Bu haftaki okuma günümüzü biraz değiştirdim, kusura bakmayın. Uyku tatlı geldi, sabah kalkmak istemedim.  Siz de belki pazar gününüzü daha verimli geçirmiş, internet başında çok oturmamışsınızdır, kim bilir?

Bu haftaki okumamız biraz gündemle alakalı olsun diye düşündüm. Bilenleriniz boldur, geçtiğimiz hafta 22. İstanbul Onur haftası idi. Yıllar önce otuz kişilik gruplarla güçlükle kutlanan onur haftasının bugün Türkiye’nin her yerinden gelen insanlar eşliğinde dev bir organizasyona dönüşmesi takdire şayan. Basına çok yansımasa da Onur Haftası’ndan önceki günlerde bir başka etkinlik daha vardı: 5. Trans Onur Haftası. Bu etkinliğin kapanış aktivitelerinden biri trans bireyler arasında yapılan güzellik yarışması olmuş, bu yarışma kimileri tarafından beğenilmiş, kimileri tarafından ise insanları tek bir mutlak güzellik algısına kısıtlayacağı için eleştirilmişti.

Geçtiğimiz yılın Onur Haftası Yürüyüşü'nden bir kare
Geçtiğimiz yılın Onur Haftası Yürüyüşü’nden bir kare

Ben tüm bu süreci evimde uzanarak geçirdim, çünkü havalar çok sıcaktı ve sıcakta uyumak huzur vericiydi. Uzanırken çok boş da durmadım, bu “güzellik” meselesi ile ilgili elimde okuması rahat bir şeyler var mı, Geekyapar’a yazabilir miyim diye not defterimi karıştırdım. Toplumun, kültürün ve medyanın güzel ile çirkini belirlediği, kimin el üstünde tutulup kimin hor görüleceği kararını verdiği bir dünyaya kim sonsuz nefret duymaktaydı? Kim bu konudaki nefretini, bir damlasını dahi ziyan etmeden kağıda kusmayı başarmıştı? Cevap her zamanki gibi keskin ve ışıl ışıldı: Alan Moore.

Bol sakal ve saç denildiğinde aranan isim Alan Moore
Bol sakal ve saç denildiğinde aranan isim Alan Moore

V for Vendetta ve Watchmen sayesinde senelerdir kudretine aşina olduğumuz bir isim Alan Moore, hele ki eserlerini alıp da orijinal dilinde okuduysanız o kudretin altında karınca gibi ezilmemeniz imkansız. Sırf bu iki esere hayat veren aklın The Killing Joke ya da From Hell gibi kitapları da yazmış olduğunu hesaba katarsak kendisinin Iron Throne’un gerçek varisi olduğunu açıkça görebiliriz. Buna rağmen  tanrıların da zor anları vardır. Alan Moore’a da hayatın nimetleri gümüş bir tepside sunulmadı. 1980’lerde genç (ancak gene bol sakallı) İngiliz yazarımız tarihe geçecek eserlerini bastırmak için her istediği an kaynak bulamıyordu. Watchmen’e yoğunlaştığı 1985 yılında Moore’un kafasında bir de uzun metraj film senaryosu vardı, ancak bu senaryo tamamlanmasına rağmen asla sinemada hayat bulamadı. Fashion Beast isimli oldukça farklı bir üsluba sahip bu senaryo ancak yirmi beş sene sonra, Avatar Press sayesinde çizgiromana evrilebildi.

Fashion Beast ayrıntıları çok açıklanmayan, Soğuk Savaş dönemine benzer bir gerilim atmosferinde başlıyor. İsimsiz ülkede isimsiz bir kentin sokakları işsizlik, umutsuzluk ve korku ile dolu çıkıyor karşımıza. Bunların yanında uzunluğu on yılları alacak bir “nükleer kış” da kapıda gözüküyor (Winter is coming?). Hikayemizin kahramanı Doll, şehirdeki  bir gece kulübünün vestiyerinde çalışan genç bir kadın. Sevmese bile çoktan alıştığı işinden ansızın atılması üzerine sokaklarda yürümeye başlayan Doll, çevredeki konuşmalardan şehrin moda devi Celestine’in tasarımları için yeni bir model aradığını öğreniyor.

