Cannes 2026’da festivalin sonuna geldik ve ödüller dağıtıldı. Romanya’dan Cristian Mingiu’nun Fjord filminin Altın Palmiye kazanarak Neon’un 7 filmlik Altın Palmiye rekor zincirini tazelediği ödül törenin ardından festivalin bu yılki sönük havasının bize hissettirdikleri de çok tartışıldı. Park Chan-Wook jürisinin ödülleri göreceli olarak “adil” dağıttığı bir ödül törenin ardından yıl boyunca konuşulacak yapımlar da aşağı yukarı netleşmiş oldu.
Festivali genel hatlarıyla değerlendirdiğimiz ilk iki Cannes 2026 yazısının aksine bu yazıda benim için festivalin gözdesi haline gelmiş ve de edebiyat tutkunlarını oldukça ilgilendireceğini düşündüğüm iki filmden bahsedeceğim: Cannes Film Festivali’nde ikinci kez “en iyi yönetmen” (daha önce ödülü 2018’de Cold War ile kazanmıştı) ödülüne layık görülen Paweł Pawlikowski’nin Fatherland’i ve bu sene ilk kez Sundance Film Festivali’nde gösterildikten sonra artık nihayet izleyebildiğimize şükrettiğimiz Once Upon a Time in Harlem.

Polonya’dan çıkmış yönetmenler arasında gerek film tarzı gerekse de kendi karakteriyle hep farklı bir yerde durmayı başarmış Paweł Pawlikowski, Cold War filminin ardından 8 yıllık bir bekleyişi sona erdiriyor Fatherland filmiyle. Nobel ödüllü efsanevi yazar Thomas Mann’i 1949 yılında kızı Erika ile yaptığı basın turunda izlediğimiz film, siyah-beyaz estetiğini Pawlikowski estetiğinde harmanlayıp izleyiciye aktarıyor. 2023’te Hollywood’da yaşanan grevden dolayı hikayesini belli oranda değiştirmeyi seçmiş Polonyalı yönetmen, ünlü yazarın hayatının tamamına odaklanmak yerine bize bir kesitini sunarak aslında çok da başarılı bir odakta filmini sunmayı başarıyor. Klasik biyografi anlayışından sıkıldığımız şu günlerde, Thomas Mann gibi bir edebiyat efsanesini hayatının dönüm noktalarından birinde tanımak ve savaş sonrası Almanya’sında yazara farklı bir perspektiften bakabilmek için incelikli bir ustalık gerekiyor ve Paweł Pawlikowski bu ustalığı fazlasıyla göstermiş.
Almanya’nın II. Dünya Savaşı sonrasındaki harabe yapısını, toplumdaki değişimi ve Thomas Mann için “ana vatan” kavramının gerçekliğini sorguladığımız 82 dakikalık Fatherland, yazarın aile içi ilişkilerine de odaklanmayı es geçmemiş. Özellikle Sandra Hüller’in büyüleyici performansında seyrettiğimiz Erika Mann’in Thomas Mann için neler ifade ettiğini, baba-kız ilişkisi üzerinden tanımlayan yönetmen Pawlikowski, ikilinin arasındaki dinamiği başarıyla aktarıyor. Oğlu Klaus Mann’in ölümünü öğrendikten sonra Almanya’ya kitap turu için bile olsa geri dönmüş, Nazilerden kaçmış bir yazarın duygu değişimi başarılı oyuncu Hanns Zischler tarafından ustalıkla canlandırılmış.
Özellikle edebiyat tutkunlarına veya yazar biyografilerine meraklılar için savaş sonrası Almanya’da Thomas Mann’i ve kendisinin eserlerini anlamak için mihenk taşı olabilecek bir film Fatherland. Üstelik sadece Almanya’nın II. Dünya Savaşı sonrasında olduğu değişimin başlangıcıyla ilgilenmeyip bir de üstüne Doğu-Batı ayrımının keskin başlangıcının da Thomas Mann gibi bir yazar üzerindeki izlerini arıyor film. Berlinale 2026’da övgülere doyan Rose ile “En iyi oyuncu” ödülünü kucaklayan Sandra Hüller ise, Cannes 2026’da “En iyi kadın oyuncu” ödülünü alamamış olsa da senenin en dikkate değer performanslarını iki siyah-beyaz film ile ardı ardına çıkarmış. Özellikle uzun ve boğucu filmlerin çokluğundan yakındığımız bir Cannes 2026 yarışma seçkisinde az ama öz olmasıyla öne çıkan Fatherland, Oscar ödüllerine Sandra Hüller ile göz kırpacak gibi.

Cannes 2026’da yarışma dışı olarak Quinzaine (Directors’ Fortnight) seçkisinde gösterilen Once Upon a Time in Harlem ise uzun süren bir bekleyişin sona gelmesinin habercisi. Neredeyse 50 yıl süren yapım hikayesiyle daha izleyiciyle buluşmadan özel bir statüye erişmiş filmi 2014’te kaybettiğimiz efsanevi yönetmen William Greaves’den devralıp oğlu David Greaves tamamlamıştı. Bu yıl ilk kez Sundance Film Festivali’nde gösterilen Once Upon a Time in Harlem, 1972’de efsanevi caz müzisyeni Duke Ellington’un evinde toplanan Harlem Rönesansı’nın yaşayan üyelerinin bir parti için bir araya gelmelerini dökümante ediyor. Kurgu dışı filmleriyle büyük bir saygınlık kazanmış William Greaves’in “kayıt altına aldığım en önemli olay” olarak açıkladığı 1972’deki bu buluşma, sadece bir dökümantasyon görevi görmüyor, aksine tarihin izlerini Amerikan tarihiyle ve Harlem Rönesansı’nın izdüşümleriyle irdeliyor.
Ressam Aaron Douglas, yazar ve oyuncu Richard Bruce Nugent, şair Arna Bontemps ve fotoğrafçı James Van Der Zee gibi Harlem Rönesansı’nın çok önemli isimlerini bir arada izlediğimiz belgeselde, düşünceler tarihi gerçeklik ile birleştikçe duygu seviyesi de doğal olarak artıyor. Sadece Amerika’nın tarihine değil, sosyolojik yapısına dair bilgi edinmek isteyenlere ya da bir kültürel değişimin figürlerinin bir arada nasıl bir ortamda “yükseldiğine” tanıklık etmek isteyenler için altın değerinde bir belgesel Once Upon a Time in Harlem.
Filmin Cannes’daki ilk gösteriminden sonra yönetmen David Greaves’in katıldığı Q&A’de göz yaşlarını tutamaması tüm salonu çok duygulandırmıştı ve filmin tarihi önemini bizlere bir kez daha hatırlattı.

Cannes 2026’nin sonuna gelirken sinema dünyasından gelişmelere film festivallerinden yorumlar eşliğinde göz atmak için takipte kalmanız dileğiyle.