Yazan: Furkan Ünal

Sinema, her yönetmenin getirdiği, kendilerine özgü bakışlarıyla şekillenen ve anlatımda gidilen yollarla farklılaşan bir sanattır. David Lynch gibi adamlar vardır; insanın aklını zorlayan filmler çıkartır, izleyene akılsız olduğu hissiyatını bile verir. Ya da Andrey Tarkovsky gibi, “sanat, sanat içindir” diyen sinemacılar vardır. Martin Scorsese suç hayatını ele alır; Quentin Tarantino, son derece kişisel filmler çeker. Benim bu yazıda ele alacağım Michael Haneke ise kendi tabiriyle “Kimsenin kolayca ve içi rahat bir şekilde izleyemeyeceği filmler” yapar. 

Son derece rahatsız edici filmler çeken Haneke, burjuvaziye, medyaya, modern insanın umursamazlığına ve iletişimsizliğe getirdiği eleştirilerle aslında pür ve doğrudan bir dil kullanır, lafı pek dolandırmaz. Filmlerin vuruculuğu ise had safhadadır. Modern dönem Avrupa sinemasının en önemli yönetmenleri arasında gösterilen Haneke’yi özel yapan şey ise bence, filmlerinde ele aldığı, toplumun göz ardı edilen gerçek psikopatlarına analiz edercesine yaklaşıp, bunun üzerinden seyirciye benzersiz bir işkence yaşatması. Evet, Haneke filmlerini bir nevi işkence olarak düşünürüm çünkü verdiği rahatsız ediciliğe rağmen filmi belli bir noktaya kadar izlemiş olan seyircinin elini kapatma tuşuna götürtmez, resmen sandalyesine bağlanmış, zorla filmi izlerken bulur kendini seyirci. Ben bunu kesinlikle kötü bir şey olarak atfedemem. Haneke her ne kadar izleyiciyi işkenceye oturtsa da benim için bunlar gerekli birer acı ve tecrübedir. Bir Haneke filmi bittikten sonra benzersiz bir deneyim yaşadığımı hissederim, bu tadı başka pek kimseler yaşatmaz bana.

Elbette izleyiciyi zorlayan başka sinemacılar da var. Gaspar Noe da izleyiciyi benzer bir işkence çukuruna sokar ama Haneke’nin filmlerindeki vuruculuğu yakalayamaz. Ingmar Bergman da -ki kendisi Haneke’nin ilham aldığı bir yönetmendir- filmlerinde sarsıcı bir anlatım kullanır, ağır giden filmlerinde lafı pek dolandırmaması ve her şeyi çat çat söylemesiyle benzerlik taşır. Fakat dediğim gibi yine Haneke’nin oluşturduğu tarzındaki zor izlenebilirlik ve rahatsız edicilik, onlarda pek yoktur.

Burada Haneke’yi seçtiğim üç filmi ile ele alıp, onun hayran kaldığım sinemasına bir inceleme yapmak istiyorum. Haneke’nin tarzında özel olan ne? Ve neden onu en iyiler arasında gösteririm? Bunlara kendimce cevap getirmeye çalışacağım. Neyse, Haneke’nin filmlerinde lafı pek dolandırmadığından bahsettim ama sanırım ben çok uzatmış oldum. Üç filmi üzerinden ele alacağım bu auteur yönetmeni incelemeye başlayalım. Huzursuz okumalar dilerim.

Uyarı: Yazının buradan sonrası, filmler hakkında spoiler içerir.

1.  Funny Games (1997) / Tehlikeli Oyunlar   

Yönetmenin işkenceci tarzından bahsettiğimize göre belki de en sinir bozucu olan filmiyle başlayalım istedim. Haneke, burjuvazi için eğlenceye çevrilmiş şiddeti eleştirmek amacıyla yola çıktığı Funny Games’de izleyiciyi fazlasıyla yoran, gerilimli bir atmosfer sunar. Film, klasik müzik dinlemek, golf oynamak gibi alışkanlıklara sahip olmalarından entelektüel ve burjuva havası aldığımız ailenin, tatil için gittikleri bir evde iki gencin ( Paul ve Peter) esiri olmaları ve onlarla “Tehlikeli Oyunlar” ismini verdikleri bir oyun oynamaya zorlanmalarını konu edinir.

