında, özellikle de Misha’yla konuşmak istemiyorum. Boğazımı temizliyorum. “Demek Jonah Jennings’le evlendin?” diye soruyorum, doğru bir şekilde yorumlarsa sahte olduğunu anlayacağı bir kibarlıkla.
Misha gülüyor sadece. “Abisi, Peter’la.”
Bu yeni Misha’yı tahmin edemiyorum. Sanki geçmişin kuralları baştan yazılmış da ben oyunu hâlâ öğreniyormuşum gibi. Peter Jennings hakkında tek bildiğim şey, üniversitenin ya birinci ya da ikinci yılında, Tribune’da gördüğüm eroin satmaktan tutuklandığıyla alakalı bir haber.
Misha dergi rafıyla oynuyor. “Elimden geldiğince direndim ama bıkmadı usanmadı.” Küçücük bir anlığına tereddüt ediyor. “Bir bebeğimiz de var. Kayla arabada. Çıkarken sizi tanıştırırım.”
İçeride çalışan klimaya rağmen kapalı bir ağzın içindeymişsiniz gibi geliyor insana. “Hava çok sıcak,” diyorum. Misha benim sorunum değil. Misha’nın bebeği benim sorunum değil. Ama yine de tutamıyorum kendimi. “Başına bir şey gelmeyeceğinden emin misin?”
“Ha, uyuyor, canım. Onu uyandırmaya kalkarsam yaygara çıkarır. Tanrım. Ağzımdan çıkanlara bak. Hiç inanabiliyor musun? Yemin ediyorum, insan gözünü kapatıp açıyor ve on sene geçmiş; üstelik hiçbir şey beklediğin gibi değil.” Bir sır paylaşıyormuşuz gibi bakıyor bana. “Artık Barrens Lisesi’nde çalıştığımı biliyorsun, değil mi? Birkaç senedir oranın müdür yardımcısıyım.”
Bu beni dumur ediyor. Misha okuldan en az benim kadar nefret ederdi, gerçi onun nedenleri farklıydı. Futbol takımındaki çocuklar tarafından ellenmek varken dersler ona bir engel, zorunlu ödevler de onun için bir dikkat dağınıklığı demek oluyordu.
“Hiç bilmiyordum,” diyorum ama aslında asıl sormak istediğim şu: Nasıl? Öte yandan Barrens Lisesi her sene altmış mezun veren küçük bir okul, muhtemelen eğitim sisteminin en parlak insanlarını çekmiyordur. “Tebrikler.”
Elini sallıyor ama keyfi yerinde görünüyor, keyfi yerinde ve gururlu. “İnsanlar plan yapar, Tanrı ise onlara güler. Böyle demiyorlar mıydı?”
Şaka mı yapıyor anlamıyorum. “Bu dini muhabbetlere inandığını sanmıyordum. Lisede İsa âşıklarından nefret ederdin.”
Fakat tabii ki öyle bir şey yoktu: O sadece benden nefret ediyordu.
Misha’nın gülümsemesi siliniyor. “Gençtim o zamanlar. Hepimiz öyleydik.” Başını öne eğip rimelle kalınlaşmış kirpikleri arasından bana bakıyor. “Köprünün altından çok sular aktı. Hem, sen bizim yıldızımızsın. Büyük şehre giden kız.”
Elbette zırva hepsi. Öyle olmalı. Bana işkence etti, aileme işkence etti; beni ağlatmaktan zevk alıyordu. Bunları ben uydurmadım. Böyle bir şeyi uyduramam. Üzerinde “Yap gitsin” yazan bir notla beraber sırama bir jilet bantlamıştı. O sular benim bildiğim herhangi bir köprünün altından akmış değil. Hakkımda dedikodular yaydı, beni rezil etti, peki niye? Zaten hiç arkadaşım yoktu. Bir tehdit değildim ben. O zamanlar doğru düzgün bir birey olduğum bile söylenemezdi.
Yine de kolumu kavrıyor ve ben kolumu kurtarmıyorum. “Buzlu kahve çekti canım. Sen de ister misin?”
