Bir Cannes Film Festivali’nin daha sonuna gelmişken yarışma filmlerine verilen ödülleri değerlendirmeden ve ödüllerden ziyade seçkinin en iyi filmlerinden bahsetmeden olmaz. Özellikle yarışma filmlerinin akıbetinin sıkça tartışıldığı ve Altın Palmiye’nin net olarak kime gideceğinin kestirilemediği Cannes 2026’da bazı mevcut hayal kırıklıklarından bahsetmek hiç de zor değildi. Neticede gerçekten kalbür üstü film bulmanın zor olduğu bir yarışma seçkisinde neyse ki Paweł Pawlikowski ve Arthur Harari gibi yönetmenler imdadımıza yetişti. Bunun yanı sıra, Hirokazu Kore-eda, Asghar Farhadi veya Pedro Almodóvar gibi isimlerin kariyerlerinin en zayıf filmlerini sanki bu seneki Cannes 2026 seçkisine saklamışçasına ardı adına gelen hayal kırıklıkları festivalin “kutlama” duygusunu bir ölçekte bastırdığını itiraf etmeliyiz.
Festivalin En Öne Çıkanları:
Özellikle Drive My Car ile adından sıkça söz ettiren ve sonrasında çektiği Evil Does Not Exist ile Venedik Film Festivali’nden ödülle dönen Ryusuke Hamaguchi, bu sene festivalin en çok konuşulan filmlerinden birine imza attı. Bu sefer Paris’ten bir hikaye anlatmayı seçen Hamaguchi, yeni filmi All of a Sudden ile tesadüfler arasında kendi hayatlarını değiştirebilmiş iki kadın karakter olan Marie-Lou Fontaine ve Mari Morisaki’ye odaklanıyor. 196 dakikalık süresiyle başta göz korkutan film, Ryusuke Hamaguchi’nin filmografisinde ayrı bir yere yerleşecek ve seyircileri fazlasıyla ikiye bölecek. Festivalin sosyal anlamda da en aktif yönetmenlerinden olan yönetmen (kendisiyle festivalin en ilginç filmlerinden biri olan Kiyoshi Kurosawa’nın Kokurojo: The Samurai and the Prisoner filminde ve sonrasında karşılaşma şansına eriştim) şimdiden adını Japonya’dan çıkmış en özgün yönetmenler listesine yazdırıyor.
1990’larda Gregg Araki ile Amerikan bağımsız sineması ve kuir sinema arasında bağlantılar kurarak özgünlük kazanmış Ira Sachs ise 1980’ler AIDS krizi sırasında New York’tan bir hikaye anlatmayı seçiyor izleyiciye. Bir tiyatro oyuncusu olan Jimmy’nin (Rami Malek) partneri Dennis ile olan ilişkisine ve hastalık/aşk üçgeni arasındaki hayatına odaklandığımız The Man I Love, Rami Malek’in belki de kariyerinin en çarpıcı performanslarından birini seyretmemize sebep oluyor. Müzik seçimleriyle duygusal üstünlüğü eline geçiren film, kuir coşkunun arza çıktığı ve bu arzın yaşama sevincine dönüştüğü çok tatlı birkaç sahneyle açılıyor. Karakterlerini fazla tanıtmadan sanki yönetmen Ira Sachs’in Passages filminin paralel evrendeki bir uzantısıymış gibi süregelen The Man I Love, kuir estetiğin fiziksel acıyla harmanlandığı bir seyirlik sunuyor. Fakat bu seyirliği kurarken filmin başında vaat edilenler filmin sonunda eksiksiz kalıyor. Karakterlerine yeteri kadar alan açamayan, bu nedenle de izleyicideki duygusal dominasyonu tam anlamıyla sağlayamayan bir filme dönüşüyor The Man I Love. Rami Malek’in oyunculuğu parlasa da tıpkı Fjord’da olduğu gibi “kaybedilmiş bir potansiyel” hissine kapılmamak elde değil.

Cannes 2026 yarışma seçkisi açıklandığından beri en çok merak edilen filmler arasında girebilmiş La bola negra ise ilk basın gösterimi sonrası birçok festival izleyicisine göre bu seneki yarışma filmleri arasındaki en başarılı filmlerden biriydi. Javier Ambrossi ve Javier Calvo’nun çektiği film, 1932, 1937 ve 2017’den üç farklı gibi gözüken ama aslında bağlantıları olan hikayeyle paralel bir kuir tarihi çiziyor. İspanya’nın farklı tarihi dönemlerinde yaşama ve yaşam arasında bir şekilde ayakta durabilmeye dair son derece çarpıcı bir görsel dille anlatılan hikayede, izleyiciyi şaşırtabilecek birçok farklı öğeye rast gelmek mümkün. Bu şaşırtmacalar arasında özellikle kuir yaşamların birbirleriyle tesadüfler doğrultusunda rast gelmesi izleyicide sinemadaki kuir imgeye dair farklı sorular sordurtmayı başarıyor. Bu soruları sordurturken de kuir kültürü ve tarihinden çeşitli öğeleri gerek komedik gerekse de didaktik açıdan anlatısına serpiştiriyor. İspanya sinemasının farklı bir çıkış yakaladığı 2020’lere dönüp bakınıldığında farklı bir yerde duracak olan bir film kesinlikle La bola negra.
