Eski oyunları çok severim ama Build Engine ile ilişkim bambaşka. Tüm o eski Windows ekran koruyucularından fırlama duvarlar, o alabildiğine 2D düşmanlar kalbimi başka türlü mesut ediyor. Eski oyunları yeni oyun motorlarıyla düzenliyorlar ya, ben tüm büyük FPS’ler yeniden Build Engine ile yapılsın istiyorum. Bioshock’u, Call of Duty’leri bugünün standartlarına göre berbat ötesi grafiklerle oynayayım, gam yemem.

Ancak siz benim hayallerimi merak etmiyorsunuz, biliyorum. Siz şu an hangi kötü grafikleri hayatınıza sokacağımın derdindesiniz. Bu sebeple lafı daha uzatmıyor ve oyunumuzu anlatmaya başlıyorum. Bu seferki retrospektif konumuz Monolith’in 1997’de piyasaya sunduğu Blood. Bugün Shadow of Mordor’u siz oyunseverlerle buluşturan Monolith geçmişte pek çok muhteşem FPS oyununu da biz PC kullanıcılarına armağan etmişti. Sadece F.E.A.R. serisinden bahsetmiyorum, Tron 2.0  ya da No One Lives Forever serisi de Monolith’in rutin hayatlarımızı renklendiren küçük sürprizlerindendi. Ancak hepsinden önce Blood vardı.

Blood 1

Blood’da hikayemiz 19. yüzyılın sonlarında başlıyor. Döneminin en acımasız silahşörü ve Cabal isimli gizli bir tarikatın lideri olan Caleb, taptığı karanlık tanrı Tchernobog tarafından başarısızlıkla suçlanır ve ölümle cezalandırılır. Aradan belirsiz bir süre geçer ve 1920’lerde bir gece vakti yaman silahşörümüz bilinmeyen bir gücün yardımıyla mezarından kaldırılır. Caleb nasıl tekrardan yaşıyor olduğunu çok sorgulamaz, mezarda bulduğu dev yabayı kapıp arazideki zombilere girişmeye başlar. Zira alınacak bir sürü intikam, parçalanacak bir dolu kafatası vardır.

Fark ettiğiniz üzere mevzu hikaye işine geldiğinde tipik bir 90’lar FPS’i ile karşı karşıyayız. Hikayenin sırf bizi katliamın ortasına atmak için sudan bir bahane olarak kullanıldığı, açılış videosunu saymazsak hiçbir başlangıç sekansı ile karşılaşmadığımız, tam gaz aksiyondan bahsediyorum. Peki Blood’ı farklı kılan nedir?

Blood 2

Eğer yazının görsellerini incelediyseniz, Blood’un dönemi için alışılmış bir FPS atmosferine sahip olmadığını göreceksiniz. Mezarlıklar, bataklıklar, gemi yıkıntıları, 1920’lerden şehir manzaraları…  Biz o  yıllarda uzun ve karmaşık koridorlarda uzaylı beyni uçurmaya alışmışken bu kadar farklı temayı hiç beklemiyorduk. Alabildiğine Lovecraftçı, alabildiğine Güney Gotiği bir oyun Blood. Sadece atmosfer ve yaratıklar değil, silahlar da alışılmışın dışında. Misal, tüm benzer oyunlarda görmeyi bekleyeceğiniz “tabanca”nın yerini Blood’da “flare gun” alıyor. Tüfek ve Flappy Bird’e bile koysan oyuna karizma kazandıracak Tommy Gun ile başlıyor, sonra napalm ve tesla silahlarına, oradan kara büyüye ve vodoo bebeklerine el atıyoruz. Cephane bulunduğu sürece her zevke uygun silah mevcut anlayacağınız.

Blood’ın bu farklı olma çabası o yılları düşündüğümüzde çok da şaşırtıcı değil. Build Engine’in ömrünün son dönemindeydik ve gümbür gümbür gelen ve gerçek anlamda 3D modelleme imkanı tanıyan oyun motorlarına karşı bizim emektarın sunabileceği şey teknoloji değil, özgünlüktü. Aynı yıllarda Shadow Warrior bize Uzak Doğu, Redneck Rampage ise Amerikan taşrası temasını FPS’ye taşımıştı (Aslında Blood’un tasarımı da bu dönemde ilk olarak GT Interactive tarafından başlatılmış, sonradan şirket Shadow Warrior’a odaklanmak için Blood’ı Monolith’e satmıştı). Bu oyunların uğraştığı tema zenginliği Build Engine’i tabii kaçınılmaz sondan kurtarmayacaktı, ancak en azından FPS türüne büyük renklilik katıldı. Sonuçta tüm o görsellik harikası Quake ya da Unreal Engine’ler optimize edilene kadar geçen birkaç yılda bizler gene tasarım tembeli uzay FPS’lerine mahkum kalacaktık.

Blood 3

Tüm bunların yanında, Blood özellikle eski korku filmlerini seven oyuncular için adeta bir altın madeni. Oyunun atıf yapmadığı an yok gibi bir şey. Phantasm, Army of Darkness (I LIVE… AGAIN!), It’s Alive!, Shining, Jaws ve daha nice eski korku filminden bir detayı Blood’da yakalamanız mümkün. Kaç oyunda Freddy Krueger’ın şapkası ile Jason Voorhees’in maskesini duvarda asılı buluveriyoruz ki?

Ve son olarak… Caleb’in sesi. Evet, bu oyun Duke Nukem 3D ile FPS katliamcılarının da konuşabildiğini öğrendiğimiz günlerin eseri. Caleb efendimiz de konuşuyor. İntikamcı kovboyumuzun hikaye gereği tam bir ruh hastası olması gerekmekte ve seslendirme sanatçısı Stephan Weyte bu işi çok iyi kotarmış.

Blood’ı tüm iflah olmaz FPS oyunularına öneriyorum.  Eğer grafiklere karşı tolerans gösterebilirseniz (her oyun Destiny olmak zorunda değil) keyif almamanız için hiçbir sebep yok. İnanın bu oyunda patlayan tüfeğin verdiği hazzı 2010’larda çok az shooter’da yaşadım.

Yazar

Eskilerin dediği gibi: "You must gather your party before venturing forth"

1 Yorum

Leave a Reply to Lenny Nero Cancel reply

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.