İtiraf etmeliyim, ben bilim kurgu sevmezdim. Bir ışık yılı kadar uzaktaki bir geçmişte, bilim kurgu uzay gemilerinin oradan buraya kaçıştığı fazla teknolojik ve soğuk türdü benim için. Neyse ki kader zamanında ağlarını örerek beni önce Doctor Who, ardından Star Wars yollarında heba etti de kurtuldum bu elim yanlıştan. Yoksa o uzak gelecekteki ihtimallerin soğuk heyecanını tadamadan ne olurdu hâlim? Onlar sayesinde kanımdaki merak zerrecikleri harekete geçti ve seyirliği, doyumsuz aksiyonlar kadar kafa yoran hikâyelerin de peşine düştüm.

Hatta zamanla bilim kurgunun, uzaya dair kategorisiyle sınırlanamayacağını ve bin bir tür çeşidinin olduğunu gördüğüm gibi, ondaki insani yanları da anlamaya başladım. Mesela Battlestar Galactica’da olduğu gibi sıfırdan bir yaşam kurma telaşında olsak, işler nasıl ilerlerdi acaba? Uzayın ortasında da olsa insan, insandı ve bu işlenmemiş doğayla ne yapmaya çalışırdık? Üstelik evreni diğer canlılarla paylaşma ihtimalimiz, zekâ dolu fikirlerle önceden pratik fırsatı sunan bir satranç tahtasına döndürüyordu bilim kurguyu. O meşhur sorumuz; uzaylılar bir gün gökten, denizden veya çay bardağımızın içinden çıkıp gelse ne yapardık? Onlarla etkileşimimizde etik anlayışımız, bize nereye kadar yeterli gelir? Farklılıklarımızı kabullenip ayrımcılığımızı bir kenara atar mıydık? Peki ya bu yeni türlerle ilgilenirken dönüp kendimize bakarsak, biz zihinsel ve fiziksel olarak hâlâ gelişiyor muyuz yoksa yerimizde mi sayıyoruz? Sorular sonsuz.

Üstelik bu zorlu soruları yanıtlarken hem aklını hem sanatsal gücünü çalıştıran insanlar sayesinde bilim kurgu türü, kültür mirasımıza dönüşen eşsiz eserlerle dolu. Eğer bir gün bir uzay aracı, dünyamızda resmi konukluk etmeye karar vererek durursa,  bir noktada şimdiye kadar ürettiklerimize bakacaklar. Ve bana kalırsa en özgün ve dikkate değer bulunanlar ya bilimsel buluşlarımız ya felsefi çıkarımlarımız ya da sanat eserlerimiz olacak. Gerçi yemek tariflerimize de şans veriyorum, özellikle de ıspanaklı böreğe… Ancak yemeği es geçelim şimdilik.

Sırf bu sebeplerden bilimin geleceğine dönük hayalleri, felsefeyi ve sanatsal etkiyi tek başına kendinde birleştiren bilim kurgunun öncü yapımlarından 2001: A Space Odyssey’i, yerli yersiz anmalıyız. Film eleştirmeni olmasak da bu zihni uzay kadar geniş insanların elinden çıkan filmden mahrum kalmamalı, üzerine kendi yorumlarımızı yapmalıyız. Çünkü yapım yılının çok ötesine geçerek yönetmeni Stanley Kubrick tarafından bizzat bunun için, üzerine düşünülsün diye yapılmış. Arthur C. Clarke’ın hikâyesinden esinlendiği ve senaryoyu da birlikte yazdıkları hâlde filmin sonunu, Clarke’ın aynı adlı romanındaki hâlinden daha farklı ele almak istemesi de bundan. Sonunu sislerin arasında bırakarak apaçık bir oldubitti, yerine kendi fikirlerimizi edinmemizi istemiş. Eğer izlemediyseniz spoilerlar barındıran bu yazıyı sonraya bırakın çünkü herkesin kendi kaptanlığıyla gemisini yüzdürmesi gereken bir destan bu. –Odyssey vurgusunun nereden geleceği belli olmaz.-

2001: A Space Odyssey sessizlikle döşeli bir film. Bu, onu olduğundan da uzun gösteriyor. 141 dakikasına üç ana bölüm sığdırılmış. Kendi kurallarınca, neredeyse seyirciye buyuran bir estetiği var. Açılışında dakikalarca uzay boşluğunu, karanlığı izliyorsunuz mesela. Sanki Kubrick düşüncelerimizi o karanlığa bırakıp ön yargılarımızdan arınarak izlemeye başlamamızı istiyor. Zihnimize soğuk uzay duşu aldırdıktan hemen sonraysa maymunlarla dolu bir gezegene iniyoruz. Görüyoruz ki acele istemeyen, epik destan anlatısı filmin her yerine sinmiş. Hemen bitsin, aksiyona geçilsin istiyorsanız aradığınız film kesinlikle bu değil. Ateş başındaki bir kamı dinler gibi, geniş soluklarla hikâyesini anlatmasına izin vermek gerekiyor Space Odyssey ’in.

