İthaki ve Geekyapar! işbirliği hız kesmeden devam ediyor! Bu sefer, bu işbirliğine katkı sağlama imkânı bana verildiği için ayrıca bir sevinç duyuyorum. Hem de öyle güzel bir konudan geldi ki bu imkân, yazmalara doyabileceğimi sanmıyorum.

Konumuz, İthaki’den önümüzdeki günlerde yayımlanacak olan Vampir. Sizlere vampirler ve vampirlikle ilgili bu kitabın neden okunması gerektiğiyle ilgili söylemek istediklerim de var. Nereden girmek lazım o zaman konuya? Korku diyelim mi?

Ölüm ve Korku Üzerine

shutterstock_355099565

Korku, hayatın başlangıcından beri bizimle olan bir duygu. En ilkel davranışlarımızın arkasında yer alıyor, bazen ısrarlı bir şekilde beynimizi meşgul ediyor ve ileriye gitmemize ket vuruyor, bazen de bizi daha temkinli olmaya zorladığı için hayatta kalmamızın yegâne sebebi oluyor. İnsan hayatı üzerinde bu denli etkisi olan korkunun kaynağı hakkında, hâliyle, pek çok görüş de öne sürülmüş.

Korkuyu açıklamaya çalışırken, bu konu hakkında bildirilen görüşlerin pek çoğunun korkunun tamamen rasyonel olmadığı üzerine yoğunlaştığını görüyoruz. Korkunun, korku duyulan şeyden ziyade, bu şeyi algılayış biçimimiz ve bu şeyle ilgili düşüncelerimizle ilgili olduğunu söylüyor pek çok araştırma. Korkunun belirli neden – sonuç ilişkileriyle sıkı sıkıya bağlı olmadığını, çoğunlukla içgüdüsel bir duygu olduğunu söyleyenler de var.

Korku ve endişe ile ilgili bunların dışında kalan ve bence en önemli olan şey, bilinmezlikten kaynaklanan rahatsızlığımız. Pek çok korkunun temelinde ‘açıklanamayan, tanımlanamayan, bilinemeyen şey’ler yatıyor. İnsanlık olarak bu ‘şey’leri tanımlayabilmek için isimler koyuyoruz, tabular oluşturuyoruz, mitler anlatıyoruz veya romanlar yazıyoruz.

Korkunun kaynağı için bireysel farklılıklar, rasyonel olmama, içgüdüsel tepkiler gibi birçok şey dedik ama her korku için durum böyle mi acaba? Mesela ölüm korkusunun gerçek sebepleri yok mu? Zira, bir insanın var oluşunun sonlanmasından daha beter çok az şey olsa gerek. Diğer yandan ölüm, sadece var oluşumuzun sonlanması değil aynı zamanda bir büyük bilinmezlik. Gidip de dönen olmadığı için, öldükten sonra ne olacağı ile ilgili binlerce sorumuzun bir tanesine bile cevap bulamıyoruz. Bilinmezlikten bu denli korkan canlı türleri olarak korkumuz, cevap alamadığımız soru adedince katlanmaya devam ediyor.

Vampir İmgesi

1200px-Carmilla

Vampirler, genel itibariyle ölümü gerçekleştikten sonra da var olmaya devam eden bir insan tasviridir. Bir önceki başlıkta verdiğimiz bilgilerle birlikte ele alırsak daha çok da Doğu toplumlarında yer bulmuş kendisine. Gulyabani, hortlak, buruksa ve benzeri pek çok farklı isimle de anılmış.

Var oluşlarının neden sonlanmadığı veya nasıl var olmaya devam ettikleriyle ilgili pek çok farklı görüş mevcut. Temel olarak bunlar birer ölü; ölümün ve korkunun genel olarak yüklendiği karanlık düşüncesiyle sadece geceleri dolaşabiliyorlar, fiziksel farklıkları teknik olarak sona erdiği için yaşlanmıyorlar ve kan içerek besleniyorlar. Bunların dışında kalan yarasaya dönüşme, tabutta uyuma, ters dönme, sarımsaktan korkma, kazıkla öldürülme gibi inanışlar da zaman, zemin ve hayal gücüne göre değişiklik gösteriyor.

