EDEBİ KORKUNUN Sinematik Dünyadaki Işıltıları
Son güncelleme: 2 Ağustos 2019
Korku yapımları arasında, kendi familyasının kulvarında çok daha etkili olduğunu düşündüğüm bir tür var: Korku edebiyatı. Normal şartlar altında ciddi bir korku filmi izlemekten hep geri dursam da, üzerimde yine birtakım problemler yarattığını söyleyebilirim. Hatta öyle ki, korkutucu temalara sahip kitapları okuduğumda, daha az etkilendiğimi düşünmüşümdür her zaman. Çünkü görsel olarak duyumsadığım bir yapımın, kısa sürede bilinçaltına hücum ettiği konusunda neredeyse eminim. Hızlı ve etkili bir baskı.
Fakat gel gelelim ki, korku temalı edebi çalışmaların üzerimde etkisi pek olmadığını düşündüğüm halde uzun sürede daha büyük psikolojik baskıya sebep olduğunun farkındayım. Bilinçaltına işleyen her bir ögenin, sinsi sinsi, yavaş yavaş, içinize işleye işleye sizi yeyip bitirdiği gibi bir gerçek var ki, sanırım bu hızlı ve etkili olmasına oranla daha kötü bir durum. Bir hafta boyunca çekeceğiniz psikolojik etki gittikçe azalırken, yavaş yavaş aklınıza işleyen bir öykü ya da şiirin mental problemleri daha ağır olacaktır, yanlış mıyım? Şu bilinçaltı denilen olaya ve işleyişine büyük bir ilgi duyduğum için bu husus sanırım çoğunlukla benim gibi düşünenlere mantıklı gelecektir. Ne dersiniz?
Bu haftaki Geek Dosya konumuz da aslında bunun üzerine: Korku edebiyatının incileri ve sinemaya yansıması. Peki uçsuz bucaksız bir derya olan edebiyatın korku familyasında, kendini ispatlayabilmiş ve başyapıtlar listesinde ismini üst sıralara yazdırabilmiş eserler hangileri? Bizler sizin için iki yüz yıl öncesine gittik ve onlarca yazar/şair arasından tarihte daha çok isminden söz ettirenleri seçip bir liste oluşturduk. Elbette gönül isterdi ki, her bir sanatçımızın eserinin sinema tarihindeki etkisinden uzunca bahsedelim, fakat imkanlarımız -:)- el verdiği ölçüde sizlere yeterli bir özetini geçmeyi arzuluyoruz.
Canavarın Değil Doktorun İsmiyle – Mary Shelley: Yeni Bir Dönemin Ateşleyicisi

Gotik edebi geleneğinin korku edebiyatına doğru filizlendiği dönem olan 19. yüz yılın ve hatta hala şu dönemin bile incisi olan o kült eser ile başlayalım işe: Frankenstein. Tabii yüz yıllardır en çok bilinen korku ögesi adı altında kullanılmasına rağmen devamlı olarak yanlış anlaşılmaya ve işlenmeye maruz kalan bir eser kendisi. Ne açıdan diye sorarsanız hemen söyleyelim: Çoğunluğun bildiğinin aksine Frankenstein, canavarın adı değil; onu yaratan adamın ismidir. Kitabı okuyanlarınız ya da eserin uyarlamalarına öyle ya da böyle erişebilmişleriniz mutlaka bilecektir aslında bu işin doğrusunu. Genellikle halk arasında yanlış yayılan bir bilgi olan, canavara Frankenstein denilmesi durumu, kulaktan kulağa oynarcasına gittikçe yanlışa doğru ilerlemiş bence. Bir kişinin yanlış anlayıp, diğerlerinin de ondan duyduğunu çok didiklemeden kabul etmesiyle oluşan bu hatayı, bilmeyenleriniz de öğrenmiştir diye umuyoruz artık.
