Siyaset Yapmak ve İhmali Suçlamak Arasındaki 3 Kritik Fark
Son güncelleme: 22 Ocak 2020
Facebook, Twitter, YouTube, haber sitelerinin yorum kısımları; eş dost muhabbeti, televizyon yorumcuları, sokakta sağda solda duyduklarım… Karşıma devamlı tek bir laf çıkıyor. Üst üste, her saniye; neredeyse her an. “Şu işe de siyaseti karıştırıyorsunuz ya, helal olsun…” minvalindeler çoğu. Bazıları araya alt metin de sokuyor, “Başbakan ne yapsın?” diye soruyor. Fatih Tezcan, Burhan Kuzu, zaten kimsenin mecbur kalmadıkça binmediği o otobüs şirketinin sahibi gibi herhangi bir seviyesi varsa da bunu uzun zaman önce kaybetmiş olanlar ise daha da ileri götürüp, siyasetin meseleye “sabotaj” ile katıldığını iddia ediyor. Gezi’nin yıl dönümü yaklaşıyor ya malum, onların sanrısal dünyalarında “birileri düğmeye basmış” olabilir nihayetinde.
Her söylenen “Siyaset karıştırmayın” lafı, Fatih Tezcan seviyesinde değil. Ama hemen hemen hepsi, aynı şeyi söylüyor özünde. “Bu acılı bir olaydır, bir faciadır ve siz bunu avantajınıza kullanıyorsunuz”. Ben de o zaman başka bir şey söyleyeceğim. Siyaset yapmak ve ihmali suçlamak, sorumlularının cezalandırıldığını görmek arasında üç kritik fark vardır. Şöyle.
1. Bir Şey Defalarca Oluyorsa, Bu Bir “Kaza” Değildir, Doğal Afetmiş Gibi Tepki Verilmez
Maden işçiliği, tehlikeli bir iş. Bunu bütün bu süreç boyunca herhalde yirmi milyar kişi, yirmi milyar farklı şekilde söyledi. Evet, öyle. Amerika’da da, Şili’de de, Japonya’da da çok korkunç kazalar oluyor. Bazı işlerin hayat tehlikesi riski, her daim mevcut bulunuyor maalesef. Polisler, askerler, pilotlar… O yüzden boş bir düzlemde, hiçbir bağlamın olmadığı bir cümlede “Maden işçiliği tehlikeli” demek doğru.
Fakat boş bir düzlemde yaşamıyoruz. Bu ülkede bu, ilk maden kazası değil. Geçen sene Zonguldak’ta grizu patlaması yaşanmış, 8 işçi hayatını kaybetmişti. Ondan üç sene önce, yine Zonguldak’ta, 30 canı yine grizu patlamasına kaybetmiştik. 2009’da Bursa Mustafakemalpaşa, 2006’da Balıkesir Dursunbey, 2004 Kastamonu Küre, 2003 Karaman Ermenek’te gerçekleşen kazalar, toplam 65 işçinin hayatına mâl oldu. Bunlar sadece son 10 senede olanlar. Geçmişe dönüp baktığımızda, daha tonlarca fazlası da var; Tuzla gibi tersanelerde ölenleri saymıyorum bile.
Sorun şu, son 10 senede, madenlerde 65 kişi ölmüşse, birileri bir Soma faciasına dair tüm uyarıları hiç saymış demektir. Bu grizu patlamalarından biri, yine bir vardiya değişimine denk gelebilirdi. Kastamonu’da ve Soma’da olduğu gibi, bir yangın çıkabilirdi. Soma gösterdi ki, bunlar tekrar tekrar yaşanmasına rağmen, kimse önlem almak için kılını kıpırdatmadı. Eğer sorun dedikleri gibi trafoysa, trafoların güvenliğine ekstra çaba harcanabilirdi. Acil durumlar için kaçış planları, her türlü olanak gözetilerek yapılabilirdi. Kimse tam sebebi açıklamadığından, neyin yanlış yapıldığını yüzde yüz bilmiyor olabiliriz. Ama bir şeyler yanlış ya da eksik yapıldı. Sanırım en uç düşünenlerimiz bile bu konuda mutabık olabiliriz.
Peki neden? Çünkü maden sektörü, taşeronlara bırakıldı. Fiyat kırmak adına, pek çok güvenlik önlemi açıkça bertaraf edildi. Bu fiyat kırmalarda göğüs gere gere sağa sola anlatılacak denli yüksekti üstelik. Burada sorun kapitalist sistem gibi gözüküyor, ama değil. Aklı başında bir kapitalist, yani kapital sahibi bile güvenlik önlemleri alınmazsa; hiçbir şey değilse parasını kaybedeceğini bilir. Hiçbir şey değilse, bir kaza ya da bir facia yaşanırsa, rakiplerine karşı geri düşeceğini bilir.
