Tanrı’ya inanır mısınız? Peki ya Şeytan’a? Doğru ya, birine inanınca öbürüne de inanmak gerekir. Ya iyilik ve kötülüğe? Sizce aydınlık nerede biter, karanlık nerede başlar? İkisi arasında keskin bir sınır var mıdır? Tüm bunları ve daha fazlasını düşünmeye sevk edecek bir kitabı inceleyeceğim bu yazıda: Rus yazar Mihail Bulgakov’un modern klasikler arasına giren ünlü romanı Usta ile Margarita’yı.

Ukrayna asıllı yazar Mihail Bulgakov, 1928 ile 1940 yılları arasında tamamlıyor bu büyük eseri. 10 Mart 1940’taki ölümüne kadar tekrar tekrar okuyup, gözden geçirip değişiklikler yapıyor. Malum, dönem Sovyetler Dönemi. İktidarda Stalin var. Dolayısıyla roman ancak 1966’da, seksen sayfası çıkarılmış halde yayınlanabiliyor. Eseri okuyunca bu baskının, sansürün sebebini biraz anlayabiliyorsunuz. Fakat bir taraftan da “Ne gerek vardı ki?” demekten alamıyorsunuz kendinizi. Çünkü Usta ile Margarita, söyleyecek ciddi şeyleri olsa da bunları güler yüzle söylemeyi başarabilen bir roman.

Hikâye, sıcak bir ilkbahar akşamı Patriarşiye Göleti Parkı’nda bir bankta oturan iki arkadaşın sohbetiyle açılıyor. Bunlardan biri; Moskova Yazarlar Birliği’nin (MASSOLİT) Başkanı ve “kalınca bir edebiyat dergisi”nin genel yayın müdürü Mihail Berlioz. Diğeri ise Biezdomni (Evsiz) lakaplı şair Ivan Ponirov. Bu iki adam, Biezdomni’nin yazdığı bir şiir üzerinden İsa’nın gerçekten yaşayıp yaşamadığını tartışıyor. Bu sırada Şeytan -kendine verdiği isimle kara büyü uzmanı Profesör Woland– yanlarına gelip tartışmaya katılıyor. Kant’la kahvaltı ettiğini söyleyen, gelecekten haberler veren bu adamın bir deli ya da bir casus olmadığı, acı tecrübelerle ortaya çıkıyor.

Burada bir virgül koyup Profesör Woland’ın tasvirindeki hayal gücüne şapka çıkarmamak elde değil. Dişleri platin ve altın kaplamalı, sağ gözü kara ve sol gözü yeşil olan, fino köpeği kafasından oyulmuş baston kullanan bir şeytan betimliyor Bulgakov. Böylelikle daha romanın başında yazarın ne kadar geniş -ve tuhaf- bir hayal gücü olduğunun sinyallerini alıyoruz.

Woland’ın şeytanın ta kendisi olması bir spoiler değil. Çünkü Can Yayınları tarafından basılan kitabın arka kapağında yazılı zaten bu. Zaten önemli olan Woland’ın kim olduğu da değil, neler yaptığı. Gerçekten, Sovyet Moskova’sına inen Şeytan; ayağının tozuyla çılgınca oyunlarını oynamaya başlıyor. Birbirinden renkli ve çeşitli yardımcıları da – iki ayağı üzerinde yürüyen ve konuşan kedi Behennot gibi – bu macerada ona yardımcı oluyor.

Woland ve yardımcılarının sihirli hamleleri; gözüyle gördüğünden başkasına inanmayan, aklı ve bilimi her şeyden üstün sayan, materyalizmin dibine vurmuş Moskova aydınını çok zor durumlara sokuyor. Örneğin, Varyete Tiyatrosu’ndaki gösteride havaya savrulan paraları almak için birbirine girenler, ertesi sabah banknotların değersiz kağıt parçalarına dönüştüğünü görüyor. Eylemleri dolaylı yoldan zarar verse de, temas kurduğu hiç kimseyi bir şey yapmaya zorlamıyor Woland. Sadece insanın gerçek doğasında bulunan açgözlülüğü, ikiyüzlülüğü ortaya seriyor.

Hikâyede ince ince eleştirilen tek kesim aydın ve entelektüeller değil. Moskova’da yaşayan MASSOLİT üyesi yazar ve şairler aracılığıyla dönemin Rus edebiyat camiasına da dokunduruyor Bulgakov. Daha başlarda, ev sırası bekleyen MASSOLİT üyelerinin tartıştıkları bölüm, buna örnek gösterilebilir.

