Simülasyon kelimesini çoğunlukla, kafamızda soyut olarak canlandırsak bile somut koşullar altında ve sıklıkla da bilgisayar ile bağlantılı şekilde düşünüyoruz. Yeni dosya konum simülasyonlar olarak belirlendiğinde, aklıma gelen ilk şey bu olmuştu. Öyle ya, bu kelimeyi zaten bir sistem, sistemin araçları ve bir de bilgisayar programı aracılığıyla gerçek şeylerin yapay bir şekilde yeniden üretilmesi anlamında kullanıyoruz. Yanlış anlamayın, burada simülasyonun bu anlama gelmediğini kastederek, daha yazının başından aramızı bozmaya çalışmıyorum. Sadece diyorum ki bir kavram teknik alana ulaştıysa, hayatımızdaki bir işlevi karşılamaya çalışıyordur ve bu işlev de çoğunlukla elle tutulabilir nesnelerle yahut kodlanabilir sistemlerle değil, olgularla ilgilidir.

Simülasyon teorileri dediğimizde, büyük çoğunluğu pozitif bilimlere, bir kısmı ise sosyal bilimlere uzanan geniş bir alana giriş yapıyoruz. Bunların hepsini okuyup aynı derecede anlamaya, en azından şu an için, ne fiziksel ne de ruhsal güç olarak yeterli görmem imkânsız kendimi. Ancak serde bazı düşünürlere hayranlık var ve Jean Baudrillard’a karşı duygularım, hafif nefretle karışmakla birlikte bayağı bir yoğun. Bu yüzden istedim ki simülasyonlar konusuna olgular açısından; tekrarlanabilir, düzeltilebilir ve gözlemlenebilir deneylere diğerleri kadar müsait olmayan bir alandan bakmaya çalışalım. Neticede sosyal bilimlerin en önemli kuramlardan biri olan simülasyon kuramını ortaya atan da bizzat kendisiydi. Ha bir de, Matrix’te Neo yaratılırken esinlenilen kişi de kendisi, onun da etkisi vardır. Hiç değilse kitaplığında kocaman Simülakrlar ve Simülasyon duruyor, ona hürmeten. Buradan anlayacağınız gibi, bizi içerisine koydukları varsayılan üst bilinçlerin kodladığı bir simülasyondan bahsetmeyeceğiz, onlar daha eğlenceli olabilir ama toplum daha gerçek. Ayrıca dört adet dosya konusuyla sizlere simülasyon teorilerini A’dan Z’ye açıklamayı da planlamıyorum. Onun yerine Baudrillard’ın üzerinde durduğu konulardan, sosyal bilimlerde simülasyon teorilerine bir giriş yapmaya çalışacağım. Baudrillard ve Matrix bağlantısından çokça bahsedilir ama akademik uğraşlar dışında Baudrillard’ın tam olarak neyi anlattığından çokça bahseden pek çıkmaz. Belki böylece saçma sapan, internet forumlarından türeyen kırmızı hapları almaya değil, Baudrillard’ın dünyasına doğru bir adım atarız.

Baudrillard, hacimce küçük, minicik ama nitelikçe kocaman olan eserlerinde, dizi ve filmlerin, yeni teknolojilerin simülasyonlar yaratmakta olduklarının üzerinde çokça duruyor elbette. Ben de dört kısma ayırdığım bu yazılarda, diziler ve filmlerden bolca bahsedeceğim. Nitekim bunlar da bir şekilde ya takip ettiğimiz medya kanalları ya bilgisayar oyunları ya da farklı isimlerle mesela Agents of Shield’da, Rick and Morty’de veya en son teorilerden yola çıkarak WandaVision gibi yapımlarda izlediğimiz bilgisayar destekli, biraz da bilim kurgusal yükseltmelerle simülasyondan anladığımız şeylere bağlanıyorlar, Cyberpunk’lar falan havalarda uçuşuyor konsepti yorumlamamız için. Fakat onun asıl üzerinde durduğu şey, bütün bunlardan önce ve bütün bunlardan ayrı olarak, düşündüğümüzden çok çok daha uzun bir süredir bir simülasyonun içerisinde olduğumuz. Yani, distopyanın birebir tanımında yer alan yakın veya uzak geleceklerden veya teknolojinin bir noktada yanlış gitmesinden bahsetmiyoruz; paralel evrenlere, solucan deliklerinden geçerek zaman atlamalara, paradokslara gerek duymadan, bir toplumsal sistemden ve bu sistemin içerisindeki olgulardan bahsediyoruz. Bu noktada Matrix’in –ilk film için konuşuyorum- bilim kurgusunun içerisine bir adım atıp, üzerine bina edildiği temele giriyoruz işte.

