Geride bıraktığımız bu berbat yılı bitirirken Pixar, tüm dünyaya bir Noel hediyesi verdi ve senenin belki de en merakla beklenen filmi Soul nihayet Disney Plus’da yayınlandı. Geçen sene sadece logosu, oyuncu kadrosu ve yönetmeni Pete Docter’a bile heyecanlanmış, yıl içinde fragmanları geldikçe iyice coşmuştuk. Nihayet filmi de izlediğimize göre, şöyle bir ağzımızın tadıyla inceleyelim, ne dersiniz?

Spoiler Vermeden

Toy Story ile birlikte ilk üç boyutlu animasyonu beyaz perdede gördüğümüzden beri Pixar, animasyon teknolojisinin altın standardı kabul edilir. Soul’da da bunu bir kez daha kanıtlıyor. Ana karakterimiz Joe’nun piyano çalma sahnelerine ba-yıl-dım. Pixar’ın en sevdiği şeylerden biri de bir önceki filmlerinde zorlandıkları bir teknolojiyle bir sonraki filmde hava atmak. Coco’daki gitar çalma sahnelerinde gerçek notaları çalmaları büyük beğeni toplamıştı; bu filmde ise ana karakterimiz resmen döktürüyor. Zaten filmi izlerken ışığından yönetmenliğine, gördüğünüz her sahneye âşık olmamak elde değil. Her sahnede durup “Işığın gelişine baksana!” diye bağırmaktan az kalsın filmi izleyemiyordum. Özellikle verdikleri klasik sonbahar New York’u atmosferine hayran kaldım. Bir buçuk saatlik bu filmi, bir tablo niyetine izleyebilirsiniz, size öyle diyeyim. 

Animasyonunun güzelliğinin yanı sıra konusu itibariyle de Soul, yine bir Pixar filminin olmazsa olmazı duygusallığı ile beni gözyaşlarına boğdu. Anlayacağınız, mutluluk ve hüznü daima mükemmel bir şekilde dengelemeyi başaran Pixar, Soul’da da falso vermemiş. 

Spoilerlar Başlasın – “Sıradışı” Bir Pixar Filmi

Şunu peşinen söyleyeyim: Soul’u çok sevdim. Sonunda ağladım ve bu film ile diğer Pixar filmlerinden nazaran kendimi daha çok bağdaştırdım. Bir sonraki cümlemde kaşlarınızı kaldırmamanız için bunu ısrarla söylüyorum, Soul çok güzel bir film.

Fakat Soul, bazı eleştirmenlerin iddia ettiği üzere, Pixar’ın zirvesi değil. Bence Pixar’ın zirvesi Inside Out’tu, Coco çok yakın da olsa ikinci sırada.  Hatta Soul, Pixar’ın yaptığı en az “Pixar”,  bu vesileyle de en az “sıradışı” film olabilir. Gelin açıklayayım.

Pixar’ı bu kadar eşsiz yapan şey, her yaştan izleyenin izlediğinde bir şeyler bulabileceği filmleri olması. Özellikle her yaşta diyorum, buraya dikkat. Çocuklar hikâyeye veya görsellere merakla bakarken yetişkinler ise arkasındaki metinde kendilerine ait bir şeyler bulabiliyorlar. Buna verebileceğim en büyük örnek Nemo olabilir. Üç yaşındaki bir çocuğa bakıcılık yaparken neredeyse her gün izlemek zorunda bırakıldığım Nemo’dan asla sıkılmamın nedeni; baktığım çocuk bütün o renkli karakterler ve atmosferi izlerken ben, aile, arkadaşlık ve özgürlük teması altındaki hikâyeleri de anlayabiliyordum. Bu temalar filmde o kadar güzel işlenmişti ki ana karakterleri balık olan bir filmde duygulanabiliyordum. Çocuğunuza izlettiğiniz bir filmin size de hitap ediyor olması, Pixar’ın her daim kurduğu mükemmel bir denge.

Zaten Pixar’ın gücü de tam olarak bu: Görebileceğiniz en tanıdık ve en insansı hikâyeleri inanılmaz bir hayal gücü ve yaratıcılıkla sunmak. Toy Story’de arkadaşlık duygusunu oyuncaklar ve çocuklar arasındaki ilişkiyle anlatırken, Up’ta hayallerinden ve yaşamdan vaz geçmemeyi balonlarla kaldırılan bir evle anlattılar. Wall-E’de ise görüp görebileceğiniz en güzel aşk hikâyelerinden birisi, tek bir kelime konuşmayan iki robot arasında yaşandı. Pixar filmleri, hep, bir çocuğun merakı ve hayal gücüyle en duygusal hikâyelerin anlatıldığı filmler oldular.

Soul’da ise bunu atlamışlar. Filmin güzelliğini ve duygusallığını bir kenara bırakırsak Soul, Pixar’ın çizgisinden en uzak film. Bir kere, herhalde normal bir dünyada geçirdiğimiz en uzun zamanı bu filmde geçirdik; her ne kadar ana karakterimiz bir kedinin içinde olsa da. Filmde güldüğüm veya eğlendiğim herhangi bir şey gerçek hayata aitti. Tina Fey’in karakteri 22’nin ağzından çıkan ve Tina Fey tarafından yazılmış tadı veren espriler mesela, inanılmaz keyif aldığım espriler olsa da bunların Pixar’a ait olmadığını hissettim. Konusu gereği bu film diğerlerinden daha fazla gerçek hayatta olmayı gerektiriyordu. Bu sebeple olacak ki diğer Pixar filmlerinde görmeye alışık olduğumuz, dünyayı bir çocuğun bakış açısından görme hissiyatı, ne yazık ki bu filmde kendini bana çok hissettirmedi. Aksine, belki de ilk defa bu film, sadece biz yetişkinlere hitap ediyordu. Bundan ne kadar şikâyet edersiniz orasını bilemem ama ben, Pixar’ın vermek istediği mesajı doğrudan vermesindense renkli ve son derece yaratıcı bir hikâyeye yedirmesini tercih ederim.