“Yok,” diyorum. Dolabın kapısını açıyorum ve dizilmiş su şişelerine bakıyor, kapının kulpuna tutunup dengemi sağlıyorum. Yan yana altı sıra şişe. Her sırada üç şişe var, bir tek sonuncusu öyle değil, onda sadece bir şişe var. O şişeyi alıyorum. “Sadece bu.”
Ama aslında, Çek elini üzerimden. Senden hep nefret ettim, demek için yanıp tutuşuyorum. Ancak belki de Küçük Deniz Kızı’ndaki cadı gibi, Misha insanların sesini çalıyordu: Misha’nın en büyük gücü bu olabilir.
Bir bardak buzlu kahve doldurmasını seyrediyorum. Nasıl buradan ayrılmak için izin isteyeceğimi, nasıl, Görüşürüz, umarım vasat bir hayatın olur ve hayatta olduğum sürece seni bir daha görmem, derim diye düşünürken, Misha birden, “Biliyor musun, Brent hâlâ ara sıra seni soruyor,” diyor.
Donup kalıyorum. “Brent O’Connell mı?”
“Başka kim olabilir? Şimdi Optimal’da yönetici. Bölge satış müdürü. Babasının izinden gidip şirkette yükselmeyi başardı.” Brent kasabadaki en zengin ailelerdendi, yani Barrens şartlarında bir basketbol potası, yerüstü havuzu ve ailenin her bireyi için ayrı yatak odaları demekti bu. Brent’in babası işe giderken kravat takardı, annesi de Carol Brady**** gibiydi: kocaman bir gülümseme, sarı saçlar, temiz pak bir görüntü. Brent liseyi bitirir bitirmez Optimal’da çalışmaya başlamıştı. Diğer çocuklar okuldan sonra benzinlikte benzin pompalar, markette raf dizer, hatta çevre çiftliklerde ahır süpürürken, Brent Optimal’da staj yapıyordu.
“Hâlâ bekâr. Ne yazık, değil mi?” Kahvesini yavaş yavaş karıştırıyor, sanki bir kimya deneyiymiş de şekerin ve kremanın yanlış bir karışımı tüm dükkânı havaya uçurabilirmiş gibi. Bir şeker. Karıştır. İki şeker. Karıştır. Üç. Sonra, birdenbire: “Senden hoşlanıyordu.”
“Brent, Kaycee’yle beraber,” diyorum çabucak. Şimdiki zaman nereden çıktı bilmiyorum: Kasabada beş dakika geçirdim ve geçmiş beni ele geçirmeye başladı bile. “Onunla beraberdi yani.”
“Kaycee’yle beraberdi ama asıl senden hoşlanıyordu. Herkes biliyordu bunu.”
Brent O’Connell, Barrens’taki en popüler çocuklardan biriydi. Misha’nın söyledikleri kulağa çok saçma geliyor.
Yalnız…
Yalnız o öpücük dışında, mezuniyet gecesindeki, bir tek öpücük dışında. Neredeyse hep hayalini kurduğum gibi bir ilk öpücük: Haziran ayından beklenmeyecek kadar sıcak bir gün, yüzülecek kadar sıcak neredeyse; duman kokusu havayı kesifleştiriyor; Brent ormandan çıkıyor, el fenerimin ışığına karşı ellerini gözüne siper ediyor. Belki sırf onunla karşılaşırım diye, sırf beni fark eder diye evimin arkasındaki ormanlıktan gölete doğru kaç gece yürümüştüm?
O kadar kusursuzdu ki… bunu uydurmadığımdan asla emin olamadım; eski evimizin çatı katında yaşayan ve ona getirdiğim yapraklar, çalılar ve dallar karşılığında benimle oyun oynayan koyu tenli, uzun bacaklı bir kız olan Sonya’yı uydurduğum gibi: Annem tavan arasındaki çürümüş yaprakları ve böcekleri keşfettiğinde ona Sonya’nın bir zamanlar bir peri kızı olduğunu anlatmıştım. Annem öldükten sonra, onu geri getirmek için uydurduğum oyunlar gibi. Kaldırımdaki çatlaklara basmadan yürümek gibi ama başka şeyler de vardı. Beş araba geçene kadar nefesimi tutabilirsem… Göletin dibine kadar yüzüp kuma parmağımı batırabilirsem… Telefon direğindeki kargalar çift sayıysa, on dışındaki herhangi bir çift sayı.