Kuir hikayelerden söz etmişken kuir tarihsellik bakımından festivalde La bola negra ile aynı gün içerisinde gösterilerek bizi şaşırtan Luka Dhont imzalı Coward da bu senenin en merakla beklenen filmlerinden bir tanesiydi. Girl ile yakaladığı çıkışla adından söz ettiren Belçikalı yönetmen Dhont, Close ile Cannes 2022’de festivalden ödülle dönmüştü. Kariyerinde bu sefer bir tarihi kuir dramayla devam eden yönetmen, Birinci Dünya Savaşı sırasında neşelerini yerinde tutmaya çalışan, bazen de bir şekilde tutmak zorunda olan askerlere, özellikle bu askerler arasında özel bir ilişki yakalayabilmiş Francis ve Pierre’e odaklanıyor. Savaşın korkunç atmosferinde ve yaşam-hayat arasında bizi sorgulattığı durumlarda Valentin Campagne’nin müthiş performansı izleyicileri hayrete düşürüyor. Sevindirici şekilde fazla sayıda kuir filmi içeren Cannes 2026 seçkisinin belki de en iyi kuir filmi olma adayı Coward, sinemasal sevinci ve hüznü aynı hikayenin içine sığdırabilmeyi fazlasıyla başarıyor. Bir süre sonra şaşırtıcılığını kaybetme noktasına evrilse de hikayesini daha fazla uzatmayı seçmemesi Coward için bir pozitiflik olarak okunabilir. Close’un yaşattıklarından farklı duygular arayanlar için Coward, Luka Dhont’un filmografisinde farklı bir konumda yer alacaktır.
Pandemi döneminde geçirdiği hastalıkla sevenlerini endişeye sokan ve neyse ki koma sürecinden sonra toparlanıp film yapabilmeye devam eden, Rusya’nın bilinen en iyi yönetmenlerinden Andrey Zvyagintsev yarışma bölümünde Minotaur ile karşımızda. Rusya dışında sürgünde geçirdiği hayatından ilhamlarla kurduğu aile dramında özellikle Rusya-Ukrayna savaşının getirdiklerine ve de götürdüklerine odaklanan Minotaur, bir şirkette üst düzey yönetici olarak çalışan Gleb’in ailesiyle yaşadığı sorunları konu ediniyor. Artık bir aparat olarak tamamen yozlaşmış Rusya’nın bitirdiği hayatları ustalıkla izleyiciye aktaran bu savaş karşıtı film, kurduğu görsel dünyada çok başarılı bir anlatı dili yaratıyor. Bu anlatı dilinin ve Rusya eleştirisinin arasında maalesef kadın karakter Galina’yı bir “aldatma” öğesi olarak kullanması ise Minotaur’u bir “baş yapıt” yapabilecekken sekteye uğratıyor. Gleb karakterinin acınasılığını Rusya-Ukrayna savaşının getirdiği garabet üzerinden yorumlayan yönetmen Zvyagintsev, kurduğu görsel hakimiyeti kadın karakteri Galina’nın derinliğinde aynı uzlamda gösteremiyor. Bu bağlamda Minotaur, her ne kadar çok başarılı bir Rusya karşıtı film olarak konumlansa da sürgündeki bir yönetmenin aldatma temasını bu derece içselleştirmesi ve bundan bir imge çıkarması üzüntüye sebep vermiyor değil.

Festivalden en beğendiğim iki film Fatherland ve Once Upon a Time in Harlem’i farklı bir yazıda ele alacağımı bildirip şimdi de biraz verilen ödüllere göz atalım:
Palme d’Or (Best film) → Fjord
The Grand Prix → Minotaur
Jury Prize → Das Geträumte Abenteuer
Best director → Javier Calvo & Javier Ambrossi (La bola negra), Paweł Pawlikowski (Fatherland)
En Iyi Kadin Oyuncu → Virginie Efira & Tao Okamoto (All of a Sudden)
En Iyi Erkek Oyunu → Emmanuel Macchia & Valentin Campagne (Coward)
En Iyi Senaryo → Notre Salut