Yaşım küçükken, köpeklerin bizim televizyon ekranından gördüklerimiz ile aynı şeyleri görmediği, ekranda birbirine karışmış renkler ve şekiller algıladıkları söylenmişti bana. Bu tamamen atmasyon olabilir. Ancak bunu duyduğumdan beri, evcil hayvanların yaşadıkları evlerde bütün gün ekran karşısına kilitlenmiş sahipleri hakkında neler düşünüp hissettiklerini merak etmişimdir. Sonuç olarak az önce yazdığım gibi bir durum yoksa bile bizim algıladıklarımızı algılamadıkları ortada. Acaba bizim için endişeleniyorlar mıdır?

Tekir ve Azman (evet, hiç kedim olmadı) “Bu manyak gitti gene arkası olmayan camdan dışarı bakıyor.” “Dışarı mı?” “Ne bileyim, içeri bakıyor?” tarzı diyaloglar kuruyorlar mıdır? En miskin ev kedisinin bile sekiz bölüm Bojack süresi kadar kıpırtısız oturduğunu görmedim açıkçası. Sağlıksız bir şey yaptığımızı düşünüp, bir organizma olarak bozulup bozulmadığımızı kafaya takıyorlar mıdır acaba?

Tabii, benim sadık hayal gücüm bu meselenin peşini bırakmadı ve bir anda kendimi, insan türünü dışarıdan inceleyen bir uzaylı gibi hayal etmeye başladım. Hani böyle doğa belgeseli gibi insanların günlük hayatlarını ele alan parodi videolar olur ya… Aynı o yabancılıkta, uzaktan bakan bir zekânın bizim bu hareketimizi nasıl değerlendireceğini hayal eder oldum. Bizden daha gelişmiş bir canlı türünün, elektronik bir iletişim cihazının ne olduğunu anlamasını beklemek saçma gelmiyor kulağa. Ama biz bu cihazları sadece bilgi alış verişi amacıyla kullanmıyoruz elbette. Amacı sanat veya kültür olan bir takım “eser”leri de takip edebilmek için kullanıyoruz. Ve geçmiş ekran karşısına, tamamen yapay ortamlarda bir araya getirilmiş, yalan olduğunu sapına kadar bildiğimiz sıralı görüntü ve sesler eşliğinde zaman zaman ağlıyoruz, gülüyoruz, mutlu oluyoruz ve resmen karşımızda biri varmış gibi etkileniyoruz. Yalanın yalan olduğunu unutuyor veya görmezden geliyoruz.

Tamam tamam, yalan derken ben de kurgu olmasına rağmen sanat eserlerinin sahici bir şeylere parmak uzattığını biliyorum o yüzden o duyguların gerçekle bir ilgisi var elbette. Ancak bunu, o bizi inceleyen uzaylılar anlayabilirler mi? Sadece dünya üzerinde bile birbirinden farklı ilerlemiş kültürler, birbirlerinin kültürel alışkanlıklarını garipseyebiliyor. Örneğin dünyanın bir kısmı eve girerken ayakkabısını çıkartırken, bir kısmı bunu yapmıyor. Biz burada çatal bıçakla rahat ederken, yemeği elle yemenin garipsenmediği veya nedense, iki tahta çubukla hayatın bir Çin İşkencesine(!) döndüğü alışkanlıklar var. Ya da mesela taharet musluğu. Yemin ederim, “Gel Avrupa’ya yerleş” deseler iki kere düşünmeme sebep olur. Hayır bi’ de, bide diye bir şey var (hehe). Yani ikisini birleştirmeyi hâlâ akıl edememeleri değil sanırım olay. Olay; kültürel.

Hele bir de o varsayımsal uzaylıları düşünün. Hiç dışkılamayan bir canlı türü olsaydı onlara, tuvalette ne yaptığımızı anlatmak çok zor olurdu herhalde. Ya da mesela duyma yetisi hiç olmayan bir tür… Müziği nereden anlatmaya başlayabilirsin?

Burada önemli bir fark var tabii. İşlevsel olan ve hayatta kalmakla ilgili bir şeyi gene de anlatabilirsin. Tuvalet ihtiyacımızı gidermezsek patlayacağımızı öğretebiliriz karşımızdakine. Ama en sevdiğin dizinin final bölümü yayınlanmış, onu eve gidip izleme sabırsızlığını anlatamayabilirsin. Ya karşımızdaki canlı türü, SANAT diye bir şeyi hiç icat etmediyse? Ya bir şekilde böyle bir şeye asla ihtiyaç duymayan psikolojik veya zihinsel bir yapıya sahipseler? Belki de o kadar gelişmişlerdir ki duygularını kullanarak insanlara empati kurdurmaya çabalayan aktivitelere ihtiyaç duymamaktadırlar; her şeyi, bir robot gibi olduğu şekliyle algılayıp, gelişmiş medeniyetleri doğrultusundaki kimi rasyonel amaçlarına göre hareket etmektedirler.

