Yazan: Öykü Ertan

Unutulmazına gelmeden önce ölüm nedir bir tartışmak lazım aslında. Binbir türlü düşünce gelir aklımıza, fakat deneyimlemeden bilemezsin, deneyimledikten sonra da geri dönüşü yoktur. Yani canlılar âleminde ne desen, neye dayanarak desen, ölüm bilinmezdir. Bu bilinmezlik insanı korkuya sürükler; her zaman bir itiraz vardır, yedi de olsan yetmiş de olsan çok erkendir. Bir tek şundan eminsindir ki ölümden kaçış yoktur. Bundan emin olmak kabullenmeye giden yolda atılan ilk adımdır.

Hadi şimdi kabullendik diyelim, sıra geldi unutulmazlığa.

Hayat boyu bir sürü insana dokunursun, birçok insanı etkilersin, fakat hatırlanmak ayrı bir şeydir. Hayatında yer aldığın insanlara yaklaşımının onlarda bıraktığı etki, bu etkinin süresi ve niteliği unutulmamak için önemlidir. Neticede senin fiziksel varlığın sona erdiğinde seni hatırlayacak olan arkada bıraktıklarındır. Başkası değil. Unutulmaz olmak için de birilerine değer vermiş ve onlar için de değerli olmuş olmak gerekir.

Unutulmaz bir ölüm dendiğinde de akla kabaca başa baş giden akıl almaz bir kılıç savaşında ülkesi, halkı, sevdiği kişi veya kişiler uğruna ölen bir kahraman; trajik bir cinayet, intihar ve bunun gibi şeyler gelir. Başlığın “yaşama açılan unutulmaz ölümler” olmasının nedeni de bu ölümlerin yaşamın bitişini değil ona verilen değeri, ölüm kaçınılmaz olsa bile bu değer olgusu ve ona verdiğin anlamlarla ölümsüzleşmeyi, kendinden sonraki yaşamlara bir ışık olmayı gösteren ölümler olması.

Bahsedeceğim ilk unutulmaz ölüm sıradan bir insanın hikâyeleriyle efsanevi hale getirdiği hayatıyla zenginleşmiş bir ölüm.

 

1. Edward Bloom

big-fish (1)

İzleyenler eminim ki bana hak verecek çünkü ben izlediğimden beri aklımdan çıkmayan, salya sümük ağlatırken gülümseten ve aynı zamanda düşündüren bir ölüm bu.

Filmin ilk sahnesinde izleyiciye nehirdeki kimsenin yakalayamadığı büyük balıkla ilgili efsane anlatılıyor. Efsane dediğime bakmayın Edward Bloom için bu oldukça gerçek bir hikâye hatta kendisi oğlu Will doğduğunda bu balığı alyansını yem olarak kullanarak yakaladığını filmde defalarca anlatıyor. Tabi hikâyeleri sadece tutulamayan kocaman balıklar hakkında değil. İşin içinde gözünde geleceği görebileceğin cadı, üç dört metrelik Carl adında bir dev arkadaş falan var. Neticede Tim Burton filmi bir yerde…

Bunların hepsi Edward Bloom’un oğluna hayatıyla ilgili anlattığı hikâyelerin önemli parçaları. Şunu da eklemek isterim ki bu olaylar Edward tarafından gerçekte olmuş gibi anlatılıyor. Hasta yatağındayken bile bu hikâyelerin arkasında duruyor. Amacı kendini sıradanlığın ve ortalama yaşantının insan üzerinde yarattığı etkiden sıyırmak, insan olarak, kişilik olarak büyüyebilmek için içince bulunduğu sınırları aşmak, limitleri yok etmek. Çok hızlı büyüdüğü için üç yıl yataklara düşüyor. Sonra ansiklopedide Japon balıklarının küçük kalmasının nedeninin küçük fanusta bırakılıp büyümelerine izin verilmemesi olduğunu okuyor. Ve böylece anlıyor kendinden daha büyük bir şey olabileceğini.

big-fish

İşte o büyüklüğe hikâyeleriyle ulaşıyor. Küçük bir Japon balığıyken kendisi o kimsenin yakalayamadığı büyük balık haline geliyor. İşte bu dönüşüm de ölümüyle birlikte tamamlanıyor. İşte Edward’ın hastalığıyla birlikte ölümün bir süreç olduğunu görüyoruz. Daha önce cadının gözünde nasıl öleceğini görmüş olarak ölümü kabullenmiş. Gördüğü ölümün öncesinde karşısına çıkan her tehditte “Ben böyle ölmüyorum” diyor ve gerçekten de ölmüyor fakat hastalığıyla birlikte ölümünün yaklaştığının farkında.

Daha fazla uzatmadan gelelim şu unutulmaz ölüme.

