Bundan önceki iki yazıda da daha uzun korku hikâyelerinden bahsettik, sonra iyice kısalttık. İlki bir romandı, ikincisi ise çarpıcı bir kısa hikâyeydi. Şimdi ise kısa hikâyenin de ötesinde bir şeyden bahsediyoruz. Mesela flash-fiction diyoruz, hatta sonrasında ‘flash-fiction’dan da öte bir şeye bile geçeceğiz.

Bir hikâyenin dudak uçuklatması için çok uzun paragraflara ya da uzun karakter gelişimlerine ihtiyaç olmayabiliyor. Bu sayfalarda da daha önce enfes örnekleri yazılıp çizildi. Edebi açıdan bunların gerçekten hikâye olup olmadığını sonsuza dek tartışabiliriz aslında ama dediğim gibi, yine de dudak uçuklatabiliyorlar. Sizi çok üzme ihtimalleri de var, çok korkutma ihtimalleri de. Ama kısa olduğu için daha vurucu olduklarını da söylemek lazım, gözünüzü kırparsanız kaçırırsınız.

Edebi kuralların sınırlarını zorlayan kısa hikâyelerin en ünlüsü, muhtemelen sizin de bildiğiniz gibi Ernest Hemingway ile ilişkilendiriliyor. Oysa ‘Satılık: Bebek ayakkabıları. Hiç giyilmedi.’ hikâyesinin aslında bir ilan olduğunu, daha sonrasında hikâye yazımı ile ilgili bir makalede bu kelimelerin nasıl başlık olarak kullanılabileceği ile ilgili bir yazı çıktığına dair fikirler de mevcut. Ernest Hemingway’le bağdaştırılmasının sebebi Peter Miller’ın bir kitabında Hemingway’in bu hikâye ile nasıl iddia kazandığını anlatması ve sonra Papa: A Play Based on the Legendary Lives of Ernest Hemingway adlı oyunda da aynı iddianın geçtiği bir sahnenin olması diyorlar.

Peki korku hikâyelerine nasıl evriliyor konu? Thomas Bailey Aldrich, Ponkapog Papers’da bir noktada ‘IMAGINE all human beings swept off the face of the earth, excepting one man. Imagine this man in some vast city, New York or London. Imagine him on the third or fourth day of his solitude sitting in a house and hearing a ring at the door-bell!‘ diye bir paragraf kuruyor. Bunun üzerine Fredric Brown ise şöyle bir hikâye yazıyor: ‘Dünyadaki son adam bir odada yalnız başına oturuyormuş. Ve kapı çalmış.’ Hikâyenin orijinali böyle başlıyor ama biraz daha uzun bu arada. Bu hikâye artık klişeleşti biliyorum ama iki cümlede güzel bir set-up ve plot-twist yapılabileceğinin de güzel bir örneği.

Aynı şekilde kısa cümleleri bağlamdan kopararak da kısa öyküye dönüştürebiliriz. Aslında evveli ve arkası olmasına rağmen kendi başına da çok temiz duran cümlelerle mutlaka karşılaşmışsınızdır. Örneğin Hakan Günday’ın Az adlı kitabından söktüğüm iki cümle: ”Derda artık on bir yaşında değildi. Bu yüzden, cesetleri taşımak için kesmek zorunda kalmadı.” Buna Günday’ın dilinin sertliği diyoruz sanırım.

İki cümleyle nasıl güzel işler çıkarılabileceğini söyledim ya, daha iyisi, bunu herkes yapabilir. Önce internetten topladığımız bazı modern örneklere bakalım. Sadece birkaç kelime ile oldukça göz doyurucu hikâyeler yazılabildiğini göreceksiniz. Aynı zamanda okuyucuya ne söylediğimiz kadar ne söylemediğimizin önemli olduğu da ortaya çıkacak. Fotoğrafçılıkta da yeni başlayanlara ‘kadraja giren ile girmeyen’in önemi öğretilir ya, o misal satır aralarını okuyacak ve muhtemelen biraz ürpereceğiz.

Aşağıda görecekleriniz r/twosentencehorror ve r/sixwordstories subredditinin tüm zamanlarda en çok upvote alanlarından seçildi. Ama ‘kan, dehşet, ölüm, ehehe’ hikâyeler yerine bakış açısını ters yüz eden ve daha ilginç yollarla korkutucu olmayı başaran hikâyeleri aldık. Ürpermeye hazırsanız, hadi başlayalım!

1.

Çocuklarımı alan iki adamı yakalamaya çalışırken ”Lütfen, onlar yerine beni alın!” diye çığlık attım.
Son filikayı yüklemeye devam ederken ”Üzgünüz hanımefendi, sadece çocuklar” dediler.

