İzlemeyenler Çok Ayıp Ediyor: THE GOOD PLACE’e Başlamanız İçin Tokat Gibi DOKUZ SEBEP Sıraladık
Son güncelleme: 16 Eylül 2019
Bizim buralarda son birkaç yılda çıkan ve bolca sevilen bir sit-com var, The Good Place diye, bildiniz mi? NBC’nin 2016-2017 sezonunda çıkışını yapan, yaratıcılığını Parks & Recreation’da imzası bulunan Mike Schur’un üstlendiği, ölümden sonra iyi insanların gittiği cennetvâri “iyi yer”e yanlışlıkla kabul edildiğini düşünen “kötü” Eleanor’un maceralarını izlediğimiz, 20 dakikalık bir komedi olan The Good Place. Heh, işte onun son sezonu geliyor. Son sezon haberi vesilesiyle kendisini ustalara saygı kuşağına alıp, biraz övelim diyordum. Katılır mısınız bana?
E daha dizi bitmemiş, üstüne birkaç yıl geçmemiş ki sonrasına etkisini görelim; şu hâlde “Ne ustası, ne saygısı, ne kuşağı, NEDEN yani?”, dediğinizi duyar gibi oldum. Cevaplayalım ancak yazının içerisinde izleme zevkini etkilemeyecek düzeyde ufak, minik spoiler’lar bulunduğunu da aklımızda tutalım.
1) Çünkü Ölümden Sonraki Yaşam

Dizinin temel odak noktasını, ölümden sonra yaşamın olduğu inancı oluşturuyor. The Good Place’i bu kadar sevmemizin başında gelen nedenlerden ilki burada devreye giriyor bence, çünkü şimdi dürüst olalım; ölümden sonra yaşamın yahut günah/sevap gibi dinamiklerin konuşulacağı bir ürünü, en başından komedi türünde ekranlara koymanın yanında getirdiği birtakım sorular olacak. Çok mu ofansif olur böyle bir dizinin mizahı, birileri rahatsızlık duyar mı? Birilerinin duyabileceği rahatsızlığı belirli bir düzeyde tutmak için mizahtan kaçınılır mı; yoksa “Aman bize ne” mi denir? Veya söylenecek olan söylendikten sonra iş tatlıya bağlanmak için araya kamu spotu mesajlar mı girilir? The Good Place, bunların hiçbirini yapmıyor. Dizi, herhangi bir dinî inanç yahut sistemi eleştirmeye veya göze parmak bir biçimde sorgulatmaya çalışmadan, tamamen kavramsal düzeyde işliyor temasını ve bence bu büyük bir başarı.
Yalnız böyle deyince hiçbir yere gönderme yapmıyorlar, kimsenin tavuğuna kışt demeyelim tarzında hareket ediyorlar gibi de anlaşılmasın. Her üründe olduğu gibi, burada da verilmek istenen bazı mesajlar yahut bazı göndermeler elbette ki var. Anlatmak istediğim, sadece bunların rahatsızlık vermeyecek şekilde gerçekleştiriliyor olması. Dizi boyunca bizlerin günlük yaşantısında kafasını meşgul eden olguların, bütün ön kabullerimizden uzakta, farklı bir bağlamda işlendiğinin farkında oluyoruz. Ne tamamen kurgusal, ne de tamamen gerçek bir bağlam bu. Oradan sonra alan, almak istediği mesajı; bilen de bilmek istediği göndermeyi seçip yoluna devam ediyor zaten.
Diziyi izleyen başka gözler ne düşünür bilmiyorum ama The Good Place, dünyanın neresinde olursa olsun insanların “hassasiyetlerimiz var” diye çıkış yapma potansiyelinin bulunduğu böyle bir konuyu, ne suya sabuna dokunmayayım diyerek; ne de illa iyi veya kötü bakımdan eleştireyim diyerek yola çıkmaması sebebiyle, herkesin izleyebileceği bir dizi oluyor.
2) Çünkü İyi Senaryo

