Yaklaşık altı haftadır ikinci sezonuyla devam etmekte olan o fevkaladenin fevkinde dizi The Handmaid’s Tale’i takip edeniniz var mı? Ediyorsanız, şahane! Konuşacak çok şeyimiz var. Etmiyorsanız da, her birinize izlemeye başlamak için bir sebep vermek isteriz: Dizi çok ama çok iyi ilerliyor.

İkinci sezonunun da toplamda 13 bölüm olacağı belli olan Hulu yapımı dizimiz, geçtiğimiz hafta altıncı bölümünü yayınlamıştı. Bu hafta da yedinci bölümü ile yürüşünü sürdürecek.

Bölüm bölüm inceleme yapmanın çok kolay olmadığı dizilerimizden biri The Handmaid’s Tale. Ama yine de sezonluk değerlendirme yapmadan evvel, biraz daha erken vakitlerde üç-beş kelam etmek isteğiyle yanıp tutuştuğum bir yapım. Bu sebeple de sizlere ikinci sezonun ilk yarısı için birkaç şey söylemek istiyorum.

Güncel olarak takip etmeyenler varsa okumanızı önermiyorum. Spoiler içerebilecek şeyler konuşacağız, dikkat!

16-the-handmaids-tale.w710.h473

Öncelikle bir hatırlatma yapmak istiyorum: The Handmaid’s Tale ilk sezonunu aynı isimli kitaptan uyarlanarak sürdüren bir yapımken, ikinci sezonunda tamamen senaristlerin ellerine kalmış bir şahaneliğe dönüştü. Kaynak materyali olan kitabın inanılmaz bir distopik roman olduğu konusunda ve insanlar üzerindeki psikolojik etkisi hakkında hiçbir şüphe yok elbette. Ancak dizi, ilk sezondaki eklemeleri ve değişiklikleriyle, daha o zamandan çok iyi bir tempo tutturmuştu ki; şimdilerde ikinci sezonun da hiç aşağı kalır yanı yok doğrusu.

Margaret Atwood’un diziye birebir bir katkısı olup olmadığı konusunda pek emin olamasam da, arada danışılan bir akıl hocası olarak görüldüğüne neredeyse eminim. Zira senaristler kitabın sonu ile ilk sezonun sonunu öyle bir yerden alıp götürüyorlar ki, en az Atwood yazmış kadar kaliteli sahneler çıkıyor ortaya.

Birinci sezon boyunca Offred’in Gilead’a nasıl gelmiş olduğunu ve kendisinin iç çatışmalarını izlediğimizi hatırlarsınız. Bu sezonda ise karnındaki çocuğuyla tüm acımasızlıklara göğüs germeye çalışan Offred’in psikolojik travmalarının yanı sıra, yan karakterleri de derinlemesine tanımaya başladık şu sıralar. Bizzat flashback sahneleriyle koca bir zemin hazırlayan dizi, şimdiki zaman ile paralel olan bu sekansları daha da arttırdı gibi sanki, ne dersiniz? Sanki çok alakasız yerlerde geçmişe dönüyormuşuz gibi gözüken her bir an, aslında bizi dizinin psikolojik anlamdaki kasvetli atmosferinde yoğuran en önemli elementlerden biri. Bilincinde olmadan her bir karakterin psikolojisiyle biz de harmanlanıyoruz dakikalarca. Çok ama çok başarılı bu konuda.

22-handmaid-tale.w710.h473

Peki ikinci sezonun ilk yarısında hangi karakter Offred’e oranla daha çok öne çıkmaya başladı? Söyleyelim: Serena Joy. Yvonne Strahovski’nin hayat verdiği Serena karakteri, ilk sezonda anlaması o kadar güç bir karakterdi ki, kimilerine göre bir kurban, kimilerine göre de cadaloz bir kadının tekiydi. Ancak senaristlerin usta dokunuşu ve Strahovski’nin ihtişamlı oyunculuğu ile yükselen Serena karakteri, artık biraz daha anlaşılır hale geldi son bölümlerde. Özellikle de flashback sahneleriyle Serena’nın neden böyle bir devlet sisteminde komutan eşi olmayı kabul ettiğini ya da Offred’in tüm direnişlerine rağmen çocuğu konusunda gerçekten endişe duyduğunu anlayabiliyoruz.