Hastanede gerçekleşen normal bir ölüm gibi görünüyor, oğlu yanı başında son nefesini vermek üzere olan yaşlı bir adam var dışarıdan bakıldığında. Fakat hatırlatmalıyım ki kendinden büyük hikâyeleri olan bir adamdan bahsediyoruz.  Kalan son kuvvetiyle oğlundan, cadının gözünde gördüğü ölümünü anlatmasını istiyor, oğlu bu hikâyeyi bilmemesine rağmen babasını hikâyelerindeki gibi kabullenerek onu ölümsüzleştirecek ölümünü anlatıyor. Birlikte hastaneden kaçıp babasının eski spor arabasıyla büyük balığın yüzdüğü bilinen göle doğru yola koyuluyorlar. Trafik hiç problem değil çünkü yolarına çıkan arabaları bir kenara çekmek için dev arkadaş Carl orda.

Big-Fish-father

Sonunda göle vardıklarında Edward’ın hikâyelerinde yer alan hayatlarını etkilediği herkes onu yeni hayatına yollamak için ordalar. Bir tarafta futbol oynadığı zamanlarda çalan bando ve amigo kızlar, bir tarafta tasasız kasabanın insanları… Kanallarda gezinirken o sahneye rastlasanız, filmi bilmeseniz ve biri bunun birinin ölümü olduğunu söylese inanmanızın mümkün değil. Edward’ı oğlu kucağında taşıyarak karısının içinde onu beklediği göle götürüyor. Vedalaşıyorlar, gözyaşı yok, mutluluk ve hayat var. Will babasını suya bırakıyor ve Edward büyük balığa dönüşüyor.

Daha sonra gerçek ölüme dönüyoruz ama, hayatında olduğu gibi ölümünde de tercih edilen belli ki hikâye olacak. Cenaze töreninde ise hikayelerin aslında tamamen uydurma olmadığını gösteren karakterleri görüyoruz ve gruplaşmış inşalar hikayeleri anlatmaya devam ediyor. Bu ölümü unutulmaz yapan da bu. Edward Bloom ölmüş olsa da her zaman hikâyelerinde yaşamaya devam edecek. Ölümüyle ölümsüzlüğü yakalayacak.

Edward Bloom’un ölümü şimdi anlatacağım kişinin ölümüne göre daha öznel bir etkiye sahip, aile ve dostlar gibi daha dar bir kitleyi etkiliyor. Sıradaki ölüm ise koskoca bir toplumun değişimine öncü olan, ideolojilerin ölümsüzlüğünü savunarak kendini bir ideolojiye dönüştüren ve ölümüyle böylece ölümsüzleşen bir karakterin ölümü olacak.

2. V

V for Vendetta

İnsanlar ölümlü olsa da düşünceleri, o düşüncelerden gelişen sistemler ve ideolojiler ölümsüzdür. Bir insanın ölümünün üzerinden asırlar geçmiş olsa bile doğru ve etkili şekillerde ifade edildiğinde fikirlerinin ölmesi imkânsızdır. V kendi insani duygularından yola çıkarak, özgürlük ve refah uğruna aynı insanı duygularından vazgeçmiş bir karakterdir. Zaman geçtikçe taktığı maskeyle özdeşleşmiş, bir bireyden çok savunduğu ideolojiye dönüşmüştür.

Evey Hammond ona kim olduğunu sorduğunda kendisini “maske takmış bir adam” olarak tanıtmış, maskesinin kişiliğini gizlemek için olduğunun altını çizip altındaki kişinin saklı ve temsil ettiği ideolojiden uzak kalması gerektiğini böylece vurgulamıştır. Kendi kişiliğinden vazgeçmek zorundadır çünkü V’nin de söylediği gibi otorite figürlerinin dokunamayacağı tek şey düşüncelerdir. Onun dışında vücuduna sahip olabilir, zayıflıklarını bulup bunları sana karşı kullanabilirler.

V for Vendetta

Bunlardan kaçarak ve kendini her geçen gün maskesiyle bir hissederek kendi benliğinden kurtulduğunda V ölümsüzlüğe doğru ilk adımını atmıştır. Ki zaten, amacına doğru attığı her adımda, takvimler beş kasıma doğru her yaklaştığında, V de biliyordu, ölmesi gerekecekti. Ama maskesinin altında kendini kaybettikçe, ideolojisinin ortaya çıkardığı plan kendinden çok daha öteydi. Daha kutsaldı.

Maskeyi suratına taktığı zaman kendisine haksızlıklar yapılmış bir adamdan çok daha fazlası olmaya başladı. Sadece kendi sesi değildi artık, toplumun sesiydi de. V sadece kendisi değildi, o bütün insanlıktı. O yüzden onun ölümüne baktığımızda ölümü sadece vücudunun işlevsizleşmesi değildi. Ölümüyle birlikte ve Evey’nin kararıyla büyük plan gerçekleştirildi. Patlayıcı dolu vagonların içindeki yolculuğu onun cenazesi, ideolojisinin doğuşu, temellerini atmasıydı. Bu yüzden ölümü ona savunduğu ideolojiye dönüşerek ölümsüzlüğü bahşetti. En başta da dediğim gibi yeni yaşamları yönlendirerek aslında herkesin bilincinde yaşayan bir karakter olmaya devam etti.

 

Yazar

Geekyapar okurları Yazı Çağrısı altında toplaşıyor, belirlenen konularda kalem coşturuyor. Sen de parçası olmak istiyorsan, duyuruları takip et!

Bir Yorum Yazmak İster Misin?

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.