Tek ve özel bir konu alanına yönelik olarak yazılan dizilerde genelde birkaç sezondan sonra tıkanıklığa girme söz konusu oluyor. Bu da çok normal bir şey tabii ki, kendini bir tema ile sınırladığın zaman, o temanın dışına çıkamıyorsun. Dizi yazarları ya da yapımcılar da hâliyle seçtikleri temaların, yapmak istedikleri işin türüne uygunluğu ölçüsünde başarılı oluyorlar. Komedi türündeki diziler genelde, mizahın içinde olduğumuz hayata dokunduğu ölçüde bir karşılığı olduğu için, böyle tek atımlık kurşunu bulunan özel bir konuyla yola çıkmıyorlar. Bu yüzden hepsinden daha çok insanlar arasındaki ilişkileri temel alan, daha geniş bir kitleye yönelen komedi dizileriyle karşılaşıyoruz zaten.
The Good Place’in durumu, bu diğer dizilerden farklı. Dizi, kendisine konu olarak baya baya özel bir alan sayılabilecek bir şey seçmiş: Ölümden sonraki yaşamda, bir yanlışlık sonucu gitmemesi gereken İyi Yer’e yerleştirilmiş Eleanor’un kendisini açığa çıkartmamak için iyi bir insan olmaya çalışması. Buradan bakılınca böyle bir tema, ilk sezonda olmasa bile ikinci sezonda Eleanor’un iyi bir insan oluşuyla nihayete erecek ve devamı çıkmaza girecek gibi duruyor.
Uygulamada ise dizi, gerek sezon sonlarındaki güzel dönüm noktalarıyla, gerekse de baş role yüklediği kadar sorumluluğu ve ayırdığı zamanı diğer karakterlere ve dünyasına harcamasıyla tıkanmaya gitmiyor. Hikâye şekil değiştiriyor, odak noktası hareket ediyor ancak ana temadan da sapmamayı başarıyor.
Şimdiye kadar baymadan üç sezon geçiren dizinin, dördüncü sezonuyla biteceğini de eklersek buraya, tıkanıklığa meydan verilmeden, ayarında bitirileceğini; hâliyle senaryo yazımının başarısının eksilmeyeceğini de vurgulamış oluruz sanırım. Nereye ilerleyeceğin kadar, nerede duracağın da önemlidir çünkü.
3) Çünkü Yapay Zekâ

The Good Place bir bilim-kurgu ürünü değil; ancak başlığı yanlış okumadınız, evet, dizide tüm olayların odak noktasında bulunan bir yapay zekâ var. Herhangi bir dizide yapay zekâ olarak gösterilen bir karakterin oluşu, tek başına belki bir şey ifade etmeyebilir ama The Good Place’te yapay zekâ olarak tanıtılan bu karakterin üzerinden, ciddi teknoloji açıklamalarına falan zerre yer verilmeden, gayet normal bir biçimde güzel bir mizah dönüyor.
Bununla da kalınmıyor, dizide vicdan, iyilik-kötülük, etik, ahlak gibi birtakım soyut ve metafizik konular çok konuşulmasına rağmen hiçbir olayda, herhangi bir ‘ölümden sonra yaşam’ temalı eserden beklediğimiz gibi öyle ilahi müdahaleler, ahlaki teraziler, büyüler, peri tozları kullanılmıyor. Bütün bunların yerini, yapay zekânın kabiliyetleri alıyor. Yapay zekâ, bunca soyut değerin arasında, somut puanlarla çalışan bilgisayarlardan verilerini alıp seçiyor insanları; sonra da ciddi ciddi somut planlarla çalışan mimarların çizimlerini alıp inşa ediyor bu insanların yaşayacakları dünyayı. Her sistemde sorun olduğu gibi, bu sistemde de sorunlar olabiliyor. İnsan ve makine ilişkisi bir yandan böyle işleniyor; onların arasında kurulan bağlantı da işte az önce saydığımız o soyut ve metafizik kavramların yer aldığı sistemlere yansıtılıyor.
4) Çünkü Janet