Misha başparmağıyla etrafına bastırarak, buzlu kahvesinin kapağını özenle kapatıyor. “Neden?” diye soruyor; öyle rahat bir ses tonuyla, öyle tatlı bir şekilde soruyor ki neredeyse anlamıyorum.
“Pardon?” Bir anlığına gerçekten anlamıyorum.
Sonunda başını kaldırıyor. Gözleri yaz göğünün berrak mavi tonunda. “Sence Brent senden neden bu kadar hoşlanıyordu?”
Su şişemi o kadar sıkıyorum ki parmaklarım plastiği büküyor. “Ben… Ben bilmiyorum,” diye kekeliyorum önce. “Hoşlanmıyordu.”
Misha gülümsüyor sadece. “Belki uzun saçlarındandır.” Sonra birdenbire uzanıp atkuyruğu saçımı usulca çekiyor.
Başımı geri çektiğimde Misha utanmış gibi gülüyor.
“Belki tüm o saçmalıklar, Kaycee’nin senin canını yakmamızı istemesi bu yüzdendi,” diye konuşmaya devam ediyor Misha. “O kız büyük deliydi.”
“O senin en yakın arkadaşındı,” diye belirtiyorum, konuşmaya yetişmeye, kendimi hatıraların çamurundan kurtarmaya çalışarak.
“Kısa bir süreliğine senin için de öyleydi,” diyor. “Nasıldı hatırlıyorsundur. Ödümü patlatıyordu benim.”
Doğru olabilir mi? O zamanı her hatırladığımda, gözümün önüne Misha’nın suratı, çarpık dişleri ve o kocaman mavi gözleri, beni ağlarken gördüğünde suratındaki zevk ifadesi geliyor. Aralarında acımasız olan Misha’ydı, aralarındaki pitbull, kararları veren kişi. Cora ve Annie, onlar takipçiydi: Misha ve Kaycee’nin peşinden, onlara tapan küçük kız kardeşler gibi gidiyorlardı.
Aralarında en güzel olan Kaycee’ydi, herkesin el üzerinde tuttuğu. Kimse Kaycee’ye hayır diyemezdi. Kaycee güneşti: Kimsenin, onun yörüngesine girmekten başka bir şansı yoktu.
Şimdi on yaş daha büyük ve en yakın arkadaşından on senedir uzak olan Misha huzurlu görünüyor. “Artık zıt taraflarda olsanız da Brent döndüğüne çok sevinecek. Şey,” diye ekliyor, yüz ifademi görünce, “doğru, değil mi? Buraya Optimal’ı kapatmaya geldin, değil mi?”
“Buraya suyun güvenli olup olmadığını denetlemeye geldik,” diyorum. “Başka bir şey yapmayacağız. Optimal’a karşı değiliz.” Ama Barrens’ta yaşayanlar için, bu ayrım bir fark yaratmayacak.
“Ama sen de o grubun bir parçasısın, değil mi?”
“Çevre Avukatlığı Merkezi, evet,” diyorum. “Haber tez yayılıyor.”
Misha öne doğru eğiliyor. “Gallagher musluklarımızı kapatacaklarını söylüyor.”
Başımı iki yana sallıyorum. “Gallagher’ın bir şey bildiği yok. Böyle bir şey ancak çok ama çok sonra gerçekleşebilir. Biz sadece atık bertaraf sistemlerini kontrol etmeye geldik.” Hukuk fakültesinde size öncelikle öğrettikleri tek bir şey var: kesinlikle hiçbir şey söylemeden konuşmak.
Misha gülüyor. “Ben de seni şöyle fiyakalı bir avukat sanıyordum. Onun yerine tesisatçı olmuşsun!” Başını sallıyor. “Bunu duyduğuma sevindim ama. Optimal buraya o kadar iyi geldi ki, inanamazsın. Bir dönem kasaba kuru kuruya toza dönüşecek sandık.”