Burada ise başka bir şey var. Kimse rekabet hâlinde değil birbiriyle. Yani Soma’yı işletenler, “ya bir kaza olur da, ben müşterim devleti kaybedersem, imajım zedelenir, özel sektörde de hasar alırsam?” diye düşünmemişler. Çünkü belli ki, onları denetleyecek devlet, denetimcilerini iki hafta önceden haber verip öyle gönderecek kadar sıcak dirsek temasında onlarla. Zaten PR şirketleri, özel danışmanlar ve eşler, dostlardan örülü bir bağlantı ağı var. Yerlerine çökmüşler ve orada rahatlar.
Bir şey tekrar tekrar oluyorsa, bu kaza değildir. Buradaki suçlu da bellidir. O kapital sahipleri, firmalardan daha da büyük bir suçlu var burada. O bağlantı ağını oraya yerleştirip, maden sahiplerini yerlerinde rahat hissettiren; işi en iyi yapacak olana değil, kendisine en çok yarayacak olana veren; bunu da sadece kendi güç ağını genişletmek ve kendi iktidarını daha da derine gömmek uğruna yapan devlet.
Dilerseniz kendinizi “CHP olsa onlar da böyle yapardı” diye teselli edebilirsiniz. Belki doğrudur da. Birileri çıkıp, “CHP başta olsaydı, bu kıyak mantığı olmazdı” derse, onlara tutup “Nereden biliyorsun?” diye sormak hakkınızdır. Ama böyle bir “eş-dost” ağıyla yürüyen sistemin, direkt olarak 600 kişinin canına kast etmesine birilerinin “Sen baştasın, niye böyle yapıyorsun?” diye sorması, protesto etmesi, siyaset yapmak değil; yanlış giden bir şeyin, düzeltilmesini talep etmektir. Muktedirin iktidarından bunu talep etme hakkı yoksa, zaten demokratik bir ülkede değilizdir.
Bu da bizi ikinci maddemize getiriyor.
2. Kimse “Başta CHP/MHP/BDP/VB. Olsaydı, Böyle Olmazdı” Demiyorsa, Ona Siyaset Denmez

İnternette gezinmek, son günlerde kendini mutsuz, çaresiz, bitik ve umutsuz hissetmek için bir kısa yol resmen. Kafamızı dağıtabilecek kadar dizi izliyor, oyun oynuyoruz belki ama, Facebook’umuzu, Twitter’ımızı açtığımızda, aynı hissiyata geri düşüyoruz. Yüzlerce kişi öldü. Belki rakamın artabileceği de söyleniyor. Böyle bir günde ,herhangi bir anda mutlu olmak pek mümkün değil. Olmuyor.
Hep Facebook’taki yorumları okuyorum. Twitter’da alakası tweetleri geziyorum. Ekşisözlük de baktığım yerlerden biri. Listemde ideolojik olarak, veya tarihsel olarak CHP’ye kökten bağlı insanlar var. Lise, üniversite ve iş arkadaşlarımın bir bölümü, pek çok kişinin “Kemalist” olarak tanımlayacağı kategoriye tekabül ediyor. Pek çok BDP/HDP’li arkadaşım da var. Sayısız sol örgütte, aktif yer alan tanıdıklarım, arkadaşlarım da var. Ailem bile örgütlü; annem CHP kadın kolları üyesi, babam ÖDP’li.
Bir tanesinden bile, son dört gündür “Bizim parti başta olsaydı, böyle olmazdı” gibi bir laf duymadım. Herkes “Bu yaşananlar AK Parti’nin hatası” dedi, bunu yineledi, ama kimseden kendi partisinin başta olmasına dair bir temenni okumadım. Sadece arkadaşlarım, dostlarım, tanıdıklarım değil. Ekşi’de de böyle bir şey görmedim. Twitter’da alakasız tweetler arasında da. Buna en yaklaşan şey, Şilili başkanın kurtarılan madencilere sarıldığı fotoğrafı, Taner Yıldız ve ekibinin Soma’da çıkanlara kol mesafesinde, uzak durduğu fotoğrafla yan yana koyan, ve “Keşke bizim liderimiz de böyle olsa” diyen caps idi.
Bu “siyaset karıştırmayın” uyarısı, tenzihi, yapmakla itham ettiği kişileri soğukluk, insandışılıkla suçluyor. Yani bunun söylediği şey, “Millet ölüyor, siz siyasi rant derdindesiniz” şeklinde. Peki kim siyasi rant derdinde? Kim çıkıp “Bakın gördünüz mü durumu, işte bu yüzden bize oy verin” diyor? Protestolarda bile, sendikaların önlükleri ve birkaç damgalı döviz haricinde flama, sancak, bayrak sallanmıyor. Elbet benim baktığım yüzlerce resime çıkmamış birkaç parti bayrağı vardır. Ama olsalar bile, onlarca gazetecinin, yüzlerce karesine denk gelmeyecek kadar azlar belli ki.