Şimdiye kadar fark etmediyseniz söyleyeyim, bu yazıyı yazmak benim için zorlayıcı bir süreç. Bu dosyayı yazarken kendi anladıklarımı yeniden algılamaya çalışacağım. Umarım okuması o kadar zor bir süreç oluşturmayacak çünkü sonuna ulaştığımızda inanıyorum ki kafamız da açılmış olacak.

Uzun zamandır içerisinde yaşadığımız simülasyondan kastın ne olduğuna geçmeden önce, simülakr kavramından biraz bahsetmemiz lazım. Bu kavram, bir gerçeklik olarak algılanmak isteyen görünüm anlamına geliyor ve eminim sadece buradan yola çıkarak, daha öncesinden hiçbir ek bilginiz yoksa, siz de kesin bir şey çıkartamayacaksınız. Biraz daha açalım. Kavram, simulakrum’dan geliyor. Simulakrum ise doğadaki cansız maddelerin kendiliğinden, bir anda veya zamanla bir canlıya benzer şekilde biçim almasına verilen isim. Şimdi biraz daha anlaşılır hâle geldi sanırım, en genel hâliyle mesela aşına aşına insan yüzüne benzeyen kayalar, hepimizin tanıdık olduğu bir şey. Bulutları seyrederken bazen tavşanlar, sevimli ayıcıklar görüyoruz ya, bunlar simulakrumun örnekleri.

Simulakrumlar, temelde, kendileri bilinçli olarak o şekle ulaşmadıkları için ve hatta daha da önemlisi, belki de bizim o benzettiğimiz şekle en başından hiç ulaşmadıkları için, tehlikeli değiller. Yani, havada süzülmekte olan bir gaz kümesinin bile isteye, sırf bize eğlence olsun diye tavşan şeklini aldığını iddia etmek biraz saçma olurdu. Benzettiğimiz şekle hiç ulaşmamış olabilecekleri kısmında ise bizim onları gözlerken beynimizdeki sürecin nasıl işlediği önemli hâle geliyor. Eminim, Arizona’daki o kayalık, sizden başka hiç kimse tarafından ülkenizin liderine benzetilmiyordur. Daha net söylemek gerekirse, simulakrumlar tehlikeli değiller ancak eğer bir binanın duvarında, henüz kaybettiğiniz dedenize benzeyen bir sarmaşık gördüğünüzden eminseniz, tehlikeli olmaya başlarlar. Çünkü buradan ne çıkacağını az çok biliyoruz, birilerinin üzerinde ayetler yazan patateslerle ilgili video çekmesi üç saniye falan sürecek.

Simülakrumların tehlikeli uyarlamaları, Baudrillard’ın felsefesinde simülakrlara denk geliyorlar. Bu uyarlamalar ise sanırım görüp göreceğiniz her şeyden daha tehlikeliler. Çünkü savaşlardan sanata, sosyal devlet dediğimiz şeyden kullandığımız sosyal medya uygulamasına kadar her şey onlarla dolu ve kaçamıyorsunuz. En sonunda durumun bilincine varsanız bile kaçamadığınız için bunları kanıksamaktan başka şansınız kalmıyor. Kanıksadıktan sonrası ise malum, siz de kendinizin simülakrı hâline geliyorsunuz. Merhabalar, Thomas Anderson!

