Film, bazen geriyor bazen güldürüyor, süresinin sonunda da seyirciyi yorgun argın evine gönderiyor.

A24‘ün kendine görev edinip üzerimize attığı elevated horror’ların ikisinin sahibi Ari Aster’in üçüncü uzun metraj filmi vizyona girdi. Başta Disappoitment Blvd olarak açıklanan filmin adı sonradan Beau is Afraid olarak değiştirildi. Filmle ilgili söylenebilecek ilk şey de ismi üzerinden; bir noktadan sonra filmin adı gibi içeriği de basitleşiyor. Yine de uzun konuşalım. Korku ve komedi unsurları barındıran bu filmi bir türe dâhil etmek zor. Joaquin Phoenix’in yine oyunculuğuyla şov yaptığı, bir adamın hayatını 3 saatlik bir kâbusa sığdıran Beau is Afraid film incelemesi spoiler’lı olarak alt satırlardadır.

beau is afraid film incelemesi

Ari Aster, Jordan Peele gibi yeni dönemin başarılı korku yönetmenlerinden. Her filminde yeni şeyler deneyip seyirciyi şaşırtıyor, bazen de elindeki her şeyi ortaya atıp filmi sirk ortamına çeviriyor.

İlk filmi Hereditary ile eleştirmenlerden ve seyircilerden olumlu dönüşler aldı. Film, klasik possession filmlerine yeni bir soluk getirmişti. Filmde, ailenin, kalıtsal özelliklerinin kaderini belirlediğini ve bundan kaçamadıklarını gördük. Sonunda, işlerin aşırıya kaçacak derecede büyümesini pek beğenmesek de film, korku severlerin favori listelerine giren bir eser oldu.

Midsommar ile bir grup akademisyen adayının yabancı bir topluma dâhil olup yöre halkının kültürel ayinlerine kurban olmasını izledik. Başrolümüz, hem yolculuktan önce yaşadığı travmayı aşmaya hem de orada başına neler geleceğini anlamaya çalışıyordu. Bize göre Midsommar ilk filmden daha derli topluydu ve de Ari Aster’in asıl çıkış filmi oldu.

Beau is Afraid ise Ari Aster’in ilk iki filminden başka bir kulvarda yüzüyor. Üç saat boyunca Beau’nun tüm hayatını kapsayan kabusunu izliyor ve işler çığırından çıktıkça gerçek dünyayı belirlemek için referans noktaları arıyoruz. Hafta sonu için annesinin yanına gitmesi gereken Beau, annesinin ölüm haberini alıyor ve film boyunca annesinin cenazesine yetişmeye çalışıyor. Kaygı bozukluğu, toksik ebevenynlik (annelik) ve Beau’nun birey olma/olamama durumunu da onun yanında gidiyor.

Film, Beau’nun doğum anıyla başlıyor ve dört bölüme ayrılıyor. Her bölümde Beau bir şekilde kafasını çarpıyor ve bir şekilde kafasını suya sokuyor. Her seferinde tekrar doğmuş ve hayatının belli bir yaş aralığını tekrar yaşadığını hissettiriyor.

Film dört bölümden oluşuyor;

Terapistinden çıkıp evine yürüdüğü uzun yolculukta toplumun çivisinin çıktığını görüyoruz. Bir yandan elinde tüfekle sokakta koşturanlar, kavga edenler, eline iki dondurma alıp ikisini de aynı anda yiyenler, intihar girişimini videoya alıp bir yandan teşvik edenler vs. derken sanki yedi büyük günahı plan sekansta izliyoruz. Beaua’nun oturduğu mahalle sanki kıyamet sonrası dönemde kurulmuş. Beau’nun annesinin yanına gitmekte tereddüt ettiğini zaten biliyoruz ama evden çıkmaktaki korkusu beş yaşındaki çocuğun, kendi başına dış dünyaya adım atarsa başına gelebileceklerin korkusuna benziyor. Annesiyle telefonda konuşuyor ve çok geçmeden yine telefonda annesinin ölüm haberini alıyor.

Beau’ya araba çarptıktan sonra hiç tanımadığı bir ailenin evinde uyandığını görüyoruz. Çocukluk dönemi bitmiş ergenlik başlamış bulunuyor ve aile, özellikle de anne, ona ilgi gösterirken onun aklında yetişmesi gereken yer bulunuyor. Ot içme denemesi bulunuyor ve günün sonunda dolaylı yoldan sebep olduğu travma sonucunda oradan kaçıp Ormanın Çocukları denen bir tiyatro grubunun arasına karışıyor.

Tiyatro grubunda geçirdiği zaman, bir gencin üniversite çağına benziyor. Farklı yaşlardan ve hayat tarzından insanlar ki bunlara konuşan bir uğur böceği de dâhil, hemen Beau’yu benimsiyor ve aralarına alıyor.

Bu bölümün anne figürü; kafasını vuran Beau’ya pansuman yapan hamile kadın. Beau, annesi için yanına aldığı hediyeyi ona veriyor ve işler karıştığında kadın Beau’yu bırakıp kaçıyor. Bu bölümde sergilenen tiyatro gösterisinde Beau karakterle özdeşleşiyor ve hayatının sonraki dönemlerini ve yaşlılığını, oyunun içinde, Wes Anderson filmi gibi yaşayıp görüyor. Beau’nun ölümü, bir sonraki bölüme kalıyor.