Bilmem bana katılır mısınız, ama sanırım altıncı bölüm ile beraber ben biraz da olsa Serena Joy’a hak vermeye başladım sanırım. Hatta ve hatta tamamen bir kurban olduğu konusunda emin oldum gibi. Eşi Fred Waterford ile beraber üzerinde çok çabaladıkları o konuşmalar, aslında bu hak vermenin sebebini çok net bir şekilde açıklıyor izleyiciye. Gilead rejiminin, en başta fikir olarak bu kadar ağır şartlardaki bir faşizm yönetimine benzemediğini düşünmeye başladım. Fred ve Serena’nın, hala çok nihai şekillerde açıklanmayan birtakım sebeplerden ötürü bu rejime gelene kadar destekledikleri düşüncenin, tamamen soylarının tükenmeme üzerine kurulu bir fikrin filizi olduğunu varsayıyorum.

Böyle düşünmemdeki sebep ise Serena’nın ve Fred’in, flashbacklerle gördüğümüz tüm o duygu dolu sahneler sanırım. Aynı zamanda oyuncuların da bu konuda çok katkısı olduğunu düşünüyorum. İnsan ister istemez “Yok ya bunlar o kadar yobaz değildir, tiplerinden öyle bir enerji akmıyor vallahi.” diyesi geliyor. Yanlışsam düzeltin.

Serena’nın tam da bir üniversitede yapmaya çalıştığı, sonunda istemediği yöntemle de olsa başarabildiği o yoğun bağırışma dolu konuşma sonrası dışarıda yediği tek bir kurşun neredeyse çözülmeye başlayan karışık yumağın ilk milimleri falan olabilir. Çünkü, komutan eşlerinin neden doğuramıyor oluşunu anlamamızda, özellikle de Serena’nın neden bunu yapamıyor olduğu konusunda, önemli bir sahneydi bu. Birçoğu doğurgan olmayabilir; ister doğuştan sebepler olsun ister sonradan gelen bir rahatsızlık nedeniyle… Ancak Serena, tam da yumurtalıklarına yediği kurşun sebebiyle doğurganlığını yitirmiş bir kadın. Ve her şeye rağmen yaşadığı tüm psikolojik çöküntü, içinde yaşadığı faşist sistemin etkisi, asla ve asla sahip olamayacağı çocuğun taşıyıcısı hizmetçisinin direnişleri derken en az Offred kadar kendisi de mental olarak yıkılmış durumda.

Baggage

Bunu anlayabilmemizin iki sebebi var: Strahovski gerçekten destansı bir oyuncu ve senaristler kitabın veremediğini verme konusunda birer dahi. Özellikle Elisabeth Moss ile son bölümde gözlerinin sulandığı sahnelerdeki mimiklerle, Serena’nın neden istediği her şeyi yapamadığını ve bir yandan da yaşadığı psikolojik buhranın sebebini falan hep Strahovski sayesinde kısacık saniyelerle tadabiliyoruz.

Uzun lafın kısası, bu sezon hiçbir eksik göstermeden başladı ve devam ediyor. Geriye kalan bölümlerde de sinematografik ve hikayesel anlamda döktürmeye devam edecektir. The Handmaid’s Tale. Nedenini bilmediğim bir şekilde müthiş derecede rahatsız edici ve mental olarak psikolojimi alt üst eden bir dizi olmasına rağmen izlemeyi asla kesemiyorum… Sanırım sırf bu sebep bile tek başına ne kadar iyi olduğunu anlatmaya yeter.

Ne dersiniz? Bu mükemmelin de ötesindeki dizi, ikinci sezonuyla nasıl devam ediyor? İlk yarısı nasıldı, ikinci yarısı nasıl olur? Sezon finalinde ne görmeyi bekliyorsunuz mesela? Ay yazın da konuşalım hep beraber!

Yazar

Geekyapar'ın yeni editoryal işler amiri. Geveze, aşırı heyecanlı, domates surat. Ailenizin mülayim, cep tipi ponçiği. Profesyonel inek. Özel gücü ise role play yazmak. @poncikbruiser

Bir Yorum Yazmak İster Misin?

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.