DOCTOR WHO 10. Sezon OXYGEN ve EXTREMIS İncelemesi – Bu Diziye Risk Almak Yakışıyor Arkadaş!
Son güncelleme: 22 Ocak 2020
Doctor Who onuncu sezonu ile tam gaz yoluna devam ediyor. Sezonun ilk yarısını devirdikten sonra şöyle bir dönüp omzumuzun üstünden baktığımızda Knock, Knock haricinde sezonun önceki iki sezondan çok daha tempolu ve tadında gittiğini görebiliyoruz. En güzeli de nihayet dikkat dağıtıcı, can sıkıcı saçmalıklar olmadan Peter Capaldi’nin performansını tüm haşmetiyle seyredebiliyoruz. Sanırım vedasından sonra kendisini favori Doctor’um diye anacağım. Zaten şimdiye kadar bu sözü esirgediysem hep hikayelerden, hep mantık hatalarından esirgedim. Yoksa Capaldi, ilk sezonunda ısınmaya hacadığı belli olan 3-4 bölümü haricinde canavar gibi bir Doctor portresi çiziyor. Bakın o kadar ki daha yazının ilk paragrafında adamı övmeye kaptırdım kendimi.

Capaldi övmecelerine tekrar kapılmadan önce bu yazıda bahsetmemiz gereken koca iki bölüm var. Gerçi bunlardan ilki olan Oxygen; bir çeşit geçiş bölümü, riski göğüste yumuşatarak ayağa düşürme bölümü olarak karşımıza çıkıyor. Ama bu konuşulmaya değmediği anlamına gelmiyor. Günümüz kapitalistlerine ilham verecek bir uzay şirketinin personellerine oksijeni krediyle vermesi ve bu personellerde sömürülecek bir şey kalmadığında onları giydikleri kostümler aracılığıyla tek tek avlamasını izledik Oxygen bölümünde. Fikir oldukça yaratıcıydı ve bu sayede her sezon bir kere mutlaka gördüğümüz, geçen sezon berbatlar berbatı bir hikayeyle geçiştirilmiş “insanlı uzay aracında gerilim” bölümünü tat kaçırmadan izlemiş olduk.
Karşılık beklemeden tüm evreni defalarca kurtarmasından mıdır, hakkı yenenin hakkını teslim etmek için güneş sistemlerini yerle bir edebilmesinden midir bilinmez; ben Doctor’a bu bölümde de giydiği sosyalizm kostümünü çok yakıştırıyorum. Kapitalizmi, Doctor Who’da görmeyi özlediğimiz o basit ama çok akıllıca yöntemlerden biriyle, kendi silahıyla vuran Doctor bir de yetmezmiş gibi mağdur işçilere grev gazı verince ben pek bir keyiflendim. Ne kadar küresel ve sosyal bir duruşu olsa da kapitalizmi uzun yıllardır omuzlayan bir ülkenin dizisi olan Doctor Who dokunduğu bu notaların gazını, ayın başında İngiltere’de de kutlanan İşçi Bayramı’ndan almış olsa gerek.

Bu ideolojik tatlılıkları, mavi adam ve Bill arasında geçen muhteşem komik ırkçılık diyaloğunu ve Nardole’ün aksiyon esnasında da izlemesi çok keyifli bir karakter olduğunu bir kenara bırakırsak, Oxygen bölümünün konuşulması gereken en önemli yanı hala ortada duruyor: Hiç çekinmeden aldığı o risk, Doctor’u görme yetisiz bırakmak. Doctor’un, eğer elinde fırsat olsaydı tüm yoldaşları için benzer bir fekadarlık yapacağından hiç şüphem olmadığı için oturup Bill ve Doctor ikilisine kardeş edebiyatı yapmayacağım. Ben bunun yerine, evrenin yegane gönüllü kurtarıcısının gözlerini kör etmek gibi radikaller radikali riskin alınabilmiş olmasını tebrik etmek istiyorum.
Her birkaç sezonda bir dizinin kadrosunu saptan köke değiştirmek bariz bir risk olsa da Doctor Who; hikaye anlatımlarında, karakter ilişkilerinde çok da ötesi görülemez riskleri kolay kolay almayan bir dizi. Fakat bizlere veda edeceğinden bildiğimiz gibi, Doctor’un büyük belalarla baş etmesi gereken bir sezonda adamı görme yetisiz bırakmak… Büyük ve merak uyandırıcı bir risk.

