Selam okuyucu! Siteyi düzenli takip edenler, ayda yılda bir yazı yazdığımı bilirler. O yüzden bir yazımla karşılaşınca bilin ki; ben bir derdimi yazıya dökmüşsem uzun zamandır kafamı kurcalayan, kendi kendime evde saatlerce konuşmama sebep olan bir derdim yüzünden bu olay gerçekleşmektedir. Bu sefer kafamdan atamadığım düşüncelere sebep olan ve yazımın şimdilik merkezinde kalacağını umut ettiğim -evet, az sonra yazı nerelere varacak henüz ben de bilmiyorum- konu; Ratched.

Ben bu dizinin geleceğini falan duymamıştım. Tanıtımları falan hep benden kaçmış. O yüzden pat diye malum kanalda -para ver, yazayım adını (okuyor mu ki bunu?) – Ratched adlı biri dizinin ana sayfada önlüklü bir hemşire gösterdiğini görünce: “Yok artık! Bu, ‘Guguk Kuşu’ndaki hemşirenin geçmişini anlatan bir şey değildir herhalde.” dedim kendi kendime. Ya da Aybike’ye de demiş olabilirim, bilmiyorum. Her neyse, öyleymiş.

Çok heyecanlandım. Remake’ler, prequel’ler, sequel’ler, falanlar filanlar çağlarında bu yaklaşım artık şaşırtıcı değil. O filmden de yapılsa yapılsa, hakikaten Hemşire Ratched’ın hayatına bir bakmak; öncesi, sonrası veya ne bileyim, arka planda olanlara falan göz atmak bana çok akıllıca ve heyecan verici geldi. Guguk Kuşu, özellikle 17-18 yaşlarında izlenince, insanın, “hayatta en sevdiğim beş filmden biri” listelerine cuk diye oturacak bir film. İnsanın otoriteye en çok gıcık kaptığı çağlarında, bizden daha iyi bildiğini iddia edenlerin işlerinde ne kadar yetersiz olabileceğini gördüğümüz, kurulu düzenin metotlarını sorgulayan bu film; çıktıktan 45 sene sonra o olaylara yeni bir bakış açısıyla yaklaşan, özellikle kişisel olarak fazla üzerine gidildiğini düşündüm hemşire Ratched’ın karakterini ve motivasyonlarını anlamak için bir prequel’i bence fazlasıyla hak ediyor. Kanalda Sinema Günlükleri’nde irdelediğimiz Guguk Kuşu’nu da yeri gelmişken tavsiye edeyim.

Neticede, hiçbir fragman ve tanıtım bilmeden başına oturduğum Ratched dizisinin iki bölümünü izledim. Ve açıkçası diziden NEFRET ETTİM. Neden?

Amacım dizi incelemesi yapmak değil ama yiğidimizin hakkını verebilmek adına bir şeyler söyleyelim. Oyunculuklar güzel, yönetmenin renk kullanımı, rejisi falan çok iyi. Konu ilginç, karakterler ilgi çekici. Biraz fazla miktarda müzik kullanıldığını düşündüğüm dizi, aslında, genel olarak hiç fena değil. Peki ben niye bu kadar gıcık kaptım bu diziye?

Cevap tabii ki: Beklenti.

Bu elbette, çok subjektif bir koşul. Sanatçılar ve yapımcılar dört dörtlük işler çıkarma çabasındayken bir de benim kafamda kurduğum beklentileri karşılamak zorunda falan değiller. Akıllarında bir öykü ve bunu anlatış biçimi için bir vizyon varken bir de eseri benim istediğim şekilde sunmalarını beklemek, tam anlamıyla şımarıklık. O noktada eleştiri yapana haklı olarak “O zaman git sen çek kardeşim!” diye kızmak, bence çok normal.

Fakat! Eğer sen, ürettiğin eseri hâlihazırda var olan; üstelik gayet de meşhur bir başka eski eser ile ilişkilendireceksen, o zaman biz de o eski eseri bilenler, sevenler olarak elbette belli bir beklenti içerisine gireriz. Bu sadece, “O film güzeldi, bu da güzel olmalı” gibi bir beklenti değil. Önceki eserin anlattığı şey ile ilgili yeni bir bakış açısı sunmaya; onu belki tepe taklak eden, belki geliştiren, derinleştiren, yeni boyutlar katmaya yönelik bir beklenti bu. İster öncesini ister sonrasını anlatsın, önceden üretilmiş eserin üzerine yeni şeyler ekleyen bir girişim olmalı bu. Yoksa aynı şeyi yeniden pişirmek veya orijinalinin bıraktığı yeri unutup alakasız yerlere çekmek bence sadece beceriksizlik değil. AYIP AYIP!

Guguk Kuşu, çok gerçekçi bir anlatım ile bize psikiyatrik tedavilerin özellikle belirli bir zaman diliminde ne kadar barbarca uygulandığını, devletin sıra dışı davranan insanının “normalleştirmek” adına ne kadar sert müdahale edebildiğini ve bu tedavi girişiminin emanet edildiği insanların kusurlarını anlatan; her karakteri çok gerçekçi, “kötü”lerin aslında sadece işini yapmaya çalışan sıradan insanlar olduğunu gösteren, insanın hayatın kompleksliliğini, hiçbir şeyin siyah beyaz olmadığını seyirciye aşılayan bir öykü.

Ratched ise, sadece iki bölüm izledim ama bana, hiç de gerçekle bağ kurabildiğim bir hava vermedi. Fazla renkli, fazla müzikli; görsel estetiğin ve gerilim hissinin mesajın önüne ittirilerek; bir eğlence aracı olarak tasarlanan bir dizi havasında. Bize bir ders vermeye değil, bizi uç duygularımızı istismar ederek ekrana yapıştırmaya çabalayan bir şov.

Eğer bu dizinin adı başka bir şey olup, bu bizim hemşire de Guguk Kuşu’ndaki hemşire olmasaydı; ben ne bu duygulara girecektim ne de bu yazı yazılacaktı. Zaten yazının bir noktasında dediğim gibi, fena bir dizi olmamış ama Guguk Kuşu’nun ne ruhuyla ne özüyle bir alakası yok. E o zaman bu bana sadece o klasik eserin meşhurluğundan istifade etmek gibi geliyor. Bak mesela Star Wars’a; herifler üç tane geçmiş filmi bırak, kendi aralarında bile doğru düzgün bağı olmayan filmler yaptılar, biz de bu tutarsızlıklar yüzünden filmleri objektif bir biçimde değerlendiremedik bile. Ama ne oldu? Üç film de heyvan gibi kar etmeyi başardı. Neden? E çünkü 40 yıllık Star Wars külliyatı bu, kötü olduğunu bile duysak merak edeceğiz herhalde.

Bilmiyorum okuyucu. Bana dar görüşlü, yaşlandıkça muhafazakarlaşan, yenilikleri anlayamayan bir dede bey gözüyle bakabilirsiniz; belki de haklısınız. Ama bu kadar yoldan çıkılacaksa, eski bir işin markasının bu kadar alakasız yeni bir işe yapıştırılmasına karşıyım. Ya siz?

Yazar

Astrolojiye inanmayıp ikizler burcu olmakla gurur duyan, hem akıllı hem salak; hem iyi kalpli hem soğukkanlı, dengesiz bir tip. Azıcık totosunu kaldırsa dünyayı ele geçirme ihtimalinden ürküyor. En büyük düşmanları üç beyazlar: Şeker, Tuz ve Börek.

Bir Yorum Yazmak İster Misin?

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.