Mayıs ayı denilince genelde sinemaseverlerin zihninde ve de kalbinde tek bir etkinlik belirir: Cannes Film Festivali. Fransız rivierasında her yıl binlerce sinemaseverin ve sinema emekçisinin bir arada toplandığı Cannes Film Festivali’nin 79. edisyonu, festivalin seçkisinin açıklanmasından itibaren belirli tartışmaların odağındaydı. Amerikan yapımlarının bu yıl festivali belirli bir oranda pas geçmesi gündem haline gelmişken her yıl binlerce sinemaseveri birleştiren festivali bu sene ikinci kez yerinden takip etme şansına eriştik. Festivalin ana yarışma bölümümün adeta bir hayal kırıklıkları zinciri oluşturduğu festivalin 79. edisyonunda tartışma yaratan ve yarattığı tartışmalar neticesinde seyircileri ikiye bölen filmlere rast gelmek hiç de zor değildi. 

Park chan-wook’un jüri başkanı olduğu Cannes 2026’da genel olarak yarışma filmlerinin eleştirmenlerden bir hayli düşük not alıp festivalin yan bölümlerindeki seçkilerin izleyicide farklı bir sinemasal merak yarratığını söyleyebiliriz. Özellikle Quinzaine (Director’s Fortnite) seçkisinin Radu Jude, William Greaves, Quentin Dupieux gibi yönetmenleri içeren seçkisi, yarışma filmlerinin akıbetinin yavaş yavaş ortaya çıkmasıyla birlikte de farklı bir önem kazanmış oldu. Amerikan yapımlarının bir anlamda pas geçtiği bir Cannes festivalinde, yarışmadan bağımsız olarak prömiyerlerini gerçekleştiren yapımlar arasında Avedon (Ron Howard), John Lennon: The Last Interview (Steven Soderbergh) ve Teenage Sex and Death at Camp Miasma (Jane Schoenbrun) gibi filmlere rast gelmek mümkündü. 

The Wailing (2016) ile yine daha önce Cannes’da bulunan Güney Koreli yönetmen Na Hong-jin, bu sefer yarışma bölümünde bilim-kurgu, korku ve aksiyon filmlerinin bir harmanını oluşturduğu yeni filmi Hope ile karşımıza çıkıyor. Gözden uzakta sessiz bir Güney Kore kasabasında kendilerini gizemli bir soruşturmanın ortasında bulan polis Bum-seok ve Sung’ae’yi takip ettiğimiz bu dinamik yolculuk, ne yazık ki izleyicileri şaşırtacak birden fazla numarayla başa çıkamayıp yorucu bir seyirlik sunmaktan öteye gidemiyor. Genel olarak ilk bir saatinde seyircileri aksiyona ve dinamik yıkıma doyuran film, izleyiciye nefes aldırmamak ve sürekli yeni bir şaşırtmaca numarasıyla filmin baş ağrısı yaratan yoğunluğunu azaltmamak için elinden gelen her şeyi deniyor. Beğeni/olumsuz eleştiri dengesini seyrinde götüren Hope, böylesine “çılgınca” bir tür filminin yarışma bölümünde gösterilmesinden dolayı bizi sevindirse de, süresi de göze alındığında gece geç saatlerde izlenildiğinde izleyiciye yorgunluk aşılamaktan öteye geçemiyor. 

A Seperation’ın getirdiği büyük etkiyle artık ustalığını kanıtlamış bir yönetmen olarak bildiğimiz ve ismi son yıllarda A Hero filminin yapım/yaratım sürecinde yaşanmış olaylar neticesinde intihal ile anılan Asghar Farhadi’nin İran dışında çektiği 3., Fransa’da çektiği 2. film olan Parallel Tales, yeni romanı için farklı fikirlerin arayışında olan yazar Sylvie’nin (Isabelle Hupert) gözlemler ve teleskopuyla yaptığı gizli izlemeler etrafında şekillenen bir hikayeye sahip. Yazmakta olduğu romanına yardımcı olması umuduyla genç Adam (Adam Bessa) ile çalışmaya başlayan yazar Sylvie, bir süre sonra karşılacağı olayların ne tür bir noktaya evrileceğini kendisi bile tahmin edemez hale geliyor. Linear olamayan bir anlatı biçimine sahip film, ne yazık ki süresinin altında ezilerek festivalin yarışma bölümün en sinir bozucu filmlerinden birine dönüşüyor. Yönetmen Farhadi’nin filmde kurduğu “hakimiyetsiz” duygu ve bir o kadar da beceriksiz ufak şaşırtmacalar, Parallel Tales’i bir melodram parodisinden öteye geçiremiyor. Bir Kieslowski yeniden çevrimi vaadiyle başına oturulan film, basit duyguları basit yöntemlerle izleyiciye geçirmekten bile aciz durumda. Isabelle Huppert ve Vincent Cassel’in kariyerlerin en donuk performanslarını sergilediklerini de eklemeden geçmeyelim.

Romen yeni dalgasından çıkarak Altın Palmiye’ye uzanan kariyerine (4 Months, 3 Weeks, and 2 Days) bu sefer Romanya-Norveç arasında bir bağlantı kurarak katkı sağlamak isteyen yönetmen Cristian Mungiu, uzun süredir merakla beklenen ve Sebastian Stan-Renate Reinsve ikilisini başrolde birleştiren filmi Fjord ile karşımızda bu kez. Bir Norveç köyünde hayatlarını sürdüren koyu Hristiyan ve muhafazakar çift Mihai ve Lisbeth’in çocuklarıyla arasında yaşadıkları olaylar neticesinde kendilerini bir tür yargılamada seyrettiğimiz film, ilginç Norveç manzalarında bir aile/mahkeme dramı oluşturmayı vaat ediyor. Din, aile içi eğitim ve ebeveyn olmak üçgeninde temalarını metnine serpiştiren Mungiu, muhafazakarlık ya da progresifizm arasında net bir karar vermek yerine bu kararı ve etik ikilemi tamamen izleyiciye bırakıyor. Bu türden bir anlatımda yeterli geniş alanı izleyiciye ne yazık ki sağlayaman ve bu sebeple sıradanlaşan hikayesinde Sebastian Stan ve Renate Reinsve’in oyunculukları parlasa da “art-house” formüllerini bire bir izleyerek yoluna devam etmeyi seçen bir film Fjord. Bu sebeple de gerçekten Altın Palmiye’ye rakipsiz bir aday olabilecekken, bu şansını belki de belirli riskler almayarak kaybediyor. 

Cannes Film Festivali 2026 seçkisinde Fatherland, Minotaur ve Coward gibi çok beklenen filmleri sizlere aktarmaya devam edeceğiz.

Author

Berlin'den bildirmeye çalışan, Avrupa'nın nabzını tutan, sinema sevdalısı ve yazmayı seven bir birey.

Bir Yorum Yazmak İster Misin?

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.