Televizyonda basit eğlenceye dönüşmüş şiddeti ve insanların bundan zevk almasını eleştiren Haneke, ortaya koyduğu işle amacına ulaşmış olsa gerek ki birçok insan filmden nefret etmekte. Bence Haneke’nin amacı da aslında bu. Haneke, bu filminde birçok farklı yol izleyerek seyirciyle lastik gibi oynar. Bunu başarmak için bazen bilinen ama değişik yollara başvurur. Mesela Haneke filmde şiddet sahnelerini seyirciye pek göstermez. Zaten eleştiri oklarını yönlendirdiği yerde bunlar yer almaktadır, yani insanların bundan utanç duyması gerekmektedir. Yani bir nevi izleyene, istediğini vermez. Nitekim Haneke sinemasının temelini de seyircide bir istek ve beklenti oluşturup bunun tam tersi yönünde hareket etmek vardır.

Ha bu arada göstermez göstermemesine ama bu şiddetin oluşturduğu acıyı izleyiciye hissettirmek konusunda da bir sıkıntısı yoktur filmin, seyircinin bundan zevk değil acı duyması ana odaktır ve bunu da hakkıyla yerine getirmiştir. Tehlikeli Oyunlar sırasında filmdeki ailenin annesi olan Anna’yı çırılçıplak soyarlar. Burada seyircinin beklentisi yüksek oranda cinsel taciz olacaktır ama herhangi bir gerekçesi olmadan geri giyinmesi istenir. Bir başka örnek, filmdeki bıçak olur. Filmin başlarında teknede bir bıçak olduğunu bize net şekilde gösteren Haneke, final sahnelerinin birinde Paul’un bu bıçağı göle atmasıyla tüm ümitleri bitirir. Tabii filmde böyle seyirciyi beklentiye sokan ama tam tersini veren daha birçok sahne var. Yani Haneke, seyircinin “iyi biter belki” şeklindeki ümitlerini de tek tek yıkıyor diyebiliriz.

Film bir büyük başarısını da seyirciyi çaresiz hissettirmesiyle gösterir. İzleyiciyi öyle bir noktaya getirir ki izleyenin nefreti sırf kendisinin bu olanlara müdahale edememesi olur. Aslında bu izleyiciye dahi çaresizliği yaşatmasının yine beklenenin tam tersini vermekle ilgisi olduğunu düşünüyorum. Hayalleri yıkılan tek kişi konumunda aile yoktur, izleyiciyi de benzer bir duruma düşürerek bunu aşılar, bir yandan da bu şiddeti meşrulaştırma suçunda bizim de en  parmağımız olduğunu ima eder.

Son olarak dikkatinizi, Haneke’nin psikoloji okumuş olmasına çekmek istiyorum. Bu konuya bu filmde değinmek daha doğru olur diye düşünüyorum. Evet, bu filmi anlatırken şiddet dedim, gerilim dedim, dedim de dedim. Bunları bazı filmler kanlı sahneler, işkence kesitleri gibi basit vahşet sahneleriyle sağlıyor, Haneke ise farkını akıllıca düşünülmüş gerilim sahneleriyle ortaya koyar.