Vampirlerle ilgili pek çok hikâye duyuyoruz veya ana karakterleri vampirler olan pek çok yapımla karşılaşıyoruz. Vampir imgesinin kökeni, birtakım korkulardan ve toplumların ölülerle ilgili tasavvurlarından kaynaklanan çeşitli halklar arasındaki efsanelere dayanıyor diyebiliriz. Bir yerden sonra bu efsaneler yazıya dökülüyor ve vampirler modern yazınsal ürünlerde de görülmeye başlıyor. En meşhuru için rahatlıkla Drakula’yı örnek verebiliriz. Drakula’nın meşhurluğu, hem halkı efsaneler yaratmaya iten ölüm korkusu ve düşünceleriyle hem de birtakım tarihsel olaylarla olan bağları neticesinde oluşuyor. Ondan sonrasında da vampirlerle ilgili üretimler alıp yürüyor zaten, bunlara da artık “vampir edebiyatı” demek mümkün hâle gelmiş durumda. Tabii, popülerleşen ve küreselleşen her şey gibi vampirlerle ilgili hikâyeler de günden güne daha sığ, arka planı karizmatik kötü çocuklarla aşk üçgenlerine hapsolmuş ürünlere dönüşüyorlar. Onları asıl ortaya çıkartmış olan toplumsal hafızayla bağları kesilince, özlerini de kaybediyorlar belki de.

Bu noktada İthaki, bizlere bir güzellik yapıyor; vampirliğin yerle bir olan karizmasını toparlayabilecek bir hamleyle vampir edebiyatının ilk örneği sayılan John William Polidori’ye ait Vampir isimli öyküyü, Yiğit Yavuz’un çevirisiyle yayına hazırlıyor.

John William Polidori

John_William_Polidori_by_F.G._Gainsford

Vampir isimli öykünün yazarıyla ilgili bu başlık altında verdiğim bilgilerin hepsini ve daha fazlasını söz konusu kitapta bulacaksınız. Ben yine de kitabı okumanız için önemli gördüğüm kısımlarını anlatmak istedim.

Polidori’nin ve Vampir’in henüz daha metne geçmeden, yazılış aşamasından başlayan enteresan bir öyküleri var. John William Polidori, eski dönemlerdeki pek çok önde gelen isim gibi birden çok alanla meşgul olan, deyim yerindeyse dolu dolu bir adam. Asıl mesleği doktorluk, hukukla ilgili akademik düzeye ulaşan bir merakı var; bir yandan da korkunun gizemli tarafıyla beslenen gotik eğilimleriyle birlikte, edebi uğraşların içerisinde yer alıyor.

Polidori, döneminin önde gelen şahıslarından biri olan ve aynı zamanda da başarılı bir şair olarak tanınan Lord Byron’un doktoru. Hâliyle Lord Byron’un pek çok gezisinde ona katılıyor ve Byron’un çevresiyle de bu vesileyle münasebet içinde oluyor. Bu bilgi neden önemli derseniz, Byron’un çevresinde olan bir ismi vermenin yeterli olacağını düşünüyorum: Mary Shelley. Evet, ünlü Frankenstein’ın yazarı olan Mary Shelley.

Aralarında şair ve yazarların bulunduğu bu grubun soğuk kış günlerinde bir göl evinde toplanıp, korku hikâyeleri üzerine konuştukları biliniyor. Bu buluşmaların birinde haydi, diyorlar, biz de bir korku hikâyesi yazalım. Bir başka türün başlangıcı sayılan Frankenstein ile kendi türünün başlangıcı kabul edilen Vampir, bu şekilde hayata geçiyor.

Vampir’in yazılış hikâyesinin ilgi çekici kısımları bununla da bitmiyor. Şöyle ki, öykülerini yazmaya karar verdikleri gece, Lord Byron da vampirlerle ilgili bir hikâye yazmaya başlıyor. Fakat birtakım aksaklıklardan ötürü Byron hikâyesini tamamlayamıyor. Aradan geçen zamanın sonunda hikâyesini tamamlayabilen Polidori’nin Vampir’i ise, bir yanlış anlaşılmalar zinciri sonucunda Byron adıyla çıkıyor. Yanlış anlaşılma ileriki zamanlarda gideriliyor tabii ama bu süre zarfında sevgili doktorumuzun, Lord Byron ile arasının bozulduğunu da eklemek istiyorum. Bu bilgi de bizim için, Polidori’nin hikâyesindeki vampir karakterini Byron’dan esinlenerek oluşturması ve ileride bu hikâyenin, dolayısıyla da Byron’dan ilhamla ‘soylu ve ahlâksız kan emici’ tipinin, Kont Drakula’ya kaynaklık etmesi açısından oldukça önemli.