Burada enteresan bir düşünce giriyor insanın aklına: Zekâmızla bu işin bir ilgisi var mı? Daha doğrusu zekâsızlığımızla? Esat Tekand, verdiği derslerin birinde şöyle bir şey demişti: “Ne zaman ki insanlar örneğin dünyada yoksulluk sınırının altında yaşayan kişileri gösteren bir grafik tablosuna bakıp hüngür hüngür ağlamaya başlayacaklar, o zaman dünya kurtulacak”. Tabii burada bahsettiğimiz “insanlar”ın dünyaya ve başkalarına karşı duyarlı olması ile ilgili bir dilek de var. Ama benim derdim o entelektüel alışverişte.

Düşünün bir, dünyanın uzak bir köşesinde yaşanmış bir felakete yardım toplamak için, gerçek görüntülerin yanına illa müzik konan, en üzücü ve iç burkan bir kurgu ile döşenmiş videolar ve kamu spotlarına ihtiyaç duyuyoruz. Oysa mantıken bunun haberinin yapılması yeterli olmalıydı. Ancak harekete geçelim diye duygularımıza oynayan sunumlar gerektiğini düşünüyoruz. Ve işe de yarıyor. Bunun sebebi genel olarak vicdansız olmamız mı? Bence değil, öyle olsa o videolar da işe yaramazdı. Bunun nedeni, bence, genel olarak salak olmamız. Sadece veriyle işin ehemmiyetini tahayyül edemiyor olmamız. Hani çocuklar için bir takım bilgiler daha kolay öğrenilsin diye şarkıya yedirilir ya da arkadaşımız mor dinazor falan tarafından anlatılır ya; insanlık da öyle işte. Salt görüntü bile yetmiyor, illa arkasına Apocalyptica’nın “Nothing Else Matters” yorumunu koymanız gerekiyor.

İddia etmiyorum ki medeniyet olarak geliştikçe ve akıllandıkça, sanata olan ihtiyacımız azalacak. O sanırım farklı bir tartışma konusu. Ama geliştikçe sanat diye anladığımız şeyin değişeceğini, şekil ve mecra değiştireceğini akıl etmek kolay. Bir mağara adamına modern sanat sergisi gezdirmek baya enteresan olurdu herhalde. Ya da bizler, teknoloji böyle gelişmeye devam eder; bundan mesela 5000 yıl sonra artık bedenlerimizi bugün hayal bile edemeyeceğimiz nano falan teknolojiyle ne biliyim, hiç açlık çekmediğimiz, ölmediğimiz, uzayda istediğimiz gibi gezindiğimiz bir hâle soksak; yani bugünkü temelde hayatta kalmaya endeksli bedensel ve zihinsel tüm paradigmaları silip attığımız bir gelecekte yaşasak, o zaman belki de bugünlere bakıldığında insanların, hem de saatlerce, ekran karşısında suni olarak hazırlanmış bir takım ses ve görüntü kombinasyonlarına dik dik bakmaca aktivitesi herhalde hiç anlaşılmayacak.

“Geçmiş zamanlarda, insanlar henüz Dünyalıyken, kişiler psikolojik bir stimülasyon amaçlı olarak adına ‘film’ ya da ‘dizi’dedikleri dijital yayınlar izlerlermiş. Hatta bazıları o kadar zor durumdaymış ki ellinci defa en baştan en sona “Friends” izleme hastalığına yakalanırlarmış.” tarzı laflar, geleceğin antropolojik ifadelerinden biri olabilir. O dediğim gelecekten bugüne bakıldığında, bu kadar uca taşınan böyle hareketler, dinsel veya spiritüel ritüeller olarak bile algılanabilir.

Bu yazıda girilmeyecek başka bir tartışma konusuna değinerek; biz geekler mesela birtakım fantastik karakterlerin resimlerini kıyafetlerimize basıp, haklarında çıkan her filmi/diziyi tüketip, zaman zaman çeşitli kostümler giyip bir araya gelerek o kurgu karakterleri onore ediyoruz. Bunun dini bir ritüelden ne farkı var? Ekranlara yapışıp sabaha kadar farklı sebeplerle sevdiğimiz dizileri izlemenin, ruhani bir arayış ile alakası yok mu? Bu ruhani arayış bir gün bitse, tüm bu süper kahramanları, tarihi kişileri, dini ve mitolojik karakterleri örnek alma ihtiyacı da biter mi? Öykü dinleme ihtiyacımız evrensel mi yoksa bunu aşacak mıyız? En azından aynı öyküleri; tekrar tekrar..?

Yazar

Astrolojiye inanmayıp ikizler burcu olmakla gurur duyan, hem akıllı hem salak; hem iyi kalpli hem soğukkanlı, dengesiz bir tip. Azıcık totosunu kaldırsa dünyayı ele geçirme ihtimalinden ürküyor. En büyük düşmanları üç beyazlar: Şeker, Tuz ve Börek.

5 Yorum

Bir Yorum Yazmak İster Misin?

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.