Bu filmde bir de yönetmenin dördüncü duvarı yıkmasından bahsetmek istiyorum. Paul karakteri filmde birçok defa doğrudan seyirciye seslenir. Aslında bu kısımlarda iyice kendi amacını ortaya koyan film, Hollywood’un çizdiği klasik olay örgülerini tiye alır ve eleştirir. Bu konuda en sevdiğim kısım ise tartışmasız, kumanda sahnesi. Anna, filmin bir kısmında Peter’ı vurur ama Paul kumandayla sahneyi en başa alıp bunu engeller. Resmen filmin her detayıyla oynayan bu karakter bence zaten rolünü bir senarist edasıyla oynar. Yani o, senaristlerin hareket ettiği gibi filmi doldurmak amacıyla uzattıkça uzatan, seyirci zevk alsın diye işkence sahneleri gösterenleri oynar. İncelemenin başından beri belirttiğim gibi saf bir gerilim değildir, Haneke bu filmle ortaya gayet başarılı bir eleştiri de koyar. Hollywood’a baktığımızda sanki Funny Games’e benzeyen yüzlerce film bulacakmış gibi düşünse de bazı kişiler, aslında Funny Games ortaya ince ama gayet başarılı şekilde koyduğu farklarla benim gözümde bir başyapıt olmuştur.        

Das Weisse Band – Eine Deutsche Kindergeschichte (2009) / Beyaz Bant             

Beyaz Bant, aslında yönetmenin diğer filmlerinden biraz daha garip. Modern insan dedik, burjuva dedik, medya dedik ama bu film bunların hiçbirisini içermiyor. Elbette zor izlenebilirlik, rahatsız edicilik gibi şeyler var ama ele aldığı konuyla biraz ayrılıyor işte. Birinci Dünya Savaşı’ndan önceki kısa bir zaman diliminde, Almanya’nın ücra bir köyünde geçen film; köyde süregelen garip olayları, köyün öğretmeninin hatırladığı şekliyle bize sunar, yani bir anlatıcı vardır filmde.

Konusu, Haneke açısından biraz farklı doğrusu ve filmin diyaloglar aracılığıyla kendini bol bol açıklaması da yönetmenin diğer filmlerinden bir diğer farklılıktır. Buna rağmen söyleyeceği sözü pek dolandırmaz Haneke, olduğu gibi suratımıza vurur. O dönemki baskıcı aile ve din eğitiminin eleştirildiği film, ailelerinden şiddet gören çocukların gelecekte de buna yönlendirildiğini açıkça ortaya koyar. Aslında nazizmin temeline iner film. Daha küçüklükten toplumsal eşitsizliğe, zayıfın ezilmesine alıştırılan insanların, isteseler bile Baron’a karşı çıkamamaları, sonunda da kendilerinin de bu kalıp davranışlara yönlendirilmesini yani bir döngü hâlinde astlarını ezmelerini işler film. Bunu da  iki buçuk saate yakın süresinde uzunca ele alır.

Köy halkının tüm hilelerinin, zalimliklerinin ve ikiyüzlülüklerinin ardından yetiştirdikleri çocukların nasıl olması beklenir ki? Karısı öldükten sonra ebeyle, daha sonrasında onu da beğenmeyip kendi kızıyla cinsel ilişki yaşayan doktordan tutun, bir flüt için oğlunu öldüresiye döven kahyaya ve sırf kendini düşünerek çocukların suç işlediğini kabul etmeyen papaza kadar, tüm köy bir bataklık gibidir. Köydeki suçların bazıları bir bebeğe, Baron’un oğluna ve köyün ebesinin sakat oğluna karşı işlenir. Daha bu yaştan itibaren kendilerinden olmayanı ezmeye yöneltilen bu çocuklar, Hitler’i başa geçiren kişilerdir.

Film genel olarak bilinmez, sarsıcı, iç bunaltıcı bir havaya sahip olmasıyla bilinse de anlatıcımız konumundaki öğretmen ve sevdiği kadın Eva arasındaki duygusal bağ, seyirci olan bizi biraz sakinleştirir. Yanda işleyen bu güzel hikâye, filmin geçtiği dönemde yaklaşan savaşın bir ilişkiye nasıl yansıdığını da gösterir, bir yandan da öğretmene sempati duymamızı sağlar. Aslında öğretmen karakterine bir yakınlık hissedilmesi de Haneke’nin genel sinema dilinden biraz koptuğunun işareti gibidir bence.