Gelelim romana ismini veren Usta ve sevgilisi Margarita’ya… Birbirini deli gibi seven bu iki insanın yaşadıkları, romanın ikinci katmanını oluşturuyor. Gerçek adını bilmediğimiz Usta, yazdığı roman yayınlanmayınca bunalıma girmiş ve akıl hastanesine düşmüş bir yazar olarak karşımıza çıkıyor. Bulgakov’un Usta karakteri üzerinden kendi gördüğü baskıları ve Sovyet Rusya’sında yazar olmanın zorluklarını yansıttığını düşündüm ben.

Ve Margarita… Evli ve zengin olmasına rağmen; Usta’ya ve yazdığı romana tutkuyla âşık bir kadın. Bu öyle bir aşk ki; sevgilisi uğruna her türlü bedeli ödeyebilen, şeytanla bile aynı masaya oturabilen birine dönüştürüyor Margarita’yı. Karakterin hikâye boyunca geçirdiği değişimi okurken hayrete düşüyorsunuz.

Usta’nın roman kahramanı olan Pontius Platus’un hikâyesi ise ana hikâyeye paralel olarak ilerliyor. Roma’nın beşinci Filistin Valisi olan Platus, yazarı gibi pişmanlıkları, çelişkileri olan bir karakter. Ve o da baskı altında. Masum olduğuna inandığı bir mahkum hakkında, şehirdeki Yahudi lobisinin zorlamasıyla idam kararı veriyor ve bu yüzden kendiyle hesaplaşıyor.

Birbirinden çok farklı gibi görünen bu üç hikâye (Woland, Usta ile Margarita ve Pontius Platus) birbirine karışıp aynı potada eriyor. Okura da yalnızca bu büyülü gerçekçi macerada kahramanların peşine takılmak kalıyor.

Usta ile Margarita’da keyif ile kederi, gerçekle gerçeküstüyü, felsefeyle sistem eleştirisini ustalıkla harmanlıyor Bulgakov. Üstelik bunu harika bir kara mizah diliyle gerçekleştiriyor. Okuru pek çok yerde “Gülsem mi ağlasam mı” ikilemine sokuyor. Gerçekten de, kitapta olaylar birbiri ardına gerçekleşirken gülseniz mi, üzülseniz mi bilemiyorsunuz. Örneğin; Nikanor Ivanoviç’in dövizle ilgili rüyasında kahkahalara boğulurken, Usta’nın başına gelenleri okuduğunuzda içinizi bir hüzün kaplıyor. Bu durum kuşkusuz romanı cazip ve farklı hâle getiren unsurlardan bir tanesi.

Bir diğer unsur ise atmosferi ve detayları tasvir ederken kullanılan sonu gelmez yaratıcılık. Romanı okurken, Sürrealist bir ressamın – örneğin Dali’nin – tablolarına bakıyormuş gibi hissettiğiniz pek çok yer oluyor. Varyete Tiyatrosu’ndaki gösterinin, Margarita’nin atıyla Moskova üzerinde uçuşunun ve Şeytan’ın düzenlediği balonun anlatıldığı bölümler örneğin.  Böyle bölümlerde şahsen ben, sahneleri kafamda canlandırabilmek için zihnimi zorladım ve Bulgakov’un düş gücüne hayran kaldım.

Tüm bunların yanında, oldukça sert, sağlam, etkili mesajları olan bir roman Usta ile Margarita. Ama mesaj kaygısı taşımayan bir roman. Yani sözünü sakınmıyor ama parmağını okurun gözüne sokmuyor. Başta da yazdığım gibi: Söyleyeceği şeyleri güldürerek, güldürürken de düşündürerek söylüyor.

Birbirinden renkli ve çeşitli karakterleri, alabildiğine fantastik atmosferi ve okura sordurduğu sorularla Usta ile Margarita; hem büyülü hem de gerçekçi yanıyla sanki epik bir destan. Modern zamanın kaçırılmaması gereken klasiklerinden biri.

Yazar: Zekeriya Ünal

Yazar

Dünyanın en ihtiyacı olduğu anda ortaya çıkarak çeşitli konularda fikirlerini belirten yazarlar. Bir konuk yazar asla geç yazmaz, erken de yazmaz. Onlar, tam yazmaları gereken zamanda yazarlar.

1 Yorum

  1. Kütahya Kültür ve Turizm müdürünün Geekyapar’a yazı yazacağı günleri de mi görecektik…

Leave a Reply to Ege Topoyan Cancel reply

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.