“Hatırlıyorum,” diyorum. “İnan bana.”
Birden ortaya çıkmış bir acıyla kaşlarını çatıyor ve dudaklarını büzüyor. Uzun bir saniyenin ardından bir şeyler söyleyecek gibi oluyor.
Sonra tekrar elimi tutuyor. Bana yaklaşınca şaşırıyorum, o kadar yakın ki gözeneklerini seçebiliyorum.
“Sadece şaka yapıyorduk biliyorsun, değil mi? Tüm o yaptıklarımız. Tüm o söylediklerimiz.”
Sessizliğimi onay olarak alıyor sanırım. Elimi kısaca sıkıyor. “Eskiden senin buraya dönmenden endişelenirdim. Korkardım bundan. Geri geldiğinde buraya şey için…” Lafını burada yarım bırakıyor ve biri kulağıma fısıldamak için bana doğru eğilmiş gibi ensemdeki tüyler ürperiyor.
Kaycee için. Kaycee için demek üzere olduğundan eminim. Rahat görünmeye çalışarak, “Ne?” diye soruyorum, bir yandan da ucuz güneş gözlüklerinin olduğu bir standı çevirip güneşin lenslerine vuruşunu seyrediyorum.
Şimdi gülümsemesi yapay ve zoraki. “İntikam için,” diyor sadece. Bu sefer kapıyı açtığında önce benim geçmem için kapıyı tutuyor.
Misha’nın bebeği arabada rahatsız rahatsız kımıldanıyor. Misha’yı gördüğünde ağlamaya başlıyor. Misha bebeğin kemerini çıkarmak için eğildiğinde, tuttuğumdan bile haberdar olmadığım nefesimi salıyorum.
“Bu Kayla,” diyor, Kayla ağlamaya başlarken.
“Çok tatlı,” diyorum ki yalan değil. Gözlerini Misha’dan almış ama beklenmedik derecede gür saçları beyaza yakın bir sarı.
“Gerçekten tatlı, değil mi? Tanrı’ya şükür, Peter’a çekmedi. Ona işyerinde Kızıl Ninja diyorlar.” Misha, Kayla’yı sakinleştirmek için kucağında pışpışlıyor. Nedense Peter Jennings’le, köşeli bir çene ve aptal bir surat, bu çocuğu beraber hayal edemiyorum. Fakat bebekler aslında hep böyle sanırım: Büyüyene kadar ebeveynlerinin çirkinliklerini almıyorlar. “Şikago’daki önemli işinle bizi gururlandırıyorsun.” Yarıiltifat, yarıemir. Altmetin: Bize yamuk yapma.
“Bize akşam yemeğine gelsene. N’olur. Babanda mı kalıyorsun? Evin numarası var bende.” Dönüp tekrar Kayla’nın kemerini takıyor. “Yerleşirken bir şeylere ihtiyacın olursa haber et. Ne olursa.” Gerek yok ve o evde kalmak aklımın ucundan bile geçmiyor, diyemeden arabasına biniyor. Misha oradan ayrılır ayrılmaz, sanki bir el ses tellerimi bırakıyor.
Senden hiçbir zaman yardım almayacağım.
Senden hiçbir zaman bir şey istemeyeceğim.
Senden hep nefret ettim.
Ama artık çok geç. Misha çoktan, ardında nemli yaz havasında bir süre asılı kalıp etrafındaki her şeyi bozan bir egzoz dumanı bırakarak oradan ayrılmıştı.
* Balık şekilli bir çeşit şekerleme. –yhn
** (İng.) Ana. –çn
*** Deri koltuklar üreten New York merkezli bir mobilya zinciri. –çn
****19691974 yılları arasında ABC kanalında gösterilmiş The Brady Bunch dizisindeki anne karakteri. –yhn
Kalabalıkta sesini kaybetmemek için içerik üreten biri. Her ateşin iyi bir hikâyeye ihtiyacı olduğunu düşünür. Film, kitap, dizi, karikatür oyun ve müziğin her türlüsüne ilgisi vardır ama parası yoktur. Onu her yerde "Tavşan" diye çağırabilirsiniz.
Tüm yazıları (703)
Yorum Yap