Kim bundan avantaj sağlamak istiyor ki siz o meçhul kişilere “siyaset yapmayın” diyorsunuz? Dedik ya, bir şey yüz kere oluyorsa, kaza değildir; ihmalin sorumlusunu aramak da kaza değildir diye? Birileri eğer bu sorumlu arama sürecini kendisine siyasi çıkar, avantaj, artı güç sağlamak için kullanırsa, tepesine çökebilirsiniz. Doğruluğunu yanlışlığını o çökme sonlandıktan sonra tartışırız. Ama şu an bunu kim yapıyor? Muhalefet liderlerinden böyle bir açıklama gelmedi. O partilerin üyelerinden de bu yönde bir emare yok.
Eğer ortada yapılan tek şey, ihmalkarı suçlamaksa; bu vuku bulurken kimse “hmm bakın alternatif de var bu arada” demiyorsa, kimse bir şeyin siyasetini yapmıyordur. Siyaset yapmak, böyle bir şey değildir zira. Burada yapılan tek şey, organik bir öfkeyi, haklı bir acıyı dışavurmaktır. Ve o acının da, affedin ama, dışavurulacağı tek bir hedef vardır. Bu da üçüncü maddemize girizgah yapmak demek.
3. Recep Tayyip Erdoğan Pozisyonundaki Şahıslar, Siyasi Olmayı Uzun Zaman Önce Bırakmışlardır
Siyaset, vikipedi’de şöyle tanımlanıyor: “Siyaset veya politika, devlet işlerini düzenleme ve yürütme sanatıyla ilgili özel görüş veya anlayış”. Bunun üzerine, çağdaş kullanımda bir anlam daha eklemek gerek elbette. Bu yürütmeye dair özel görüş ve anlayışların, birbirlerine yaptıkları manevralar; güç kazanımı ve gücün kullanımı konusundaki soğuk çatışmalar da siyaset olarak kullanılır dilimizde. Meşhur ithamdeki siyaset anlamı da budur zaten.
“Siyaset yapmayın” denirken, aslında akademik dile dökersek, şu denmektedir: “Devlet işlerini düzenleme ve yürütme sanatıyla ilgili özel görüş veya anlayışlarınızı, bizim görüş ve anlayışlarımıza üstün bir pozisyona getirmek için bu olay üzerinden manevra yapmayın ve bunun üzerinden soğuk bir çatışmaya girmeyin”. Eğer bu konuda mutabıksak, ikinci bir soruyu da yöneltmemiz gerekiyor. Tayyip Erdoğan siyasi bir figür mü Allah aşkına artık bu ülkede?
Evet, tanımın bir bölümüne göre öyle, devlet işlerini o düzenliyor ve yürütüyor. Fakat burada kullanıldığı şekilde, Tayyip Erdoğan herhangi bir siyasetin parçası mı? 12 senedir tek başına iktidar olan bir partinin başkanı. Parti içerisinden ihraç edilen muhalif tüm isimler, onun partiyi de sıkı bir yönetimle kontrol ettiğini söylüyor. Geçmiş beyanları, parti içerisindeki sıkı yönetim tarzının; yürütme arenasında da aynen işlediğine işaret ediyor.
Erdoğan devamlı “Bakanıma talimatı verdim” gibi cümleler kullanıyor örneğin. “Gezi’yi temizletme emrini ben verdim” gibi bir cümle sarf ediyor. Kimse resmi olarak adını koymuyor ama AKP seçmeninden, karşıtlara kadar herkes, polisin ve askerin yönetilmesinde de onun ciddi eli olduğu kanaatinde. 17 Aralık sonrası yeri değişen polis ve yargıçlar, neresinden bakarsanız bakın, Tayyip Erdoğan’ın iki alandaki kontrolünü sıkılaştırmak için yapılmış gibi duruyor.
Bu ülkede, siz de biliyorsunuz, ben de biliyorum, aşağı yukarı yaşayan herkes de çok iyi biliyor ki Recep Tayyip Erdoğan bu ülkedeki her şeyden sorumlu. Seçmeni onu yerel yönetimden dış işleri zaferlerine kadar her pozitif şeyden sorumlu tutarak buna katıldığını zaten gösteriyor. Onlar oy verirken, Recep Tayyip Erdoğan’a veriyorlar ve ümitleri, arzuları; bu ülkeyi bizzat Recep Tayyip Erdoğan’ın yönetmesi. Mitinglerde, röpörtajlarda bu hislerini de belli ediyorlar; desteklerini göstermek istediklerinde, partiye değil, şahsa destek gösteriyorlar.