Mary Shelley’nin 18 yaşında yazmaya başlayıp 20 yaşında yayımlattığı eser, Victor Frankenstein ismindeki genç bir bilim adamının hikayesini ele alıyor. Bay Frankenstein, biçimi garip ama kendi bilinci olan ve geleneklerin dışına taşmış türde bir canavarı, bilim aşkına deneysel çalışmalar uğruna yaratmaya girişir. Çabaları olumlu sonuç veren Victor Frankenstein, bu sayede edebiyat tarihinin en bilindik yaratığına hayat veren kişi olarak Shelley’nin eseriyle tanındık bir karakter haline gelir.
Shelley’nin bu eseri yazarken en büyük esin kaynağı olan John Milton’ın Kayıp Cennet’i, kitap boyunca sayısız referansa sahip. Victor Frankenstein’ın adı, Kayıp Cennet’te tanrıdan bahsedilirken kullanılan “the Victor” unvanından gelmekte mesela. Genç bilim adamının bir canavar yaratması durumu, tanrının rolünü oynayarak hayat verme gücüne işaret. Buna ek olarak Frankenstein’ın canavarı da yine aynı Kayıp Cennet kitabındaki, ilk insan olan Adem’e gönderme olarak kullanılmakta. Doktor’un tanrı, canavarın ilk insan ve canavara hayat veren elektriğin ise bir bakıma “tanrının insana üflediği hayat” olarak göndermeler şeklinde yer alması da, okuyucuları bu bakımdan tatmin eden ayrıntılardan biri.

Genel haliyle sinema dünyasına yansıyan Shelley’nin eseri, ne yazık ki çoğunlukla uyarlama haline getirilirken yine yanlış anlamalara gebe bir şekilde karşımıza geliyor. Fakat bunun aksine olayı ve temayı doğru kavrayarak ona göre bir adaptasyon haline gelen yapımlar da mevcut. Animasyonlar tarafında Frankenweenie ve Hotel Transylvania gibileriyle karşılaşıyoruz. Öte yandan 16 dakikalık kısa film olan 1910 yapımı Frankenstein isimli film, ismini taşıdığı Shelley’nin kitabından uyarlanan ilk sinema filmi olarak kabul edilmektedir. Bu açıdan belki de esere bir tık daha fazla sadık kalarak yapılmış bu kısa filmin, korku sineması tarihinde büyük bir mihenk taşı değeri taşıdığı da ayrıyetten su götürmez bir gerçek elbette.
Hugh Jackman’ın baş rolü olarak bir sıfır öne geçen Van Helsing ya da eleştirmenler tarafından pek de başarılı bulunmayan I, Frankenstein filmi, edebi esere sadık kalmaya çalışılarak başka ögelerle harmanlanmış sinema uyarlamaları sınıfında yer alıyor. James McAvoy ve Daniel Radcliffe gibi sempatik isimlerle çekilen 2015 yapımı Victor Frankenstein filmi ise, neticede başarılı sayılmasa da kadrosundaki isimlerle çıkmadan önce dikkat çeken uyarlamalar arasındaydı. Hatta canavarından çok Doktor Frankenstein ve yardımcısı Igor’a odaklanan film, biraz daha insan karakterlerin hayatları üzerinden ilerliyor elbette. Son olarak tam anlamıyla bir uyarlama sayılmasa da The Rocky Horror Picture Show ise, Frankenstein eserinden cımbızlanan materyallerle oluşturulmuş kült filmlerden biri olarak bu listede yer alma şansına erişiyor elbette.
