Clone Wars ilk çıktığında pek beğenimi kazanmamıştı açıkçası. Elimizde filmlerden gelen ve daha çok görmek istediğimiz bir sürü karakter varken konunun Ashoka’ya ve klonlara yönelmesi, hem de klonların eninde sonunda ihanet edecek olmaları, bana biraz bu diziyi (ve filmi, filmi unutmayın) gereksiz hissettiriyordu. Ayrıca bir yandan benim yaşım büyürken konunun daha küçük bir yaş kitlesine hitap etmeye karar vermesi gibi bir imaja hapsolmuş ve Clone Wars’un bana göre olmadığına karar vermiştim. Kafama s.çayım.

İlerleyen bölümlerde ve sezonlarda bu ön yargımın biraz saçma olduğuna, karmaşık diplomatik problemlerin çözülmeye çalışıldığı, klonların var oluşlarını sorgulamaları ve Jedi’ların belki niyet olarak değil ama hareket olarak sorgulanabilir davranmaları gibi konuların işlenmesi sayesinde karar verdim. Savaşın köylerine gelmesine razı olmayıp tarafsız kalmaya çalışan ve eninde sonunda savaşa çekilen fakat bundan ötürü Jedi’ları suçlayan tiplerin olduğu bölüm, bana, bu dizinin derdini çoluk çocuk anlamaz lan bile dedirtirdi açıkçası.

Clone Wars altı sezonu ile kendine Star Wars evreninde sağlam bir yer edindikten sonraki zamanlarda, bildiğiniz gibi, marka Disney’e satıldı. Ben satıldığını duyunca sevinmiştim. Küçüklüğümden beri tüm o ekstra içeriğe rağmen doyamadığım Star Wars, George Lucas’ın emekliliği ile son bulmayacaktı. Dev dev filmler gelecekti. Hem de SENEDE BİR! Oha, ne güzel haber!

Uzatmıyorum, her yeni Star Wars filmi beni farklı farklı hayal kırıklıklarına uğrattı. Beş filmin de, aralarında nispeten daha keyif aldıklarım olanlar da olsa, sahip olması gereken ruha sahip olmadığını düşünmüştüm. Bu işin ruhunun John Williams’la, ışın kılıcı ile veya alıştığımız karakterleri görmekle olmayacağı aşikar bir hâle geldi.

Peki bir filmin ruhu nereden geliyordu? Sanırım cevap; ortada bir öykücü olmasından. BİR öykücü olmasından. Artık biliyoruz ki beş filmde de stüdyoların abuk subuk baskıları, para kazanma önceliği ve önceden hazırlanıp güvenilmiş bir TEK vizyon eksikliği, bu filmleri heba etti. Gene yapımcılar ceplerini doldurdu ama sadık hayranların tepkileri bu gidişatı geç de olsa yavaşlattı. Star Wars, hiç edilen yeniden yapımlardan biri olarak, en azından bazılarımız için, tarihteki yerini aldı.

The Mandalorian dizisi çıkıp da beğenileri toplayınca içimize biraz su serpilmedi değil. Disney, sonunda yaptığı hatayı fark etmiş ve elindeki projeleri hem de konuya tutkuyla yaklaşan insanlara emanet etmeye başladı diye düşündük. Keza Clone Wars’un yeni ve son sezonu ile ekranlara dönerken, bunun George Lucas denetiminde ve Dave Filoni önderliğinde olacak olması da buna işaret ediyordu.

Clone Wars’un son sezonu bence baya başarılı olmuş. Üç farklı olay örgüsünün işlendiği sezon, bize birer karakter olarak Rex, Ahsoka ve Maul’un karakter gelişimlerini ve genel öyküdeki yerlerinin sağlamlaşmasını gösterdi. Özellikle Ahsoka’yı o kadar sevilecek bir noktaya getirdi ki, şu aralar Rey’ler, Finn’ler ile aç bırakıldığımız “iyi karakter” eksikliğini doldurdu diye düşünüyorum. The Mandalorian’ın ikinci sezonunda kanlı canlı olarak karşımıza çıkacak olmasına, herhalde yeni üçlemeye bağlama çabalarından daha çok seviniyoruzdur.

Tabii bu son sezonda karşımıza sundukları üç öykü arasında hayranların en çok etkilendiği, sonuncusu olmuştur. Revenge of the Sith ile senkronize ilerleyen son dört bölüm, hem Star Wars’un özlediğimiz taraflarına bizi taşırken hem de bugüne kadar kurulmuş öykü ögelerini tutarsızlık yaratmayan bir biçimde farklı açılardan izlememizi sağladı. Clone Wars’un en başından beri üstlenmiş olduğu “araları doldurmak” vasfını, son sezonun son dört bölümü ciddi ölçüde başardı.

Prequel veya “ara doldurmaca” yapmak kolay değil. Hele hele kendi içinde fazla dallanıp budaklanırsa. Mesela ben Darth Maul ilk geri geldiğinde gıcık olmuştum. Phantom Menace’ın sonunu anlamsız kılıyor gibi gelmişti bana. Fakat karakter, özellikle bu son dört bölümde o kadar güzel işlendi ve grileşen etik bakış açısına öyle bir güzel oturdu ki, işin başında ustası olunca her fikrin güzel satılabileceği bana kanıtlanmış oldu.

Kısacası bu yazının ana fikri şu sayın okuyucu; söküğün varsa terziye gideceksin, boyacıya değil! Disney, öykücülük işinin püf noktalarını atlayan bir grup yapımcı ile film çekilmemesini öğrenmiştir umarım. Henüz ağızlarının sütten yandığına dair bir ibare de yok gerçi. Ne de olsa bu düsturu henüz zaten battı balık yan gider bakış açısı ile dizilerde uygulamış olabilirler; ne de olsa onlar dizi, yatırımı, riski daha az. Umarım gelecek stratejileri, “hah, şu diziler sayesinde gene popüler oluyoruz, gene bu ineği sağabiliriz” olmaz da; “anlatmaya değer bir öykümüz var” olur.

Yazar

Astrolojiye inanmayıp ikizler burcu olmakla gurur duyan, hem akıllı hem salak; hem iyi kalpli hem soğukkanlı, dengesiz bir tip. Azıcık totosunu kaldırsa dünyayı ele geçirme ihtimalinden ürküyor. En büyük düşmanları üç beyazlar: Şeker, Tuz ve Börek.

4 Yorum

  1. Kutay Kışlak Cevap ver

    Dave Filoni bu işi rebels da ve ana yapımcı o olmasa da mandalorian da da çok iyi devam ettirdi. Gerek karakterleri iyi işlemesi gerek evrene güzel eklentiler yapması ve hikayeleri iyi işlemesi bu dizileri çok iyi yapıyor. Yani star wars u keşke bu adama emanet etseler.

Leave a Reply to Kutay Kışlak Cancel reply

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.