Soul’u Solo İncelersek

Pixar’ı bir kenara bırakıp Soul’u kendi başına incelediğimizde ise yazımın başında anlattığım sebeplerden ötürü ortaya muazzam bir film çıkıyor. Animasyonu daha fazla övmeyeceğim, şu görsele bir bakın!

Öte yandan Pixar’a benzemiyor dedim ama film, tamamen gerçek hayatta da geçmiyor. Ruhlar alemindeki tiplemeler, espriler ve genel olarak evrenin nasıl işlediğine dair oluşturulan konsept, her ne kadar beklediğim yaratıcılıkta olmasa da, asgari Pixar yaratıcılığındaydı. Inside Out’da beynimizin içinde yaşayan ve aldığımız kararları etkileyen duygularla tanışmıştık, şimdiyse doğmadan önce ve öldükten sonra neler olduğunu görmüş olduk. Her ne kadar öldükten sonraki hayatı Coco’da gördüysek ve Soul’daki ile Coco’daki farklı olsa da biri Amerikan biri Meksika kültürü, aralarında fark olması kabul edilebilir.

Film, diğer Pixar filmerine benzemiyor diye duygusal yönünü de göz ardı edecek değilim. Özellikle 2020 yılının sonuna denk gelen Soul, bana çok ama çok iyi geldi. Bir nevi birkaç adet kişisel gelişim kitabını yüz dakikada okumuş gibi oldum. Gerçi, geçtiğimiz birkaç sene içerisinde akıl sağlığı ve kişisel gelişim hakkında çok güzel yapımlar gördük, hatta Pixar’ın kendisi bile Inside Out  ile bunu çok daha güzel aktarmıştı. Yine de Soul, günümüz New York’u ve jazzı, evrenin işleyişiyle birleştirip ortaya güzel bir şey çıkarmış.

Mesaj Dolu Bir Film

Joe ve 22’nin hikâyesinde alınacak temel mesaj yaşamanın değerini bilmekti, bunu da filmdeki bir sürü noktaya bağladılar. 22 dâhil tüm ruhların “spark” diye adlandırdıkları o son ateş, aslında, yaşamın kendisini sevince geliyor ve bu da demek oluyor ki yaşamaya hazırlar. Joe hayatını nasıl yaşadığını 22’ye ilk anlattığında boşa yaşadığını düşünüyordu; hayatının amacı jazz müzisyeni olmaktı, bunun için dünyaya geldiğine inanıyordu. Fakat görüyoruz ki kimse dünyaya tek bir şeyi başarmak için gelmiyor, herkes sadece yaşıyor. Filmin sonunda Joe’nun daha önce hor gördüğü anılarının içinde mutluluğu ve yaşam sevincini bulması gözlerimin yaşarmasına sebep oldu. Onward’ın sonundaki gibi Soul’un sonunda da bir montajla Joe, aslında hayallerine körü körüne tutunduğunda geri kalan her şeyden kendini soyutladığını ve mutsuzluğa mahkum ettiğini anlıyor. O montajda da ağlamıştım, bunda da ağladım. Pixar, lütfen bizi montajlarla ağlatmaktan vazgeç. 

Joe ve 22’nin karşılaştıkları insanlardan aldıkları öğütler ve genel olarak etkileşimler de çok hoşuma gitti. Hayallerine ulaşamadığı için Joe gibi hayatı boşa yaşadığını düşünmeyip hayatın kendine sunduklarıyla mutlu olan ve ânı yaşayan berber ile Joe’nun arasında geçen diyalog ve Dorethea Williams karakterinin anlattığı balık ve okyanus hikayesi, kariyerinin başında olan beni derinden etkiledi. Astral evrene meditasyonla yolculuk yapan tipler ise filmdeki en zekice konsept olabilir. Genel olarak tüm karakterler hem Joe’ya hem de bize öğütler verdiler. Dediğim gibi, film kocaman bir kişisel gelişim kitabı gibi geldi geçti.

Özetle Soul’u film olarak çok beğensem de en başarılı Pixar filmleri arasına girer mi, orası tartışılır. Görsel olarak zirvede olduğu âşikar fakat duygusallığı yaratıcı biçimde yansıtma açısından diğer Pixar filmlerinin biraz gerisinde kaldı diyebilirim. Peki filmi siz nasıl buldunuz? Bir de sizin için Pixar’ın zirvesi hangi film? Yorumlarınızı bekliyoruz!

Yazar

Dizi bağımlısı bir beyaz yakalı. Kedisine çekmiş, en büyük zevki miskin miskin yatmak. Kendisi ve kedisini sosyal medyada bulabilirsiniz. @asliozkeles

1 Yorum

  1. Bugün yazıyı gördüğümde, hemen açıp izledim ve şimdi tekrar buradayım, incelme yazısının tamamını okudum. Çok hoş bir animasyondu. Görseller, karakterler, kurgu, müzik… Keyif alarak izledim. Paylaşım için teşekkür ediyorum.

Leave a Reply to maru Cancel reply

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.