Alınan bu riskin sadece göstermelik bir tehlike olma ihtimali de vardı tabii. Sonuçta evrene köşe bucak hakim bir Zaman Lordu körlüğü için uyduruk bir gezegenin uyduruk bir aktarından uyduruk bir merhem alıp sürse ve iyileşse çok sesimizi çıkaramazdık, kabul edelim. Ancak Oxygen’den sonra gelen Extremis bölümünde gördüğümüz kadarıyla alınan risk, kritikliğini koruyor. Bunun da detayı arka sayfada.
Sezonun dönüm noktası niteliğinde Extremis‘i neresinden analiz etmeye başlamalıyım emin değilim. Çünkü yaşananların önem sırasını pek kestiremiyorum. Ama madem gözlerden bahsettik en son, kaldığımız yerden deva edelim.
Extremis itibari ile Oxygen’de atılan adımın bir merhemle geri alınmayacağını görmüş olduk. Doctor, en uygun zaman buymuş gibi, kör olduğu macerasından hemen sonraki macerasında okumasının hayati önem taşıdığı bir kitapla karşılaştı. Benim için bölüm hemen o andan itibaren ilginçleşmeye başladı. Bu görememe mevzusunun; gerek Doctor’un kitabı okuyamadığını çaktırmamak için kardinal karşısında girdiği haller, gerek Nardole’den çaresizce almaya çalıştığı destek gibi eğlenceli anlara yol açmasının yanı sıra aynı mevzu; Doctor’un Bill karşısındaki gururu, birkaç dakika gözlerini açabilmek için hayatından bir bilinmeyeni feda etmesi gibi trajik anlara da sebebiyet verdi.
Yalnız bu konu hakkında bir eksi parantez var ki o parantezi açmadan da geçemeyiz: Her ne kadar alınan riskin hakkı verilmeye çalışılsa da belli ki bir Zaman Lordu’nun gözlerini bağlamak pek kolay değil. Çünkü başta sonik gözlük sonra da o gizemli cihaz kullanılmadan edilememiş. Sonik gözlüğe çok da muhalefet olamıyorum. Biraz kolaya kaçılmış gibi gözükmesinin yanında hiç de mantıksız değil. Hatta koca Doctor’da böyle bir cihaz olmasa garipserdik herhalde. Ama o ne idüğü belirsiz o cihaz çok tepeden inme bir çözüm olmuş. Bir cihaz kullanmak yerine Doctor bir çeşit meditasyon yaparak rejenerasyon gücünden çalsa ve bu aynı cihaz gibi ileride bazı aksaklıklara yol açacak olsa sanki daha inandırıcı ve daha görkemli bir çözüm olurmuş. Bölüm sonunda mevzu çözülmediğine göre daha bu konuda dil yoracağız, o yüzden diğer önemli meselelere de yer verelim.

Bölüme adını veren kitap, Doctor’un görme mücadelesi dışında da, tek başına heyecan verici bir unsurdu. Özellikle Cern, Pentagon gibi merciilerin bile kitabı okuduktan sonra toplu intihara kalkışmasını öğrendikten sonra ekrana biraz daha yakın buldum kendimi. Kitaptan çıkan sonuç ise heyecanlanıp gözlerimi bozma riskini almaya değerdi doğrusu. İzlediğimiz her şeyin bir işgal simülasyonu olması ve uzaylıların Doctor’u öldürebilmenin her yolunu bulmak adına bu simülasyonu tekrarlıyor olması epey görkemli bir fikirdi. Özellikle AoS’un Framework’ü ve Rick and Morty’nin Shaym-Aliens’ından sonra bir simülasyon farkındalığı bölümünü de Doctor Who’da izlemek keyifliydi. Aynı körlük mevzusu gibi simülasyon meselesi de çözülemeden bölümün sonuna geldik. Sonraki bölüm fragmanından da gördüğümüz üzere hemen bu hafta yine karşılaşacağız Wade Wilson görünümlü, Darth Vader solunumlu uzaylılarla.

Son olarak değineceğimiz şey genel gidişattan kopuk ama ileride genel gidişatın ta kendisi olacağı belli olan Missy infazı sahneleri. Bölüm boyunca flashbacklerle izlediğimiz o infaz ritüeli her şeyden önce çok havalıydı bir kere. Ben bir süre infaz edilecek Zaman Lordu’nun Doctor mu Missy mi olduğunu kestiremedim, bu benim şaşkınlığım mı yoksa bilerek verilen bir hava mıydı bilmiyorum ama bu, sahneleri benim için daha heyecan verici hale getirdi. Sonunda Missy meydana atılıp Doctor’a infaz hakkı verilince 5 bölümdür gizemini sürdüren kutu da bir anlam kazanmış oldu.
Doğrusu daha önceki piyano geyiğinden ve Doctor’un Master ilişkisini bildiğimizden sahnenin sonu pek de süpriz olmadı. Ayrıca o eski dost, ezeli düşman Master değil de Missy kılığında olduğundan Doctor’la aralarında geçen duygusal sahne çok da etkileyici değildi. Ama yine de Michelle Gomez ve Peter Capaldi’nin ellerinde saz varmışcasına oyunculuklarıyla aşık atmasını izlemek her zamanki gibi çok iyi hissetirdi. Tüm bu infaz, mahkumiyet durumu ileride önemli bir yer edecek belli ki. Muhtemelen simülasyon hikayesi tamamlanır tamamlanmaz Missy ana konumuz haline gelecektir.
Tabii Missy nasıl Master olacak, Doctor nasıl veda yoluna girecek gibi derin meselelerden önce sırada gayet heyecanlı gözüken bir bölüm var: The Pyramid at the End of the World. Fragmanı da hemen aşağı da. Haftaya Dünya’nın sonundaki piramitte görüşmek üzere.
Lord olmak için yola çıkan gariban geek kendini bir anda yazar olarak buldu. Geek kültürüyle küçük şakalaşmalarını, sinemayla flörtlerini yazıya dökmek için burada. Muhitte Geek_Lord olarak bulabilirsiniz.
Tüm yazıları (267)
Yorum Yap