Son bölümde Beau, annesinin evine ulaşıyor ve ilk gördüğümüz şey kadının zenginliği. Başta gördüğümüz ev, rüya da olsa gerçek de olsa Beau’nun o hayattan kopuk yaşadığını net olarak görüyoruz. Beau, çocukluk aşkıyla karşılaşıyor; kendine babasından miras kalan bir hastalık olmadığını veya bunu o kadına geçirdiğini görüyoruz. Arkasından anne, sapasağlam biçimde kapıdan giriyor ve en büyük sürprizini yapıyor. Kadın ölmemiş, ziyarete gelmek istemeyen oğlundan intikam almak istemiş. Anne-oğul arasındaki yüzleşmeyi izliyoruz ve filmin sonunda Beau, annesini elleriyle boğarak kaçmaya çalışıyor. Tabii bu da planın bir parçasıymış ve kadın gladyatör arenasına benzeyen bir platformda, epik bir sahneyle oğlunun yargılanmasını ve idama mahkûm olmasını izliyor. Filmin sonunda Beau, travmalarının üstünden gelemiyor.

Beau is Afraid bazı kısımlarda çorbaya dönüyor;

Bir dereceye kadar filmin anlatımını özgün bulsak da film, bir sürü eserin karışımı gibi duruyor. David Lynch ve Cronenberg’den alışık olduğumuz anlatım tarzı, filmin her anına sinmiş gibi duruyor. Bir noktada aklınıza Truman Show geliyor ve filmin son sahneleri bunu doğru çıkarıyor. Tiyatro sahnesinde muhtemel geleceğini gören Beau’yu izlerken Mr Nobody’yi hatırlıyorsunuz ve örnekler artıp gidiyor. Farklı türde/konuda/anlatımda bu kadar farklı filmin akla gelmesi de bize şunu düşündürüyor; bu kadar karmaşaya boğulup, yolu uzatmaya ne gerek vardı? Yani tiyatroya yapılan baskında, savaş filmlerinde göreceğimiz ufak bir çatışma sahnesi bile izliyoruz. Bu kadar yoğunluğun ve atılan düğümün üzerine olaylar olabilecek en basit şekilde çözümleniyor. Ari Aster iki saat boyunca elini kaldırmadan senaroyu yazmış da acilen başından kalkması gerekince son bir saati başkası devam ettirmiş gibi duruyor.

Climax’in, toksik bir ilişkisi olan anne-oğulun yüzleşmesiyle bitmesi gerektiğini anlıyoruz ama bunu; “Ölmedim ki!” diye kapıdan giren anneyle girilen tartışma yerine, daha başka bir yolla çözümlemesini bekliyoruz. Ya da hayatı boyunca babası hakkında pek bir şey öğrenememiş olan Beau’nun, babasıyla -veya kendi erkekliğiyle- yüzleştiği sahnenin, tavan arasına saklanmış devasa bir fallus’la olmasından daha incelikli bir çözüm görmek istiyoruz. Tavan arasında ipler iyice kopuyor, ekrandan gördüğümüzden tiksindiğimizden değil; “Rüyada geçen film yapıyorum, istediğimi yazarım!” diyen bir şakaya dönmesinden rahatsız oluyoruz. Beau yerine Beauty; toksik ebeveyn de anne yerine baba olabilirdi. Ya da karakter, bambaşka yollardan geçtikten sonra o eve girebilirdi ama o evde olanlar olmazdı.

Film her şeyi büyük bir yüzleşme için yapıyor;

Bir yerden sonra metafor çukuruna dönen filmin en net çözülmesi, anne-oğul arasında geçen tartışmada yaşanıyor. Burada kendinizden veya kesin sahip olduğunuz o yakın arkadaşınızdan bir şeyler buluyorsunuz ve hatta bir anlığına basite kaçan o çözümlemeyi bile unutuyorsunuz. Bütün film ve bütün hayatı boyunca olaylara pasif kalan Beau’ya annesi; Beau’nun sandığı gibi nazik, iyi bir insan olmadığını; sadece söz söylemeye ve bir şey yapmaya cesareti olmayan bir korkak olduğunu söylüyor. Dünyaya gelmekle karar vermekten muaf olduğunu sandığını, kendi hayatında kararları başkasının vermesini beklediğini söylüyor. Sözler oldukça vurucu ama bir yandan da Beau’nun hayatı boyunca annesi tarafından manipüle edildiğini hatırlıyor ve sözlere pek de hak veremiyoruz.

Bütün bunlar olurken, havadan nem kapan Beau’nun filmin başında sahip olduğu kaygı bozukluğu, olaylar ilerledikçe yerini “N’oluyo lan?” demeye bırakıyor. Başta, kaygılar insanı nasıl paranoyaklaştırır ve neden onlardan kurtulup atmamız gerekir sorusunun cevabını beklerken film tüm dağınıklığıyla, seyirciyi farklı yerlere sürüklüyor. Çivisi çıkmış bir toplum, birey olamama, cinsiyet baskısı, aile ilişkileri, aşk, komplo ve kâbus derken film çorbaya dönüyor.

Oyunculuklara diyecek söz yok, hele Joaquin Phoenix zaten döktürüyor. Yine de muhakemesi zayıf, hayatı anlamlandıramayan karakterleri oynarken bir standarda bağlamış gibi duruyor. Yavaş hareket ediyor, yavaş ve bazen içine içine konuşuyor ve tabii ki şaşkın gözlerle bakıyor. Bunun benzerini Joker’de de The Master’da da görebilirsiniz.

Film sizi kaygılarınızdan arındırmıyor, kaygı dolu hâle de getirmiyor. Üç saatin sonunda film sizi yoruyor ve üzerine konuşulacak bir sürü şey bırakıyor. Eğer siz de filmden etkilendiyseniz ama yine de üç saat boyunca aynı topa girecek enerjiyi kendinizde bulamazsanız; bu filmin kaynak materyali olan, Ari Aster’in kısa filmi, 2011 yapımı Beau’ya bakabilirsiniz.

Author

Sabah kuşağı çizgi filmleri müdavimi.

Bir Yorum Yazmak İster Misin?

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.