Aslında Doll’un daha öncesinde hiç modellik deneyimi yoktur ama gene de şansını dener ve seçmelerde beğenilir. Genç kadının içi neşeyle dolmuştur, sonuçta basit bir vestiyer görevlisinden büyük bir moda devinin el üstünde tutulan modeline dönüşmek insanın her gün karşısına çıkacak cinsten bir olay değildir. Peki kimdir bu Celestine? Nasıl bir adamdır? Kimse şimdiye kadar meşhur modacıyı görmemiştir. Gizemli adam hep siyah camlı ve karanlık ofisinde çalışmakta, aralıklarla insanlara çalışmalarını yollamaktadır. Bazıları yüzünün büyük bir kazanın ardından yandığından, bazıları ise doğumundan beri çok çirkin olduğu için dışarı çıkmaya utandığından bahsetmektedir. Gerçek nedir peki? Doll bu adamın hayatındaki büyük gizeme erişebilecek midir?

fashion beast
Fashion Beast

Hikayenin özetinden de hissedebileceğiniz üzere Fashion Beast aslında bir Güzel ve Çirkin uyarlaması. Uyarlama kısmı da sadece mekan ve zamanı günümüze yaklaştırmaktan ibaret kalmamış. Fashion Beast, hikayeyi güncellerken gerek karakterlerde gerekse hikayenin gidişatında çok radikal hamleler yapmayı başarmış. Bu hamlelerden belki de en dikkat çekicisi ise protagonistimiz Doll’un transgender olması.

Fashion Beast temel derdi cinsel kimlik olan bir kitap değil, bu yüzden Doll’un transgenderlığı hikayede belli diyaloglar dışında çok da ön plana taşınmıyor. Buna rağmen kitap bizdeki güzellik ve cinsiyet algısını neredeyse her sayfasında sorgulatmayı başarıyor. Bu sorgu sürecindeki en büyük pay ise çizer Facundo Percio’nun kendine has tarzı. Gerek Doll, gerek ise bir sevgi-nefret ilişkisi yaşadığı çalışma arkadaşı Jonni, Percio’nun çizdiği her karede küçük farklar barındırıyor. Öyle ki, Doll’u bir karede oldukça kaslı ve maskülen görürken bir sonraki karede boncuk gözleri ve kırmızı dudaklarıyla olabildiğine feminen bir imajda görebiliyoruz. Siz sormadan söyleyeyim, buradaki cinsel kimlik muğlaklığı mangalardaki gibi değil. Daha kendine has, daha akıllıca ve bir amaca hizmet ediyor. Percio’nun bu tarz yoğun farklılıkları yanlışlıkla yapmış olması pek güç, hele ki Moore gibi detaylara önem veren bir yazarla çalışırken bunun gözden kaçmış olmasına imkan yok. Ortada okurun belirli algılarıyla oynayan çok kıvrak bir sınav dönmekte. Takdir ettim.

doll
Huzurlarınızda Doll Seguin

Fashion Beast’i ikinci kez okurken Moore’un moda dünyasındaki çarkların işleyişi hakkındaki hakimiyeti beni çok şaşırttı. Biraz daha dikkatli incelemek ise şaşkınlığımı bir nebze giderdi. Fashion Beast her ne kadar Alan Moore imzasıyla bilinse ve onun yazdığı senaryodan son haline evrilse de yirmi beş senelik sürece dahil olan iki yazar daha bulunmakta: Malcolm McLaren ve Antony Johnston. Bunlardan Malcolm McLaren moda tasarımcılığı yapmış bir isim ve Fashion Beast’in kendine has dokusunda muhakkak payı büyük. Kendisi 2010 yılında hayatını kaybettiği için aynı yıl basılan çizgiroman kendisine atfedilmiş.

Uzun lafın kısası, Fashion Beast okuması çok farklı kapılar açabilecek bir modern masal, on sayı olmasına rağmen öyle sürükleyici ki birkaç saatte bitirmeniz işten bile değil. Zaten film senaryosundan uyarlandığı (ve Alan Moore’un sevdiği bir teknik olduğu) için hikaye büyük ölçüde sinematik bir akışa sahip. Ağır diyaloglarımız elbet mevcut, ama kitap tutturduğu ritmi kaybetmemeye büyük özen gösteriyor. Ve tabii Moore Reyiz’in elinden çıkan bir işin sonda anarşiye göz kırpması kaçınılmaz olduğundan Fashion Beast bu işi de çok iyi yapıyor. Hatta o kadar iyi yapıyor ki, bu konuda kendisinin kalbimdeki yeri V for Vendetta ile Watchmen’den çok da uzak değil. Detay vermeyeceğim, bunu da okuyarak siz keşfedin.

Nükleer savaşın ortasında moda gösterileri çok da sevgi toplamamaktadır.
Nükleer savaşın ortasında moda gösterileri çok da sevgi toplamamaktadır. Fashion Beast’teki ruh halini özetleyen güzel bir kapak çalışması.
Serinin en güzel kapaklarından biri
Serinin en güzel kapaklarından biri

 

Yazar

Eskilerin dediği gibi: "You must gather your party before venturing forth"

Bir Yorum Yazmak İster Misin?

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.