Janet, bir önceki başlıkta bahsettiğimiz yapay zekânın adı. Neden o zaman önceki başlıkta bahsetmedik de, ayrıca bir başlık açtık derseniz şöyle bir cevabım var; çünkü burada yapay zekânın özel bir görünümü olan Janet’ten bahsediyoruz. Şöyle ki, adı üstünde yapay zekâ, bir kişi, bir ruh yahut bir maddesel form değil bahsettiğimiz şey. Hâliyle aynı kaynağa bağlı birçok görünüme sahip birçok Janet var. Dizide bunlara İyi Yer’in sürekliliğinde görevli olan İyi Janet veya Kötü Yer’den sorumlu olan Kötü Janet olarak hitap ediyorlar. Ayrıca hâliyle bunun sürümleri de var, arada resetlenip yeniden başlatılabiliyor. Her seferinde farklı bir Janet geliyor ancak tamamen yeni de değil, sürüm güncellemesi hâlinde oluyor bu değişim, Janet’in önceki bilgilerine her seferinde yenileri ekleniyor; dolayısıyla her Janet bir önceki sürümünden daha iyi performansa sahip oluyor ancak sistemin hata verme olasılığı da her seferinde artıyor. Şu kadar cümlenin her bir parçasından da, hâliyle, dizide yeni bir mizah çıkıyor.
Evet, dizi, yapay zekâ hakkında ciddi bir teknolojik bilgi ortaya atmıyor dedik ama bu demek değil ki Janet sadece bir mizah aracı olarak sunuluyor bize. Janet’in diğer karakterlerle iletişimi ve dizideki yerini göz önünde bulundurduğumuzda, aslında dizinin ufaktan bir yapay zekâ duyguları hissedebilir mi, mesela âşık olabilir mi gibi konulara da temas ettiğini söyleyebiliyoruz. Sizi bilmem ama bence bu tarz meseleleri, kendimizi çok ciddiye almadan ama aklımız da çok bir karış havaya kalkmadan, daha hafif bir atmosferde düşünebiliyor olmak güzel.
Son olarak belirtmeliyim ki, Janet’i canlandıran oyuncunun başarısından bahsetmeksizin Janet bahsini kapatırsam yapay zekâlar üzerime ateşler salacaklar gibi hissediyorum. D’Arcy Carden öyle bir oynuyor ki rolünü, gerçek hayatta gelip karşıma çıksa, beni yapay zekâ olduğuna ikna edebilir.
Duyguları ancak bir çay kaşığı kadar hissetme kabiliyeti bulunan ama öte yandan da insan duyguları ve insanların duyguları algılayış biçimi hakkında okyanus havzası kadar bilgi sahibi olan bir karakteri canlandırıyor D’Arcy Carden, altından da kalkıyor. Özellikle yapay zekânın kapatılmasının gerektiği bir bölüm var, o bölümde Janet hem yapılması gereken bu olduğu için karakterlerimizi yapay zekâ olduğu ve asla hiçbir şey hissedemeyeceğine dair ikna etmeye çalışıyor; hem de programlanması bu yönde olduğu için bir yandan insan duygularını taklit ediyor. Beş dakika içerisinde şekilden şekle giriyor, hepsi de üzerinde duruyor kadının. Tebrikler, saygılar, sevgiler kendisine.
5) Çünkü Oyuncular