Morgue Sokağı Kara Kedilerinin Amantilladoları – Edgar Allan Poe: Kuzgun Adam

Belki de korku alanında en tanınan isim haline gelen kişidir Poe. Gerek inanılmaz dili ve gerekse de tekrar tekrar okuyacağınız cümleleriyle edebiyat tarihinde onlarca kısa hikayesi, şiiri ve kitabıyla bilinen Poe, ne yazık ki şu dönemlerde internet edebiyat fenomeni haline geldi. Sadece aforizmaları halinde ortamlarda paylaşılan yazarımızın eserleri, fikrimce hak ettiği değeri göremiyor. Okuyucularının, Kara Kedi‘si ile içten içe hep o duvarın ardından hayatını zehir edebilecek bir kedi gelmesinden korkması ya da Morgue Sokağı Cinayetleri ile bütün bir kitabı muallakta okuyup anca sonunda çözülen düğümle rahatlaması gibi birçok etkiden kurtulması çok da kısa sürmüyor doğrusu. Üstüne üstlük yalnızca ikinci kez ve yalnız bir ortamda okuduğumda vurucu etkiyi yaşatan Amantillado Fıçısı kısa hikayesi ile, Poe’nun üzerimde süren etkisi hala devam etmekte diyebilirim. Yine de hiçbir eserinin, ilk okuduğum Kara Kedi kadar travmatik bilinçaltı etkisinde bulunacağını düşünmesem de her birine karşı garip bir nefret-aşk duyguları besliyorum.
Bahsettiğim sinsice bilinçaltınıza hücum eden o baskıyı en net görebileceğiniz eserlerin yazarı olan Edgar Allan Poe, tek bir değil birçok eseriyle sinema tarihine kaynaklık etmiş.1928 yapımı The Fall of the House of Usher, 1934 yapımı The Black Cat ve 1935 yapımı The Raven gibi, sanatçının birbirinden farklı eserleri üzerinden yola çıkılarak uyarlanmış filmler, genel olarak sinema tarihinde kült eserler sınıfına girmese de yeteri ilgiyi görmüş. Siyah beyaz konseptte olmalarının korku türündeki karanlık havayı vermede çok daha yararlı olmasıyla beraber, Poe’nun eserlerindeki psikolojik baskıyı yansıtmada da bir hayli başarılılar. Günümüze yaklaştıkça Poe’nun eserlerine olan uyarlamaların bir hayli azaldığını ve hatta döneminin kardeş filmlerine oranla da başarısız adaptasyonlar halinde sunulduğunu da es geçmemek lazım. Bu alanda ne yazık ki Frankenstein kadar başarılı beyaz ekran uyarlamalarına sahip olamasa da, Edgar Allan Poe’nun bu sinema familyasına en önemli katkısı yazdıkları. O yüzden de bu haftaki dosya konusuyla alakası bakımından, sanatında çığır açmış ama ne yazık ki doğru anlaşılıp görsel yapımlara doğru yansıtılamamış bir inci olarak nitelendirmek istiyorum Poe’yu, izin var mıdır?
Güzel Portrelerin Korkutucu İkinci Yüzleri – Oscar Wilde: Dünyanın En Narsist Dehası

İngiliz tiyatrosu üzerine aldığım dersin hocasının (God save the holy Murat Seçkin), bana bütün bir dönem boyunca kattığı harikuladeler arasında belki de en çok aklımda kalan şeylerden biri şudur: Oscar Wilde, tanıyabileceğiniz en narsist ama bir o kadar da espritüel dehaya sahip insandır. Espritüel dehası, aslında bir bakıma İngilizce’de “witty” olarak adlandırılan ve son derece iğneleyici bir üsluba sahip olmakla nitelendirilebilecek bir durum. Fakat espri dediğimizde aklınıza gelen mizahi ögelerin basitliği gibi düşünceler sizi yanıltmasın. Asıl odak noktası burada narsistlik ve dehalık. Dorian Gray’in Portresi kitabı ile bu narsisizmin doruklarını size harika bir dille anlatan Wilde, içinize işleyen karanlık ögelerle korkutan biri. Genç bir adamın arzularının ne kadar tüyler ürpertici seviyede bağımlılık yaratacak şeyler olduğunu anlatan eserde, bir bakıma okuyucu kendine dönüp bakmadan edemiyor doğrusu. Bazı benliklerde aynaya bakma etkisi yaratan eserin, bilinçaltına işleyen ve yavaş yavaş korku seviyesine ilerleyen bir teması var. Her şeyin toz pembe başlayıp gittikçe gece zifiriliğine dönen genç Dorian Gray’in, pis arzularını ve diğer insanları hayatında ne ölçüde dengeleyebildiği son derece edebi bir dille bizlere sunuluyor.
