Bu yazıyı dizinin üçüncü bölümünü izledikten sonra yazıyorum. Sezonda henüz üç bölüm daha var ama şu ana kadar aldığım tatmin, bu yazıyı yazmam için yeterli oldu. Açıkçası “sezon bitsin, öyle yazarım” demedim çünkü dizi daha şimdiden bana bir şeyler hissettirdi. Umarım böyle devam eder, açıkçası edecekmiş gibi de duruyor.

Game of Thrones evreninde yeni bir dizi başladığını ilk duyduğumda beklentim oldukça düşüktü. House of the Dragon bende ciddi bir yorgunluk yaratmıştı. Politik entrikacı olacağım diye hikâyeyi zaman zaman fazla zorlayan bir yapısı vardı ve izlerken keyiften çok sabır isteyen anlar yaşatıyordu. Game of Thrones’un sonunu da zaten tekrar kurcalamaya gerek yok. O yüzden Dunk & Egg’e başlarken modum çok netti: “Bir bakarız.”

Ama dizi beklemediğim bir yerden yakaladı.

Dunk & Egg büyük büyük şeyler anlatmaya çalışmıyor. Ejderhalar yok, devasa savaşlar yok, herkesin herkesin arkasından iş çevirdiği o yoğun entrika trafiği yok. Buna rağmen hikâye boş hissettirmiyor. Çünkü bu sefer odağı dünya değil, insanlar.

Dunk karakteri bunun en iyi örneği. Onu oynayan oyuncu bence role gerçekten çok yakışmış. Yüzünde o hafif saflığı, dünyayı tam çözememiş hâli, biraz beceriksiz ama iyi niyetli duruşu çok net hissediyorsun. Bu saflık hiçbir zaman aptallık gibi durmuyor, aksine karakteri daha insani ve daha sıcak kılıyor. Dunk’u izlerken onunla dalga geçmek değil, onunla yol almak istiyorsun. Bu da karakterle izleyici arasında doğal bir bağ kurulmasını sağlıyor.

Egg ise uzun zamandır izlediğim en tatlı çocuk oyunculardan biri olabilir. Birkaç jest ve mimiği şimdiden fark etmeden günlük hayatıma sızdı. Zeki fakat bunu göze sokmayan, sevimli ama yapay olmayan bir karakter. Dunk ile arasındaki ilişki dizinin kalbi gibi çalışıyor ve bu ikilinin kimyası hikâyeyi ayakta tutan en önemli şeylerden biri.

Bir noktada şunu fark ettim: Ben tarihe ilgili biriyim. Öğrencilik yıllarımda tarih derslerinde, örneğin Osmanlı’da bir padişah anlatılırken, savaşlar, fetihler, saray entrikaları işlenirken benim aklım hep başka bir yere giderdi. Kendimi o sarayın içinde değil de, o dönemde yaşayan sıradan bir insan olarak hayal ederdim. Çarşıda gezen biri, tarlada çalışan biri, savaşa gitmek zorunda kalan biri… Tarihi hep yukarıdan değil, aşağıdan merak ederdim.

Dunk & Egg bana tam olarak bu hissi veriyor. Evet, krallar var, prensler var, hanedanlar, armalar, bayraklar var. Bunları görmek iyi hissettiriyor çünkü tanıdık. “Aa Targaryenler”, “Aa Baratheonlar” diyorsun. Ama kamera bu sefer çamura, pisliğe, açlığa, emeğe ve düz insanların hayatına dönüyor. Saraydan çok yol var, entrikadan çok hayatta kalma derdi var. Taht oyunları değil, o tahtın gölgesinde yaşayan insanların hikâyesi anlatılıyor.

Dizinin bütçesinin düşük olması açıkçası pek umurumda değil. Çünkü izlerken bunu bir eksik gibi hissettirmiyor. Aksine, her sahnede ciddi bir emek verildiği çok net. Hanelerin armalarındaki detaylar, renk seçimleri, kumaş dokuları, set tasarımı, Ashford’daki turnuva alanında esnafların konumlandırılışı ve giyimleri… Bunların hiçbiri rastgele durmuyor. Targaryenlerin geçtiği köprünün bu dizi için özel olarak inşa edilmiş olması bile başlı başına bir özen göstergesi. Egg’i oynayan karakterin saçının gerçekten kazınmış olması gibi küçük ama fark edilen ayrıntılar da cabası. Gösteriş yapmadan, bağırmadan ama özenle kurulmuş bir dünya izliyorsun ve bu da diziyi çok daha inandırıcı kılıyor.

Dunk’ın yaverliğini yaptığı ve dizinin başındaki bir sahnede kaybettiğimiz şövalye Ser Arlan of Pennytree ile ilgili anlatımı da özellikle sevdim. Tüm hayat hikâyesini uzun uzun anlatmak yerine, aralara serpiştirilmiş kısa flashback’lerle bu bağı hissettirmeleri oldukça zarifti. Dunk’ın bugün olduğu kişiyi anlamak için Ser Arlan’ı tanımamız yetiyor ve dizi bunu gözüne sokmadan yapıyor. Zaten bu evrenin bazı noktalarda aşırılıklara kaçma gibi bir huyu olmuştur. Burada nadiren de olsa bunun izlerini gördüğümüz birkaç sahne var ama genel anlatının dengesini bozacak bir noktaya gelmiyor.

Bir de dizideki göndermeler var. Görüler, kehanetler, ima edilen şeyler… Kitaplara ve külliyata çok hâkim biri değilim ama buna rağmen izlerken sürekli bir merak hâli var. “Bu boşuna söylenmedi” diyorsun, “bunun bir karşılığı olacak” hissi geliyor. Her şeyi bilmemek, aksine daha da heyecan verici oluyor.

Üç bölüm sonunda şunu rahatlıkla söyleyebilirim: Dunk & Egg izlerken keyif veren, yormayan ama boş da olmayan bir iş. Büyük laflar etmiyor, büyük şeyler anlatmaya çalışmıyor ama anlattığını samimiyetle anlatıyor. Şimdilik aldığı yol beni bu yazıyı yazmaya ikna etti, umarım sezon boyunca da bu çizgiyi korur.

Author

"Kuşkun varsa Meriadoc, hep kalemine güven."

Bir Yorum Yazmak İster Misin?

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.