Ters köşeyi konuşmayacağım bile, zaten okuyunca insanı deyim yerindeyse çarpıyor. İki cümlede akılda canlandırdığı hava da çok hoş, batan bir gemi, bağırışan insanlar ve kurtarılmaya çalışılan çocuklar. Ama kadının cümlesi insanın tüylerini ürpertiyor, insani bir hayatta kalma dürtüsüyle hareket etmesine rağmen çok korkunç değil mi?

2.

Hemşire neşeyle dosyasını okurken ben de gururlu bir baba olarak bebeğimi havaya kaldırdım ve sıkı sıkı sarıldım.
”Watanabe Sachiko, 3 kilo 26 gram, 50.8 santimetre; 6 Ağustos ’45’te, 8:12’de; Shima Hastanesi, Hiroşima’da doğdu.”

Bu listedeki en ağır hikâye muhtemelen bu. ’45 ve Hiroşima her şeyi anlatıyor gibi zaten. Alt satırda asgari bir tarih bilgisiyle oldukça sıradan iki cümle müthiş bir hikayeye dönüşüyor. Çünkü insanlar olarak yap-boz çözmeyi ve boşlukları doldurmayı çok seviyoruz. Görünen o ki atom bombası atmayı da… Ne yazık ki aynı gün Hiroşima’ya tıpkı Watanabe gibi bir ‘Küçük Oğlan’ geldi.

3.

”Son kez söylüyorum, ne yatağının altında ne de dolabında hiçbir şey yok!”
diye kıkırdadı canavar, zavallı ölü babamın çenesini alayla oynatırken.

Çok iyi. Gerçekten tüyler ürpertici bir tane, neresini övsem bilemiyorum. Hatta beni o kadar ürküttü ki, direkt alttaki maddeye atlayalım diyorum.

4.

14 yaşında biri olarak terzilik yaparak savaştan kurtulurum diye düşünmüştüm.
Ta ki diktiğim üniformalar küçülmeye başlayıncaya dek.

Sadece iki cümlede zihninizden üç saatlik, siyah-beyaz bir İkinci Dünya Savaşı filmi ve filmin yönetmenin ödül töreni konuşmasını geçirmeniz mümkün mü? İki cümlede Avrupa’ya gidiyor, savaşı tüm korkunçluğuyla yaşayıp geliyorsunuz. Sonra annesinin üniformayı çocuğunun üstüne tutup ‘Yok canım, kesinlikle daha büyük bir çocuğun üniforması bu,’ diye kendisini avutmaya çalıştığını görüyorsunuz, durumun absürdlüğüyle kanınız donuyor. Harika bir hikâye tabii ki.

5.

”Ah, demek 2020’deyiz,” dedi zaman yolcusu.
”Görünüşe bakılırsa henüz başları,” diye mırıldandı bıyık altından.

Bu sefer kadrajda olmayan şey yılın geri kalanı. Peki ne oluyor? Bilmiyoruz. İlk bakışta anlaşılabilecek kadar büyük bir şeyler muhtemelen. Bu hikâye hem gelecek kaygılarımıza hem de bilinmeze duyduğumuz korkuyu hedefliyor. 2020’yi sağ salim bitirirsek eğer çok iyi olacak.

6.

İşte buradayım: geminin uzaklaştığını gördüğüm gibi, ölümüne kan kaybederken yüzmeye çalışıyorum.
”Hem yüzgeçlerimle ne yapacaklar ki?”

İlk satırla bir insanın gözünden yazıldığını düşünüp biraz klişe bir şey bekliyoruz. Oysa hiç de öyle çıkmıyor. Bu hikâyeyi okuyunca aklıma bir de baş karakterin bir fil olduğu başka bir versiyonu geliyor. Cidden, biz fildişlerini, yüzgeçleri ve kürkleri alıp ne yapıyoruz acaba?

7.

Beş zombi. Dört kurşun. İki zombi.

İki cümle güzel, peki altı kelimeye ne dersiniz? İlk üç kurşunun nereye gittiği belli. Peki ya sonuncusu? Son kurşunu zombiler için mi kullandı? Yoksa kendi icabına bakmak için mi? İki türlü de geriye iki zombi kalıyor. Kısa hikâyelerin en güzel taraflarından biri farklı sonuçlara varmanın kolay olması. Çoğu uzun hikâye buna izin vermez oysa.

8.

Kristal küreye ölümden nasıl kaçacağımı sorunca ”Hayır, teşekkürler canım, tokum.” cevabını almak kafamı karıştırdı.
Ama karım akşam yemeğinden sonra kek ikram edince kafamda bir şimşek çaktı.

Ölümün bu kadar yakın olması ürkütücü, peki karakter neden bu kadar burun buruna geliyor ölümle? Karısı yemeği zehirledi mi? Yoksa eğer şansı yaver gitmeseydi sırf boğulduğu için mi ölecekti? Bilmiyoruz. Kristal küre de ürkütücü ama o ayrı mesele.

9.

Sopalar. Mızraklar. Kılıçlar. Silahlar. Nükleer bombalar. Sopalar.