Janet’i canlandıran D’Arcy Carden’e övgülerimizden sonra, hazır yeri gelmişken dizinin diğer oyuncularına geçelim. Aslına bakarsanız dizide, tatlış mimarımız Michael’i canlandıran Ted Danson ve baş rolümüz Eleanor’u canlandıran Kristen Bell haricinde isminden fazlaca bahsedilen bir oyuncu bulunmuyor. Ancak Chidi, Tahani ve Jason’a hayat veren sırasıyla William Jackson Harper, Jameela Jamil ve Manny Jacinto başta olmak üzere bütün oyuncuların iyi seçimler olduğunu söyleyebilirim.
Başta Eleanor olmak üzere bütün karakterlerin az çok klişe bir yanı var ama oyunculuklar öyle güzel ki en klişe hareketlerini bile gülümseyerek karşılıyoruz diziyi izlerken. Güzel oyunculuklar, iyi oyuncu seçimi ve bir o kadar da güzel karakter gelişimi için buraya da bir tebrikler, saygılar, sevgiler koyuyorum ve klişe derken neyden bahsediyoruz, orasına geçiyorum.
6) Çünkü Klişeler

The Good Place’in harika yanlarından bir tanesi de bir sürü klişeyi ucuca ekleyip, bütün hepsinin toplamından özgün bir iş ve yeni klişeler çıkartması diyebiliriz. Dizinin klişelere yaklaşımını birkaç örnekle vermeye çalışacağım.
Tahani karakterinden başlıyorum; zengin, üst sınıf mensubu ve asla memnun edilemeyen ebeveynlerinin onayını almak için hemen her konuda kendisinden kat kat iyi olduğu düşünülen kız kardeşiyle rekabet etmekte olan biri. Üst sınıfa mahsus zevkleri var, gösterişli partileri seviyor, ünlülerle arkadaşlık ettiğini her fırsatta insanların gözüne sokuyor, soyluluk vurgusu yapmak için İngiliz aksanını öne çıkartıyor, dış görünüşüne son derece düşkün, aşırı derecede hırslı ve kıskanç. Dizinin, bu klişenin üstüne koyduğu şey ise bunu bir güldürü unsuru olarak işlemekle yetinmemesi oluyor. Tahani, karakter gelişimiyle birlikte kendisinin bir klişe olduğunun farkına varıyor ve klişe yanlarıyla özgünlüklerinin arasında kalıyor. Kim bilir, belki de bu yolla dizi, bütün klişeler için bir çözüm yolu sunmaya çalışıyordur?

İkinci olarak Jason’dan örnek vereceğim; Jason karakteri tam bir komedi klişesi. Kafası çok çalışmayan, saf bir karakter. Sakar ama şansı çoğu zaman yaver gidiyor. Fakir ama bir şekilde iyi insanlara denk gelip hayatını idame ettiriyor. Çocuksu hayalleri var ama insanlar kendisini fazla ciddiye almadığı için bu durum bir sorun yaratmıyor. Doğru ile yanlışı ayırt edemiyor ama iyi kalpli olduğu için suç işlese bile iyi hâlden affediliyor. Kısaca tam bir üzerinden mizah döndürülecek, sit-comlarda konuştuklarını kimsenin dikkate almadığı o karakter Jason. The Good Place, alıyor bu karakteri; evrendeki en zeki ve bilgili şey olan yapay zekâ ile etkileşime sokuyor. Fakir-zengin, güzel-çirkin zıtlıklarından çoğaltabileceğimiz aptal-akıllı klişesine de böylelikle gelmiş oluyoruz. Ama sonra, garip bir biçimde bu etkileşimin bir sonucu olarak yapay zekânın, dünyadaki en klişe şapşaldan daha fazla saçmaladığı ve mantıksızlaştığı bir yere varıyoruz. Zıtlıkların birlikteliği üzerinden mizah çıkartan çok fazla ürün var ancak bu fakirin naçizane izlediği yapımların arasında bu tipten bir işleyiş, The Good Place’e özgü.
7) Çünkü Göndermeler