Wilde’ın bu eseri üzerine sinema tarihinde çok fazla ses getirebilmiş yapım olmasa da, hala aynı konu üzerine çekilmiş filmler arasında en yüksek puanı taşıyan 1945 yapımı Dorian Gray’in Tablosu isimli uyarlama, tozlu raflardan bize saygıdeğer bir selam vermekten geri durmuyor. Wilde’ın korku sinemasına sanıldığından daha fazla katkı sağlayan Dorian Gray’in Portresi kitabı için en bilindik film herhalde baş rolünde Ben Barnes’ın yer aldığı 2009 yapımı uyarlama olabilir. Kitabı okumadan önce izlediğimden dolayı bendeki tüm tasviri Ben Barnes üzerinden ilerleten hayal gücümün, kitabı okuduğumda filmde bulamadığım hazzı katladığını söylemek isterim. Normal şartlarda bu tür kitap-film uyarlamalarında önceliğin kitaba verilmesi gerektiği konusunda ağır fanatiklik yapıyor olsam da, sanırım Dorian Gray’in o kendi güzelliği ve arzuları üzerinden akıp giden narsistliğini harika yansıtan Ben Barnes’ın etkisi beni sarıp sarmaladı zamanında. Bu yüzden, zaten az sayıda olan diğer uyarlamalardan çok bahsetmeden yalnızca bu filmi öne sürmek istedim. Gerek eleştirmenlerden aldıkları puanlar, gerekse hatırda kalıcı olmalarıyla yeteri seviyeyi tutturamamış kardeş filmlerini, 1945 ve 2009 yapımı sinema uyarlamaları bir hayli hızlı adımlarla geçiyor. Teknik açıdan, 2009 yapımı uyarlamanın ne kadar şahane olduğu konusunda tartışılabilirliğine bir şey demesem de, yansıttığı hava ve kitabın atmosferine uygunluk bakımından yeterli olduğunu düşündüğüm bir eser.
Vlad’ın Torunundan Sembolik Enstantaneler – Bram Stoker: Kan, Vahşet, Yozlaşma Jonglörü

Korku sinemasında edebiyat incilerinin yansımalarına finali Bram Stoker’dan Dracula ile yapalım dedik. Zira başlı başına -şimdiki gençlik romanlarının büyük ölçüde etkilendiği- kan arzuları üzerine yazılıp çizilmiş her türlü yapıma öncülük etmiş eserlerden biri kendisi. Çoğunlukla Frankenstein ve canavarı gibi yanlış anlaşılmalara maruz kalsa da, Dracula yine o kadar da istikametinden sapmış bir hatır materyali değil neyse ki.
Vlad Tepeş -nam-ı diğer Kazıklı Voyvoda- zannedilen ama onun yerine sadece Vlad’ın torunu olan bir kont aslında Dracula. En azından, bahsettiğimiz filmlere konu olan kan sömüren vampir Dracula’mız öyle. Hatta sanırsam bu eserin kaynaklık ettiği fantazya dünyasındaki vampir yapımlarından çok, asıl Dracula’yı konu alan sinematik eserlerin büyük bir çoğunluğunda yer alan Christopher Lee’den ve katkılarından bahsetmezsek de ayıp olur. Zira Bram Stoker’ın Dracula’sı için izleyebileceğiniz çoğu yapımda, illa seslendirici ya da oyuncu olarak bir şekilde yer almış olan pek harikulade insan rahmetli Sir Christopher Lee‘nin filmografisi, bu açıdan bir hayli kabarık. Edebi eserin başarısının veya kült oluşunun aksine, sinema dünyasına taşınması ve orada da bir başyapıt haline gelmesindeki emeklerinden dolayı burada özel bir saygı ve sevgi selamını Lee’ye borç bildik, umarız bizi mazur görürsünüz.