Baudrillard, Simülakrlar ve Simülasyon’da hepimizin bir simülasyonun içerisinde ve hatta onun bir parçası hâlinde yaşıyor olduğumuzu söylerken bunu kastediyor. Gerçek, bir daha geri gelmeyecek şekilde bizi terk etmiş durumda. Ama bu terk ediş, ölmek gibi, varlıktan silinmek veya algılanamayan başka bir yerde varlığına devam etmek gibi rahatlatıcı yahut nihayetli bir şey değil. Çünkü nereye bakarsanız bakın, her şey bir döngü içerisinde ilerliyor ve özelde simülasyonun içerisinde ölebilmek de tam olarak mümkün değildir, değil mi? Bir bilgisayar oyununda ölmeniz mesela, son kayıt noktanızdan yeniden başlamanız anlamına gelir. Olgular için de bu durum böyle ilerliyor; “Tanrı öldü” dediğiniz anda Tanrı yeniden doğuyor.

Gerçek bir daha geri gelmeyecek gibi cümleler fazla havai geldi mi acaba size de? Her şey bir döngü içerisindedir derken de belki karma gibi mesnetsiz ve ruhani kavramlar çağrıştırdı? Belki komplo teorileri gibi deli saçması, belki de mala davara ve içerisinde yaşadığımız gerçekliğe karşılık gelmeyen birkaç cümleden bahsediyoruz gibi olmuştur? Şimdi, biraz farklı açıdan yorumlanmaya müsait bir şeyden bahsedeceğim ama bu cümlelerin ne kadar isabetli olduğunu anlatmak için iyi bir örnek olacağını düşünüyorum.  İçerisinde yaşadığınız coğrafyaya göre 29 Ekim, 4 Temmuz ve benzeri anma günlerini düşünün ya da hayatınızda anlamlı buluyorsanız, her sene gelen doğum günlerinizi. Bunlar, her biri birden fazla simülakrla dolu, katmanlı simülasyonlar aslında. Kimsenin hassasına dokunmamak için doğum gününden ilerleyelim. Bu yıl tebriklerini aldığınız doğum günü, sizin doğum gününüz değil gibi malumun ilamı bir adımla başlıyoruz. Yıllar önce, belirli, tek bir günde doğdunuz ve o gün sona erdi. Şu anki teknoloji ile o güne geri gidemiyorsunuz, teknolojinin imkânları izin verse dâhi, siz, doğduğunuz yıllar önceki o güne gittiğinizde şartlar, sizin bu sefer oradaki varlığınız gibi sebeplerle değişmiş olacak ve neticesinde aynı günü hiçbir şekilde tekrar yaşamamış olacaksınız. Demek ki kutladığınız bu özel gün, gerçeğinin yerini alan ve gerçeğiymiş gibi görünmeye çalışan bir simülakr.

Kutladığınız bu özel gün, bir simülakr ama o da ilk simülakr değil, kaç yaşında olduğunuz ya da daha doğrusu, ilk insanın doğuşu kaç yıl önce ise, çarpı o sayı derecesinden bir simülakr. Zira “doğum günü” dediğimiz şey, ilk insanın doğuşu haricinde kalan bütün şekliyle başka bir simülakrı oluşturuyor. Dünya üzerinde her doğum günü dediğinizde, aslında özgün bir doğum gününün simülakrını taklit eden, kendisini oymuş gibi göstermeye çalışan bir şeyi yeniden üretmiş oluyorsunuz. Şimdi bu bilgiyi, istersek, kesinlikle mecbur değiliz ve tasvip etmeyebiliriz ama dünyanın en meşhur doğum günü kutlaması ile birlikte, takvimlerimizin başlangıcına koyduğumuz İsa’nın doğuşuyla düşünebiliriz. Buradan sonrasında neden içerisinde bir kahraman bulunan izlediğimiz her kült film ve okuduğumuz her hikâyede İsa göndermesi olduğu biraz açıklığa kavuşuyor.