The Good Place’in her bölümünde ortalama otuz yedi tane gönderme yer alıyor. Tamam, gerçekten saymadım ve itiraf ediyorum, evet, küsuratlı sayı verirsem daha ikna edici olur diyerek otuz yedi yazdım ama göndermeler konusunda ciddiydim. Güncel popüler kültür referansları var, az önceki başlıkta bahsettiğimiz klişe karakter ve tipler üzerine söylenen sözler var; ismi anılmadan yönlendirilen cennet-cehennem gibi dinî referanslar var, var oğlu var anlayacağınız. Öyle varlar ki hatta büyük ihtimalle birçoğunu da dizinin içinden kaynak aldığı toplumun bir bireyi olmadığım için ben kaçırıyorumdur. Yakaladıklarım için konuşursam, eğlenceli ve çoğunlukla nokta atışı olduklarını söyleyebilirim ama. Açın, izleyin, göreceksiniz işte. Fork.
8) Çünkü Çabasızlık

Bütün söylediklerimin arasında en subjektifi, bu başlık altında söyleyeceklerim olacak. The Good Place’i izlerken, üç sezonda toplamda birkaç sahne haricinde kahkaha attığımı hatırlamıyorum. O yüzden sizlere burada komedi türünde olmasına rağmen bu dizi şöyle komik, böyle güldüm, aman tam gülerken burnumdan sular püskürttüm gibi şeyler söyleyemiyorum. Fakat şöyle bir şey düşünüyorum, dizinin amacı da bizlere kahkaha attırmak değilmiş sanki. Yani kahkahalarla gülmeme sebebimiz esprilerin kötü olması yahut çok niş bir mizah zevkine hitap etmesi filan değil de, dizinin zaten böyle bir şey yapmayı amaçlamaması diye düşünüyorum.
Nerede gülünmesi gerektiğini belirten bir kahkaha efektinin baskısından uzak, yazarlarının “Öyle bir espri yapalım ki güldürürken düşündürelim” yahut “Sadece bizim kafamızdan olanlar bu espriyi anlasın” gibi bir çabasının olmadığını düşündüğüm bu diziyi izlerken ben; çabasızlıkta bulduğum rahatlık sebebiyle gülümsüyorum. Bazen de bir taş yerine geliyor, dizi bizi bir “Aha!” noktasına çekiyor, yine çabasızca gülümsetiyor.
9) Çünkü Dizi Bitiyor

Önceki başlıklardan birinde de söylemiştim, tekrar ediyorum: Nereye ilerleyeceğin kadar, nerede duracağın da önemlidir. The Good Place, maalesef çoğu dizi gibi güzel başlayıp konuları sündürmekten kemik seyircisini bile illallah ettirecek kıvama ulaşmadan final yapıyor. Eğer çok büyük bir talihsizlik olmazsa, kalan iki elin parmağını geçmeyecek bölümlerinin ardından, başladığı gibi bitecek bu dizi. Sırf bu yüzden bile, yani vermeyi vaat ettiği şeyi gerçekleştirip, hayal kırıklığı ve bıkkınlığa mahal vermeden serüvenini tamamlamayı kafasına koyuşu için izlenmeyi hak eden bir dizi The Good Place.
Ben de The Good Place’i örnek alıyorum ve artık burada duruyorum, çünkü bıraksanız en az bir yirmi başlık daha yazacağım. Yazacak olduğum yirmi başlık da ne benim, ne sizin, ne sevgili ponçik editörümüzün, ne de bu güzel dizinin daha fazla hayrına dokunmayacak. Temennim odur ki, bu on başlık ile neden The Good Place’i izlemeniz gerektiğini anlatabilmişimdir. Özellikle aramızda ‘tavşan’ diye bilinenlerden ve bu yazıyı okumayı bitirmek üzere olan sizlerden rica ederim; izleyin, izlettirin efendim, pişman olmayacaksınız.
Editör-in-çiif. Hayvan dostu, çokça yalnız; ismiyle müsemma ama çoğunlukla zararsız. İyi tavsiye verir, geç olana dek ciddiye alınmaz. Her geçen gün bitkinliğine şaşırarak ‘takı taluy takı müren‘ arıyor.
Tüm yazıları (434)
Yorum Yap