Kont Dracula’nın edebi açıdan konuşmak isteyeceğim yönleri genel anlamda sembolleri ve referansları üzerinden; olay örgüsü veya konusu bu açıdan bir tık geride zannımca. Eğer bileniniz varsa pek açıklamaya gerek yoktur muhtemelen ama yine de bilmeyenler için kısa bir yorum şeklinde belirtmek istediğim şeyler var: Kan, vahşet, cinsel arzular ve din ile bilimin yozlaşması. Bu saydığım temalar, Dracula’nın tüm konseptini cümleler kurmadan özetleyebilecek nitelikte kelimeler aslında.

Hristiyani açıdan bir kurtuluşu simgeleme, batıllık ve dinsel tasvirler gibi parçalarla dini yozlaşmayı kelimelere döken Stoker aynı zamanda bu bozulmanın bilimsel konularla da işlemiş eserde. Kendi başlarına çok şeyler anlatabilen kan ve vahşet temaları ise, vampirizm türünün temel taşları aslında. Kana olan açlık ve bu uğurda işlenen suçların haddi hesabı yok zira. Cinsel arzuların ise vampirleri ele alan birçok yapımda gördüğümüz gibi vıcıklık ve abartılığından çok, ciddi anlamda karanlık saplantılar yönünde olduğunu belirtelim bir de.
Aslında bu maddede ve elbette tüm yazıda bahsi geçen kavramların, her ne kadar korkutucu bir temaya sahip olmadığını düşüneniniz olacağını tahmin etsem de, ciddi anlamda oluşum sebepleri insanlardaki psikolojik korkuların temeline inşa edilmiş. Dracula’nın yazıldığı 19. yüz yıl, dönemine göre düşünüldüğünde aslında bir hayli ürpertici ve insanın kanını donduran (ah şakalar şakalar) ögeler yığını taşıdığını kimse inkar edemez bana kalırsa. Günümüze yaklaştıkça -her nasıl olduysa- bir şekilde daha sempatik ve benimsenebilen hale getirilen bu vampirizm ve vahşet temaları, bu nedenle artık eskisi kadar korku ögesi kıvamında sayılmayabiliyor ne yazık ki.
Sir Christopher Lee’nin yer aldığı her türlü Dracula yapımını bu maddeye sığdıramasak da, en güzel uyarlamalar minvalinde listeleyebileceğimizi belirtmek isteriz aslında. Gary Oldman ve Winona Ryder’lı bir diğer yapıt olan 1992 yapımı Dracula filmi de sıralamada devam hakkına sahip elbette. Şahsi fikrimce, çok başarılı bulunmasa bile bir şekilde son senelerde bu alanda çıkmış sinema yapımlarından olduğu için Luke Evans’lı Dracula: Başlangıç’ı da örnek olması bakımından bu filmler arasında ekleyebiliriz sanırım. Dracula’nın, bahsettiğimiz Christopher Lee filmleri hariç, ciddi anlamda sinema tarihine damgasını vurabilen çok bir yapımı yok maalesef. Hatta aksine çarpıtılarak asıl versiyonundan uzaklaştırılarak uyarlandığı eser ve görsel yapımlar bir hayli fazla olduğu için, sanırsam en az Frankenstein gibi yanlış anlaşılmış eserlerden biri oluyor kendisi.
Bütün bir korku sineması tarihinde yer alan ve onlarcası arasında cımbızlayarak seçtiğimiz edebi çalışmaların, uyarlandıkları filmler açısından fazlasıyla çarpıtıldığı ya da yanlış anlaşılarak önümüze sürüldüğü gerçeği aslında pek bir üzücü özetlemek gerekirse. Yine de kim ne derse desin, bir kültürün başlangıcı olan bu eserlerin önemi ve yapıtsal değerlerinin çok tartışmaya açık olduğunu düşünmüyorum, bilmem siz ne dersiniz?
Geveze, aşırı heyecanlı, domates surat. Ailenizin mülayim, cep tipi ponçiği. Profesyonel inek. Özel gücü ise role play yazmak. @poncikbruiser
Tüm yazıları (523)
Yorum Yap