Başlangıçta bir maymunun elinden çıkan kemik parçasının, yıkıma ve inşaya giden yolunu takip ederken bir anda kendimizi, ne olduğu bilinmez bir monolitin karşısında buluyoruz. Monolit, gözlerimize hiçbir şey anlatmayan siyah bir taş parçası. Bir elin ürkek dokunuşunda, acemi bir merak gizli.  Tıpkı, asırlar sonra hâlâ bilinmezliği kavramak için uzanan ellerimiz gibi

Koyu karanlıkta yıldızlı göğe başımızı kaldırdığımızda pek bir şey bilmiyorduk. At sırtında elimizde demir silahlarla yol alırken bildiklerimiz yine sınırlıydı. Amansız bir salgın gelip hayatlarımızı yıktığında hurafelere sığınıyorduk. Tam anlamıyla bilinmezlikten ibaret bir gezegende; ellerimizde tuttuğumuz kemik, taş, tunç parçalarından güç alarak yol alıyorduk. Hatta hâlâ derimizin altındaki mağarayı yeni yeni keşfediyoruz. Önümüzü arkamızı ancak aydınlatan bir meşaleye sahibiz. Koca karanlığa karşı titrek ışığıyla bir o var yanımızda. Bir Uzay Destanı, o meşalenin ışığında bulduklarımıza dair bir hikâye. Meşale kimi zaman kemikten silahımız kimi zaman uzay gemimiz kimi zaman gelişkin yapay zekâmız oluyor. Ama ne kadar az şey bildiğimiz gerçeği değişmiyor. Bir o, bir de sınırsız keşfetme azmimiz.

Film, bildiğiniz gibi ikinci bölümünü ay gezegenine giden bilim insanı Floyd ile başlatıyor. Bu bölümlerde gösterilen ayrıntılara coşmamak mümkün değil. Bu kadar özenle işlenmiş bir yapımın daha olmadığına dair bir anlaşma imzalanırsa bir gün, bana sormadan adımı yazabilirler. Pek çok bilim kurgu klişesinin filmlerdeki doğuş yeri belki de burada: Yemek yerine alınan haplar, yerçekimsiz ortamda ayakta durmayı sağlayan ayakkabılar, donanımlı koltuklar ve ekranlar, otomatik açılan kapılar ve dönen gemi koridoru, hem üstte hem altta yer alan odalar… 1968 senesinde! 2001: A Space Odyysey’ e dair en garip şey bu. Bu film, teknolojik imkânsızlığın yüzüne atılan bir tokat gibi. Üstelik Star Wars’un orijinal üçlemesindeki gibi görsel efektler elle yapıldığı için belki de, garip bir zamansızlığa sahip.

Bölümün başında Doktor Floyd, bir uzay gemisiyle Ay’daki gizli Clavius üssüne gitmeye çalışıyor. Gemide her dili çeviren bir sistem kullanılması belki de ilk zeki klişelerden. İnsanlar önce dilde uzlaşıyorlar ve dilde ayrılıyorlar. Floyd,  bu ayrılığı kullanarak gemide karşılaştığı tanıdıklarının sorularını muğlak bırakıp gezegen hakkındaki salgın kanısını bilerek güçlendiriyor. Sakin uzay boşluğunu ve durmadan dönen zihnimizi hareketlendiriyor. Kahramanımız iyi mi kötü mü anlamaya çalışırken gözlemci konumumuzu sağlamlaştırıyoruz. Elbette üsse vardığında sakladığı sırrın, asırlar öncesinin tanıdık yabancısı Monolit olduğunu öğreniyoruz. Belki ta kendisi belki bir başka kopyası, film buna dair nerdeyse hiçbir şey söylemiyor. Monolit, bizim meraklı gözlerimizde tüm gizemiyle gökyüzüne doğru yükseliyor. Bilim insanımız, maymunlardakine özgü bir merak ve ürkeklikle dokunuyor monolitin pürüzsüzlüğüne. Ve ebette olmazsa olmaz bir hatıra fotoğrafı çekilecekken ritimsiz bir ses çınlıyor kulaklarında. Kara kutumuz, bu sinir bozan sesle arkamızda kalırken filmin son bölümüne geçiyoruz.

Bu bölüm henüz görkemini yitirmemiş, iyi zamanlarındaki bir Doctor Who bölümünü izlemek gibiydi. Uzay gemisiyle Jüpiter’e yolculuk eden bir ekip ve onların eşlikçisi, her yönden ileri seviye bir süper bilgisayarla tanışıyoruz önce. HAL isimli, oldukça sinir bozucu bir sese sahip, göz niyetine kıpkırmızı bir daireden bize bakan bu süper bilgisayarın ekibi huzursuz ettiği gün gibi ortada. Bu huzursuzluğu vermek için kırmızı rengin özellikle seçildiğine şüphe yok. HAL, o kırmızı noktasıyla sürekli kapı deliğinden hareketlerinizi gözetleyen bir teyze gibi.