Seçmenlerinin yaptığı doğal bir şey, zira Recep Tayyip Erdoğan, siyasi bir figür değil. Kendisi herhangi bir özel görüş ve anlayış uğruna, bunu kanıtlamak adına manevralara girişmiyor. Recep Tayyip Erdoğan, bir ülke yönetiyor. Onun siyasi olduğunu söylemek, artık bu saatten sonra Ferit Şahenk’i Doğuş Holding bünyesinde siyasi bir figür olarak görmek gibi bir şey. Türkiye’de patron o ve bütün ülke onun şirketi vazifesi görüyor. Onu o koltuğa seçenlerin bununla bir problemi yok. Onlar da, seçmeyenler de bu durumu böyle biliyorlar.
İşte tam da bu yüzden, Recep Tayyip Erdoğan’ın şahsına getirilen hiçbir eleştiri, siyasi olarak sınıflandırılması mümkün yönde eleştiriler değil. Bunu kanıtlayan onlarca yorum, yazı, tweet var internette. Pek çok kişi Abdullah Gül’ün ifadelerini çok yerinde buluyor örneğin. Kimileri, “Ah Erdoğan biraz daha yatıştırıcı, yumuşak dilli olsa, Gezi’dekiler oy bile verirdi ona çıkıp biraz iyi konuşsa” diyecek denli düşünüyor. İdeolojik karşı çıkanların da sayısı az. Dini düzlemde, daha fazla laiklik isteyenler her zamanki gibi mevcutlar, ama onların dahi kelimeleri birinci olarak bu yönde çıkmıyor.
Recep Tayyip Erdoğan, bir süredir ülkenin tek sorumlusu. Ve iyi şeyler olduğunda, onun direkt parmağı olmadığını kimse varsaymıyor. Örneğin IMF’ye borçlar ödendiğinde, kimse gidip Çalışma Bakanı, Ekonomi Bakanı ve Maliye Bakanı’nı tebrik etmiyor. Sorumlu direkt olarak Başbakan gösteriliyor. İşte tam da bu yüzden, kötü bir şeyler olduğunda, sorumlu olarak onu göstermek, siyasi bir çaba sınıflandırmasına girmiyor.
Patron yanlış bir şeyler yaptı. Belki yanlış birilerini atadı, belki de yeterince dikkatli davranmadı. Her neyse, şirket tarifsiz bir hasar aldı. Eğer yönetim kurulu toplanıp, patrona “sorumlu sensin” diyorsa, bu siyasi bir hamle değildir. Hayatın gerçeğidir bu. Doğal sürecin sonucudur. Recep Tayyip Erdoğan, kendisini bu ülkenin patronu konumuna getirmiştir. Atamalar, kararlar, ifadeler bunu göstermektedir. Eğer bu tartışılmazsa, ki öyledir, şirkette yanlış bir şeyler gittiğinde, patronun koltuğu sallantıda olmalıdır. Bunun adı “siyaset” değildir. Bunun adı, muhakemedir.
Bu bir kaza değildir. Girmek zorunda olduğumuz bir savaşın şehitleri değildir alınan canlar. Kimse tutup kendi partisine rant çıkarmaya uğraşmamaktadır. Kimse Başbakan’ı, parmağı olmadığı, bir şey yapamayacağı bir konuda suçlayarak, kendi anlayışının uğruna manevra yapmamaktadır.
Bu ülke, mutlu olmasının imkansızlaştırılmasına, yaşam güvenliğinin ucuzlaştırılmasına ve; çok basit, çok net bir şekilde; bütün bunların sadece doğru yönetim bilgisinin azlığından, yöneten insanların basiretsizliğinden kaynaklanmasına tepki göstermektedir. Bu tepki de, tek bir kişiye yöneltilmiş vaziyettedir. Zira o tek kişi, ülkedeki tek kişi olduğunu, yaptıkları ve söyledikleriyle defalarca yinelemiştir. Bu tek kişiyle hesaplaşmanın politik, siyasi bir tarafı yoktur. Bu, basitçe; sebep, sonuç ilişkisidir.
Bu kadar.
Geekyapar'ın yazı işleri şövalyesi. Uluslararası İlişkiler okudu, okula girmeden önce yaptığı işi yapıyor. Küçükken "Büyüyünce ne olmak istiyorsun?" diyenlere yazar diyordu. Tüm internette bulmak için: @acyberexile.
Tüm yazıları (2655)

Yorum Yap