Dürüst olayım, Agent Carter’ın kısa filmine niye muhteşem bir hevesle saldırdığımı, dizisi gelecek mi acaba diye neden böylesine bir heyecanla beklediğimi unutmuştum bir süredir. Agents of SHIELD gerçekten çok iyi gidiyordu ve ara verecek olması, sebep ne olursa olsun can sıkıcıydı. Üstelik Marvel çok odun bir pazarlama kampanyası yürütmüş, daha bitmemiş sahneleri “sneak peek” ayağına karşımıza koymuştu. Her şey pek bir ucuz gözüktüğünden canım sıkılmıştı biraz. Ne beklediğimi bilmiyordum, ne bulacağımı da kestiremiyordum.

Sonra Agent Carter’ın iki bölüm peş peşe yaptığı galası başladı ve ilk saniyeden Agent Carter’ın neden Marvel Cinematic Universe’in en ilginç karakterlerinden biri olduğunu ve vakti zamanında Hayley Atwell’i neden MCU’nun en iyi ikinci oyuncu seçimi olarak belirlediğimizi anında hatırladım. Gerçekten şaka yapmıyorum. RDJ’den sonra rolüne en uygun seçilen kişi Atwell. Ve aşağıda zaten bu diziyi izlemeniz için bir ton sebep sıralayacağım, ama ilk olarak şuna ikna olmalısınız: Bu dizi sadece Hayley Atwell için bile izlenir!

Agent Carter S01E01 Agent Carter

Atwell dizinin tümüne inanılmaz bir kalite katıyor. Yanlış anlamayın, diziyi tek başına götürdüğünü falan iddia edecek değilim. Diğer oyuncular da bilakis, acayip doğru seçilmişler. One Tree Hill ve Gilmore Girls’deki ergen rollerinden hatırlıyor olabileceğiniz Chad Michael Murray ajan Thompson olarak çok eğlenceli ve sempatik bir karakter çiziyor. Boardwalk Empire severlerin anında tanıyacağı Shea Whigham Carter’ın seksist patronu Roger Dooley olarak çok başarılı. Bu iki karakter de aslında Carter’ın iş yerinde karşılaştığı cinsiyetçi tutumu sembolize etmeleri için tasarlanmışlar, fakat hem senaryonun, hem de aktörlerin performansları sayesinde sadece bundan ibaret iki boyutlu karakterler olmaktan kurtuluyorlar.

Agent Carter’ın en güzel taraflarından biri de bu. Dizi 1946’da, 2. Dünya Savaşı’nın hemen sonunda başlıyor. Anlattığı şeylerden biri de bu dönemin çok değinilmeyen taraflarından biri. Tarihçilere sorun, aynını söylerler, feminist hareketler neredeyse tüm dünyada 2. Dünya Savaşı’ndan sonra hız kazanmıştır. Zira savaş sırasında erkekler cephede olduğundan iş gücüne katılan ve ekonomik özgürlüklerine kavuşan kadınlar, erk dönünce o pozisyonu geri isterler ufaktan. Mad Men’de bunun “alenen geri istenme” dönemini ufaktan seyretmiştik. Lyndsy Fonseca‘nın canlandırdığı Angie karakteri ve Carter’ın iş yerinde gördüğü şeyler üzerinden Agent Carter bu problemin filizlenme dönemini işliyor.

Agent Carter S01E02 Angie

Bu konuda da acayip başarılı, üstelik bunu da Peggy Carter karakterinin şahsi özellikleri üzerinden veriyor. Peggy, süper kahraman hikayelerinde çok işlenen “sorumluluk” mevzusunda ciddi travmaları olan biri. Kimsenin kendisiyle aynı yükün altına girmesini istemiyor. Bunun üstüne bir de dönemin müthiş cinsiyetçiliği girince de kendisine önerilen her yardımı bir hakaret kabul etme eğilimi var. İlk iki bölüm bunu James D’Arcy‘nin canlandırdığı Edwin Jarvis karakteri üzerinden -biraz sonda topallayarak da olsa- klasik bir kahraman finaline bağlıyor. Vardığı nokta da hakikaten çok hoş, zorlama hissettirmiyor ve hem karaktere, hem de diziye ekstra bir keyif katmakta.