Haklı olarak dünya gezegeninin tarihindeki ilk doğumun İsa’ya ait olmadığını söyleyeceksinizdir. Bu evrim teorisinden de baksak, dini metinlerden de baksak böyle. O hâlde tekrar hatırlamalıyız ki doğum günü dediğimizde bir simülakrdan bahsediyoruz ve şu an içerisinde yaşadığımız bu simülasyonun, bu uyarlamasında özgün doğum olarak İsa’nın simülakrında bir şekilde karar kılmışız. Doğum günü kutlamalarımız ise içerisinde “doğum günü”nden başlayarak, tebrik biçimlerine, kesilen pastalara, söylenen şarkılara ve diğer davranış biçimlerine devam eden birer simülasyonu oluşturuyor. Doğum günü özel bir örnek, bir gününüzde karşınıza çıkan her şey, bir ya da daha fazla simülakrdan oluşuyor ve neticesinde bütün hayatınızda karşılaştığınız bütün simülakrlarla birlikte, bütün bir kültür dediğimiz şey, simülasyonu oluşturuyor.

Bir giriş yapabildiğimiz ümidiyle yazıyı bitirmeye doğru adım atıyorum. Sonraki yazılarda, hayatın farklı alanlarından örneklerle simülasyon teorisini açıklamaya devam edeceğim. Umarım siz de bana eşlik edersiniz. Baudrillard’ın anlaşılmaz olduğu için değil, okuması çok fazla kapı araladığı için mümkünse birden çok kez okunması gerektiğini düşündüğümden, ne kadar başarılı olurum, takdiri sizde. Fakat bitirmeden önce simülakrlar ve simülasyonlarla ilgili birkaç şeyin altını çizmek istiyorum. Birincisi, ilerleyen yazılarda örnekleyeceğim şekilde izlediğimiz çoğu dizi, film ve okuduğumuz pek çok kitap, simülasyon teorisinin hem içerisinde hem de onun yeniden üreticisi. İkincisi, simülasyon, yazının girişinde de bahsettiğim ve sonrasında açıklamaya çalıştığım üzere sadece bilim kurguyu ve makinelere bağlanan bilinçleri ifade etmiyor, bugün güncel hayatımızda yaptığımız hemen her şey ona dair. Üçüncüsü, simülakrlar ve simülasyonlar, teslim olup hayatımızı karartmamız, “Her şey koca bir yalan” diye bağırarak çıplak şekilde caddelerde koşturmamız veya “Yalanınızı gördüm, artık uyanacak, düzeninizin dişlisi olmayacak ve hayatımdaki bütün kadınlara pislik gibi davranacağım” hezeyanlarına kapılmamız gereken şeyler değiller. Sonuncusunu yapıyorsanız uyanmış falan değilsiniz, doğrudan aptalsınız ve bu ne Baudrillard’ın ne de simülakrların ilgisi dâhilinde değil.   

Dördüncüsü ise içinde yaşadığımız simülasyonun ne olduğunu anlamaya çalışmak, her ne kadar bizi karamsarlığa götürmese ve bir şekilde işlevsel olsa da onu oluşturan simülakrların tehlikeli olduğunu aklımızda tutmamız gerekir. Çünkü gerçek olmayan bütün şeyler arasında en tehlikeli olan şey, kesinlikle yalan değildir. 

Yazar

Üç kedi anası, doktora öğrencisi, ismiyle müsemma, çoğunlukla zararsız. İyi tavsiye verir, geç olana dek ciddiye alınmaz. Her geçen gün bitkinliğine biraz daha şaşırarak "daha deniz daha müren" arıyor. Sosyal medya için: dogan.mdd

1 Yorum

Bir Yorum Yazmak İster Misin?

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.