Filmin ismini aldığı “Beyaz Bant” ise çocuklara, masumluğu hatırlatmak amacıyla takılan bir şeydir film içerisinde. Fakat bunun istendiği gibi sonuç vermeyeceğini biliyoruz. Bu beyaz bant aslında bir ayrıştırıcıdır; bunu takan bir çocuk toplumda farkını belli eder ve yanlış bir şeyler yaptığının farkında olunur, yani küçük düşürücü bir semboldür. Bu kısımda özellikle Martin isimli çocuğa, köyün papazının oğluna, dikkat kesilmek istiyorum. İşkencenin, baskının ve nefretin en çok bu çocukta hissedildiğini düşünüyorum. Özellikle daha filmin başlarında “Tanrı’ya beni öldürmesi için bir şans verdim” demesiyle eminim ki birçoğumuzun içinde burukluk yaratmıştır.

Sonuç olarak Haneke bu filmde, anlatımda ve anlattığı şeyde tercih ettiği bazı klasik yolları yıkmış; psikolojik bozulma, topluma getirilen eleştiri, zor izlenebilirlik gibi konularda ise özgünlüğünü korumuştur. Ayrıca hem toplumsal hem de psikolojik bozulmayı kendi üslubunca seyirciye tokat gibi vurmuştur. Her filminde olduğu gibi film bittikten sonra soluk soluğa, bir takım düşüncelerle bırakır seyircisini.

Caché (2005) – Saklı

Haneke, üçüncü ve son filmimiz olan Caché’de yine hikâyenin temeline okumuş, burjuva bir aile koyuyor ve yine onların başına türlü işler açıyor. Eh Haneke bu, şaşırmayacağımız gibi bu açılan türlü işlerle burjuvadan bir intikam almanın peşindeyiz. Yani kısmen.

Georges, Anne ve Pierrot, çekirdek bir ailedir. Ailenin evini dıştan çekim yapan birisinin görüntü kayıtlarını aileye göndermesiyle birtakım gerilim unsurları baş gösterir. Aile, polisten istediği yardımı alamayınca kasetleri gönderenin peşine düşerler. Bilinmeyen kayıtları bazı resimler takip edince ana karakterimiz Georges iyice küçüklüğünü hatırlamaya başlar ve bunları kendilerine yapanın, daha 6 yaşlarındayken türlü yalanlarla evinden kovdurttuğu Majid isimli göçmen bir ailenin çocuğu olduğuna kanaat getirir. Majid, intikam almak için bunları yapmaktadır ona göre.

Filmde açıkça modern insana bir eleştiri söz konusudur. Beyaz Bant filminde olduğu gibi burada da kendinden olmayanı tehdit olarak görmek gibi bir konu var. Katakterin bisikletle geçen siyahi bir insana içinde birikmiş bir nefretle bağırması, Majid her ne kadar ben yapmadım dese de onu tehdit etmesinden bunu açıkça anlayabiliyoruz. Haneke’nin filmlerini aslında bu yüzden çok seviyorum, o, hissettiğini dolandırmadan söyleme konusunda tedirginlik yaşamıyor. Ortaya filmin konusuna damga vuracak parçaları koyuyor ve izleyicinin bu olay örgüsünde mesajı çıkarmasını istiyor; bunu yaparken de “Şu aslında şunu temsil ediyordu siz anlamadınız” dedirtmiyor pek. Yazının başlarında belirttiğim gibi direkt bir şekilde hedef gösteriyor, durağan ve uzun sekanslarla da izleyene, izlediğini idrak etme ve yorumlama şansı veriyor. Karışık olmak gibi de bir derdi yok.