Peki dizi MCU’nun neresinde duruyor? Yani bir Marvel hayranı olarak bu diziden ne çıkartmak mümkün? Pek çok şey. Dizi 1940’larda geçtiği için Agents of SHIELD’a kıyasla daha geniş bir özgürlüğe sahip; fakat Marvel evreniyle ilgili daha ilk bölümden öylesine acayip bağlantılar fırlatıldı ki gerçekten ayakta alkışlamamak mümkün değil. Aynı Agents of SHIELD gibi, Agent Carter da özünde bir casus dizisi. Ama bir dönem dizisi de aynı zamanda ve 2. Dünya Savaşı’nın sonrasında geçiyor.

Agent Carter S01E01 Leviathan

2. Dünya Savaşı sonrası ve casus kelimeleri yan yana gelince de otomatikman tek bir şey geliyor insanın aklına: Soğuk Savaş. Agent Carter da işte Marvel evrenine buradan bağlanıyor. Anton Vanko, Roxxon, Edwin Jarvis, Vita-Radiation gibi var olan MCU konseptlerine göndermeler zaten var, ama asıl bombayı patlattığı yer bir yerde zikredilen bir organizasyon ismi:  Leviathan. Bilmeyenler varsa söyleyelim, S.H.I.E.L.D. Amerika için, S.T.R.I.K.E. İngiltere için, HYDRA Nazi Almanya’sı için her neyse, Leviathan da Sovyet Rusya için o.

Yani anlayacağınız, Agent Carter sadece çok iyi yazılmış, çok iyi çekilmiş ve çok iyi oynanmış bir bölümle başlangıç yapmakla kalmadı. Aynı zamanda çok sağlam yerlere gideceğinin de emaresini verdi. Eğer Michelle Fazekas ve Tara Butters’ın niyet ettiği, Hayley Atwell’in de dile getirdiği gibi dizi gelecek sezonlarında zaman sıçramaları yapa yapa ilerleyebilirse (ikinci sezon 50’ler, üçüncü sezon 60’lar vb.) ve özünde S.H.I.E.L.D. vs. Leviathan’a dönüşüp, Marvel-vari bir Soğuk Savaş hikayesi anlatırsa gerçekten de MCU içerisindeki en iyi işlerden biri olur.

Yanlış anlamayın, şu haliyle de öyle. Başrolünde harika bir oyuncunun olduğu, içi sağlam performanslarla dolu, akıllıca yazılmış ve sinematik ve olgunca çekilmiş bir dizi var elimizde. MCU bağlantısını boş veriyorsanız, “1940’larda geçen bir Alias” olarak izleyin. Marvel evrenine dipten battıysanız da bilin ki, daha büyük şeyler de geliyor gibi…

Siz nasıl buldunuz ilk bölümü?

Author

Geekyapar'ın yazı işleri şövalyesi. Uluslararası İlişkiler okudu, okula girmeden önce yaptığı işi yapıyor. Küçükken "Büyüyünce ne olmak istiyorsun?" diyenlere yazar diyordu. Tüm internette bulmak için: @acyberexile.

3 Comments

  1. Hakan Tanrıkut Reply

    James D’arcy’nin muhteşem oyunculuğuna da değinmeden olmaz. Görünüm, oyunculuk ve aksan olarak Benedict Cumberbatch II olmuş resmen.

    İlk iki bölümden gözüme en çok çarpanlardan birisi bu oldu.

  2. Dizi bence abartılıyor son derece sıradan ilerliyor belki dönem dizisi olduğundan bana öyle geliyor ama bir türlü ısınamadım buna.

Bir Yorum Yazmak İster Misin?

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.