Şu soruyu sormadan edemedim bu bölümü izlerken: Yapay zekâyı hayatımızı kolaylaştırmak için geliştiriyoruz ama bizden her bakımdan üstün bir varlıkla çalışmaya hazır mıyız? Özellikle de yüzü, sesi, neredeyse ruhu varmışçasına hareket eden bir makineyle dip dibe olmanın rahatsız ediciliğini nasıl aşarız? Çünkü kabul edelim ki egoist varlıklar olarak bugüne, diğer tüm türlerle zirveye yerleşmenin savaşını vererek geldik.

Filmin başında iki karşıt grup olan maymunların birbirini yok etme kavgasındaki güç ihtiyacı, bu süper bilgisayarla yüz yüze geldiğimizde de ortaya çıkıyordu. Tek fark, bu sefer düşmanı biz yaratmıştık. Belki de HAL haklıydı, henüz bir başka türle karşılaşmaya hazır değildik. Öte yandan hazır olduğumuz bir zaman gelecek miydi? Uzaylıların varlığına dair en hassas konu, dost mu düşman mı davranacakları olabilir ama bizim yabancı olana dair hoşgörümüzün hâlâ bilenmemiş olduğu kesin.

Haydi, kabul edelim HAL, bir arıza kaydıyla Frank’in ölümüne sebep olup ardından Dave’ i köşeye sıkıştırınca ürpermemek elimizde değildi. Dave’in HAL ile karşı karşıya geldiği sahnede kocaman karanlıkta bir başına mücadele edişi, bizi elimize taş ve kemik aldığımız zamanlara döndürmüştü ve o kavgayı kazanmayı, hayatta kalma içgüdümüzün tüm coşkusuyla istiyorduk. Bize karşı bir başka tür söz konusuydu yine. Ve bunun ne kadar kanlı bir istek olduğu da HAL’in bellek dosyaları yerinden tek tek çıkarılırken başladığı şarkısına kadar umurumuzda değildi. Bu kısım, ahlak ilkelerimiz için bir kapandı dersem en ufak bir itiraz almam sanırım. Kubrick ve Clarke, sadece bir insanı ve bir sesi kullanarak yapılanın, basitçe bir makineyi devreden çıkartmak olmadığını hissettiriyorlar. Tüm mantığımızı boşa çıkartıyorlar. Böylece etik ikilemlerin ortasında dahi hayatta kalma güdümüzün işlediğini görüyoruz. Kendimi, HAL’i ender bir türün başı olduğu için yok etmek istemesem de ölüm kalım savaşında öne geçmelerine izin vereceğimi sanmıyorum derken buluyorum. Siz ne düşünürsünüz bu konuda?

Filmin son halkası ise en sessiz kısmı. Uzayın bilinmezliğinde bu aşamadan sonra kılavuzsuz yol alıyoruz. Karşımıza neyin çıktığını anlayamadan, henüz haritalardan mahrum olunan yıllarda sefere çıkan kâşiflere yakın, Homeros’un Odyssey’i gibi başına nelerin geleceğinden habersiz bir kahramanız biz de. Dave, boyutları atlayıp zamanın göreceliliğinde gezinirken Monolit bu sefer, son kez karşısına çıkıyor. Gizeme olan merakımız içimizde yeniden kımıldanıyor. Ama yine o pürüzsüz yüzeye yöneltilen sorularımız, boş ve uzay gibi karanlık zihnimize geri çarpıyor. Belki de dönüp dolaşıp aynı yere geliyoruz. Belki de durduğumuz yer çok ileri ama biz henüz göremiyoruz. Koca uzay boşluğunda bir adım öteye, yaşamlarımızı uç uca ekleyerek anca ulaşabiliyoruz.

2001’i geride bırakalı 20 yıl geçmiş olabilir ama 1968’den bu yana bu kadar eşsiz bir iş çıkmaması, zamanın göreceliliğini düşündürtüyor. Büyük ve anlamlı şeylerin sessizliğe indirgenişi, Odysseus’tan da eskiye uzanan maceraperestliğimizi, attığımız her yeni adıma taşıyışımız gibi… Monolit, kımıltısız yüzeyinde bizim görmek istediğimiz şeylere dönüşüyor. Tıpkı, 2001: A Space Odyssey’in ta kendisi gibi. Sizin bu kült filme dair fikirleriniz neler?

Yazan: Cansu Özbay


Filmin efektlerinde 1968 senesinin etrafından dolanmak için uygulanan teknikleri görmek isterseniz:

Yazar

Dünyanın en ihtiyacı olduğu anda ortaya çıkarak çeşitli konularda fikirlerini belirten yazarlar. Bir konuk yazar asla geç yazmaz, erken de yazmaz. Onlar, tam yazmaları gereken zamanda yazarlar.

1 Yorum

  1. Açıkçası 1968 senesinde böyle bir vizyona ulaşmak yardımcı bir gücün yardımı olmadan pek anlamlı gelmiyor.
    Öte yandan uzay gemisinde yaptığı görüntülü görüşmeyide eklemek isterim. Filmi o yıllarda izlemiş olsam film iste der geçerdim. Fakat üstünden yarım asır geçtikten sonra izleyip günümüzde ki teknoloji ile butunlestirdigimizde film cok korkutucu geliyor.

Leave a Reply to Mutlu Can Cancel reply

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.