Caché’de “Kendinden olmayandan korkma” temasının yanı sıra bir iletişimsizlik de söz konusudur bence. Filmin daha başlarında gergin olarak izleyicinin karşısına çıkan Georges ve Anne, filmin devamında da bu iletişimsizlikten paylarını almaya devam ediyorlar. Georges yaptığı bazı eylemleri karısına söylemekten kaçınıyor, her ne kadar sorunları ortak olsa da Majid hakkında uzun süre konuşmuyor, konuşsa bile detay vermeyi küçük yalanlarla geçiştiriyor. Bir yandan aile içindeki kopmalara parmak basan filmde Pierrot, yani çocuk, annesinin, babasını aldattığını öğreniyor ve evden kaçıyor. Ne gariptir ki Georges bunun suçunu da Majid’e atıyor. Ona göre Majid oğlunu kaçırdı. Georges kafasının içinde Majid’i bir düşman gibi belliyor, aslında bunu da çocukluğunda yapmaya başlıyor. Majid’e, daha netliğe kavuşmuş olmayan konularda tehditler savurup, evine polisle geliyor. Akabinde de Majid intihar ediyor zaten.

Haneke’nin seyirciyle nasıl oynadığını daha önce belirtmiştim, burada da buna harika bir şekilde şahit oluyoruz. Georges’i filmin başında bize haklı gibi gösteriyor, zamanla Majid ile yaşadığı kaçınılmaz geçmiş gün yüzüne çıktıkça onun yapıp yapmaması konusunda bir şüpheye düşüyor, sonlara doğruysa tamamen haklı konumuna geliyor. Gerçi sonlara doğru zaten bu kasetleri gönderen çok önemsiz bir yere sahip oluyor.

Film bir yandan da 17 Ekim 1961’de yaşanan bir katliama da ışık tutuyor. Fransızlar tarafından Cezayirli insanlara uygulanan bu zulüm üzerinden bir Avrupa eleştirisi yaparken Majid ve Georges arasındaki çatışmayı güçlendirmekte. Tabii buna ne kadar çatışma denirse. Majid’in intiharı biraz erken gerçekleşiyor ve burada aslında tam bir karşı karşıya gelme, kendini açıklama ve savunma pek söz konusu değil. Yani çatışma derken izleyici üzerinde oluşturduğu çatışma demek istiyorum. Çünkü Haneke suçlu gösterdiği kesime söz hakkını vermiyor.

Daha küçük yaşlarda, tanımadığın birisine karşı annenin eteğinin arkasına sığınmanla başlayan bu yabancıdan korkma ve onu hor görme davranışını, Avrupa katliamı ve burjuva eleştirisiyle bize sert şekilde sunmuş Haneke. Diğer iki filmindeki kadar bir gerilim sunmasa da oldukça vurucu bir iş çıkarmış.  İzleyeni her zamanki gibi sarsmış, rahatsız etmiş ve düşünmeye sevk etmiştir.

Sonuç olarak Haneke’nin özellikle burjuva üzerinden iletişimsizliğe vurduğu sert bakış oldukça anlaşılabilir, verdiği hisler ise film bittikten sonra dahi insanda suçluluk uyandırmaya devam eder. Haneke filmlerindeki vuruculuk hepimizin kanayan yarasına parmak basmaktır bu yüzden seyirciye de bu suçlara ortaklık ettiğini vurgular. Her ne kadar kötümser olarak algılansa da Caché filminin son sahnesinde Majid’in ve Georges’in oğullarının karşılıklı konuşmaları o kadar da değil dedirtiyor gibi, ha?

Yönetmen de kendisiyle ilgli “Hayır, ben sanıldığı gibi kötümser biri değilim. Tam tersine iyimserim. Bana göre eğlencelik filmleri yapanlar benden daha kötümser. İyimser kişi, insanları sarsıp kayıtsızlıktan kurtarmaya çalışır.” diyerek kendini güzelce ifade ediyor zaten.

Okuduğunuz için teşekkürler.                                              

Yazar

Geekyapar okurları Yazı Çağrısı altında toplaşıyor, belirlenen konularda kalem coşturuyor. Sen de parçası olmak istiyorsan, duyuruları takip et!

1 Yorum

Leave a Reply to cemsinan Cancel reply

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.