Çevirince yedi kelimeye çıkıyor ama güzelliğinden bir şey kaybetmiyor bu hikâye. Zamanın kısa tarihi mi desek, gayet mümkün görünen bir kıyametin altını çiziyor sonuçta. Bir teori vardı sanki, ya dünya tarihi tekrar tekrar yaşanıyor ve kendini sıfırlıyorsa? Tekrar tekrar savaşlar, vurucu bir çöküş, sonra tekrarla. Tarih kendini tekerrür eder.

10.

Plaja gidip dalgaların gidiş gelişlerini izlemeye bayılıyorum.
Ama bu dalga bir türlü gelmek bilmedi.

Elbette devasa bir dalga gelmeden önce deniz çekilir, sonra tüm gücüyle önüne gelen her şeyi yıkıverir. Ya da şöyle diyelim: Tsunami. Gerçekten rahatsız edici değil mi?

Bonus

Oyunun yüklenmesinin saatler alacağını bildiğimden yatağa gittim.
Ertesi sabah uyandığımda pop-up pencere bana yüklemeyi onaylayıp onaylamadığımı soruyordu.

Kabul edelim, en korkunç hikâye buydu.

Şimdi örnekleri incelediğimize göre biz de yazmayı deneyebiliriz. Ben diğer örneklerle asla yarışamayacak üç tane uydurabildim. İlki şöyle: ”Bu sabah uyandığına çok kızdı. Dün akşam o kadar hap içmişti, hepsi placebo muydu?”. Sonra kedilerin uzaylı olduğuyla ilgili dönen espriler aklıma geldi. ”Bir gün seni öldüreceğim küçük ölümlü, dedi. Berikinin tek yaptığıysa kedisine şapşal şapşal bakmaktı.”, dedim ki aslında burada kedi yerine çok daha iyi bir şey yerleştirilebilir. Son hikâyem de aşırı yüzeysel felsefe bilgimi içeriyor: ”Mağaradan çıktığında sonunda gölgelerden daha canlı şekiller gördü, oysa hayatı boyunca kimse ona inanmayacaktı. Asla.” Evet, insanların sizi dinlememesi ve dışlamaları çok korkunç bir şey, Platon’un Mağara Alegorisi bence bir noktada korku hikâyesi.

Artık sıra sizde. Yorumları şenlendirmenizi rica ediyorum sizden çünkü ”Bir gün herkes 15 dakikalığına edebiyat yapacak!”. Neler çıkacağını da şimdiden merak ediyorum, istediğiniz temayı kullanabilirsiniz, uzunluğunu -ya da kısalığını- da siz belirleyin!

Author

İstanbul'da yaşıyor, buraya yazacak havalı bir şey de bulamadı. @charles_bourbaki

6 Comments

  1. Bu sabah uyandığına çok kızdı. Dün akşam o kadar hap içmişti, hepsi placebo muydu? Fakat bugün neden gökyüzünün biraz kızıl, havanın ise kül koktuğuna anlam verememişti.

    Bir gün seni öldüreceğim küçük ölümlü, dedi. Berikinin tek yaptığıysa kedisine şapşal şapşal bakmaktı. İki metrelik bir uzaylının kedi kostümü giymesi yeterince garip değilmiş gibi…

    Mağaradan çıktığında sonunda gölgelerden daha canlı şekiller gördü. Oysa hayatı boyunca kimse ona inanmayacaktı. Asla. Çünkü gerçeği anlatacak cümleleri yoktu. Dilsiz ve kelimesizdi.

    Reddit postları kadar derinlikli hikayeler olmadı fakat on beş dakikalık edebiyat ile buraya kadar gelebildim. Okuması keyifli bir yazıydı gerçekten, teşekkürler.

  2. Kapı kilitli. Alaca karanlık. Gözünü kıstı, kimseyi göremedi.

    • Benden sadece birkaç yaş büyük olan biricik dayım arayıp bu akşam sana geleyim,beraber film izleyelim dedi.Filmin en heyecanlı yerinde telefonum çaldı.
      Annem ağlamaklı bir sesle:
      -Oğlum başımız sağolsun dayın dün akşam trafik kazasında vefat etmiş dedi.

  3. Hemen 1 metre ilerimde karlar üstünde beş on kişi ortalarında ateş ellerinde bıçak yerde kanlı bacaklar. Doğrulmaya çalışıyorum ama bacakl… Gözümü açıyorum hostes bana “Bir şey ister misiniz?” diye soruyor.
    (Sonradan bakınca sanki “hayır ben tokum” hikayesine benzemiş gibi ama olsun.)

  4. Mustafa Kılınç Reply

    Ve düşünürken üzülürsün apansız; bir parçandı aslında kaybettiğin.

  5. İşte herkesin girmeye korktuğu mağara. Ama o kendini ispatlamalıydı. Sessizlik bir an için ve sonrasında çığlıklar.

Bir Yorum Yazmak İster Misin?

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.