Ve Sonunda: Vampir

bela

Vampir, bir solukta bitirilebilecek uzunlukta, gizemini sonuna kadar muhafaza eden bir öykü. Hikâyede Lord Ruthven isimli bir İngiliz soylusuyla yolu kesişen Aubrey isimli genç bir adamın maceraları anlatılıyor. Lord Ruthven, kelimenin tam manasıyla karizmatik bir adam. Görenleri büyüleyen bir cazibesi var, tatlı diliyle her kesimden insanın ve özellikle kadınların ilgisini çekebiliyor, soyluluğun ve zenginliğin bütün işaretlerini üzerinde taşıyor. Yalnız, bu adamda bir gariplik var. Hikâyeyi okurken eminim ki onun üzerine sinmiş karanlık, ahlaksız ve uğursuz havayı hissedeceksinizdir.

Bu adam, öykümüzün baş kahramanı Aubrey’nin de ilgisini çekiyor ve Lord Ruthven’in bir gezisinde Aubrey ona eşlik ediyor. İkilinin yolu pek çok yerden geçiyor, bu gezi esnasında uğursuz olaylar da peşlerinden onları takip ediyor. Okuma keyfinizi bozmamak adına –çünkü lütfen okuyun- buradan sonrasında nelerin yaşandığı ve sonucun ne olduğunu anlatmayacağım. Onun yerine, yazının başından beri anlattıklarımızla da bağlayabilecek şekilde İthaki’den çıkacak olan bu kitabı neden okumanız gerektiğiyle ilgili naçizane birkaç değerlendirmemi iletmek istiyorum.

İlk olarak Polidori ve onun Vampir’i neden yazdığıyla ilgili Yankı Enki tarafından kaleme alınmış güzel bir Sunuş sizi bekliyor. Bu Sunuş benim için kıymetliydi çünkü oldum olası Frankenstein’ın, onu asıl ortaya çıkaran nedenlere değinmeyen,  arkasındaki yaratıcı – yaratan ilişkisini eksik bırakan, temelinde yatan terk edilme, bırakılma gibi en ilkel benliğimizi yüzümüze çarpan düşünceleri yok sayan uyarlamalarını sevmeyen biriyim. Polidori’nin neden vampirlere yöneldiğini, onun vampirlik ve adalet arasında kurduğu ilişkiyi güzelce toparlayan bir kalemden okumak ve insanların Vampir’i okurken bunları da öğrenebileceğini düşünmek benim için daha en başından kitabı bir üst basamağa taşıdı diyebilirim.

Lestat-Interview-with-a-Vampire

İkinci olarak Vampir’in içerisinde sadece yazımıza konu olan öykünün metni yer almıyor. Yazarı, onun yarattığı karakteri oluştururken esinlendiği Lord Byron ve bir de vampirlik ile ilgili önemli bilgileri okuma ve aradaki bağlantıları kurma şansımız var. Özellikle bir türün ilk örneğinin nasıl oluştuğunu, neleri temel aldığını göstermesi bakımından bunun çok değerli bir şey olduğunu düşünüyorum.

Son olarak bu yazıyı fantastik edebiyatı ayrı, korkuyu çok olmasa bile gizemleri ayrı, vampirleri apayrı seven bir kişi sıfatıyla yazdığımı belirtiyorum. Eğer sizin de vampirlerin son zamanlarda popülerleşen, popülerliği ölçüsünde de kötüleşen imajıyla ilgili sıkıntılarınız varsa ve üstüne bir de benim gibi siz de tükettiğiniz ürünlerin arkasındaki ortak bilinci keşfetmekten hoşlanıyorsanız bu kitap tam sizlik.

Sözlerimi bitirirken bu incelemeyi yazmama imkân veren İthaki Yayınları’na da teşekkür etmeyi bir borç bilirim efendim; okuyalım, okutalım.

Yazar

Üç kedi anası, doktora öğrencisi, ismiyle müsemma, çoğunlukla zararsız. İyi tavsiye verir, geç olana dek ciddiye alınmaz. Her geçen gün bitkinliğine biraz daha şaşırarak "daha deniz daha müren" arıyor. Sosyal medya için: dogan.mdd

Bir Yorum Yazmak İster Misin?

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.