Bazı diziler vardır, hakkında saatlerce konuşuruz. Bazı dizileri ise sadece kendimize saklarız. Bizden başka biri övmezse asla konuşmayız bile. Olur da biri yererse “Evet çok da iyi değil işte, ehe.” deyip kalbimiz daha fazla kırılmasın diye konuyu geçiştiriveririz. Bu diziler bizim “guilty pleasure” dizilerimizdir, izlemememiz gerektiğini düşünsek bile bir sonraki bölüme geçmekten kendimizi alı koyamayız. 

You, benim en yeni guilty pleasure dizim. İlk görüşte aşkın en obsesif hâlini konu alan You, ana karakter Joe’nun bir kadınla birlikte olmak için onu sapıkça takip edişini ve akabinde gelişen olayları anlatıyor. Dizi Netflix’teki ikinci sezonunu yeni tamamladı. İki sezonu da yolda ve yemek aralarımda, cep telefonumun o daracık ekranında bitirdim. Buna rağmen birine önereceğim ilk dizi değil, olmayacak da. Üçüncü sezonu çıkar çıkmaz yine daracık ekranımdan izlerim diziyi, o ayrı. 

Peki neden You’dan bahsetmek istiyorum. Neden şimdi, neden bugün? Çünkü diziyi dün bitirdim ve hakkında konuşmak istiyorum, var mı bundan âlâ neden? Guilty pleasure diziler iyidir ve onlar da haklarında iki kelam edilmesini hak ediyorlar. Bugün buraya You’yu neden sevdiğimi açıklamak için geldim.

Maksadım guilty pleasure dizimi herkese bulaştırmak. Bu sebeple yazı spoilersızdır, rahatça ilerleyebilirsiniz. 

Joe Goldberg, Dan Humphrey… Kısacası, Penn Badgley

You’yu izlemek için tek bir sebep vermem gerekirse bu Penn Badgley olur. Bazı oyuncular psikopat rolleri için doğmuşlardır ya, Penn Badgley de onlardan biri. Gossip Girl ile büyüyen tayfa bilir, Penn Badgley, Serena’ya ve zengin sınıf arkadaşlarına takıntısını yıllar boyunca gizlemeyi başaran Dan Humphrey rolünde de çok başarılıydı. Joe Goldberg de Dan Humphrey’nin birkaç gömlek üstü bir karakter. Badgley’nin bu iki karakterde de sıradan, zararsız ve entelektüel bir birey görünüşünün arkasına psikopat bir kişiliği saklamayı çok ama çok iyi beceriyor. 

Penn Badgley’nin Joe Goldberg karakterini taşıyışı rahatsız edici derecede başarılı. Ses ve tonlama mesela, bu dizinin en önemli ve güçlü yönü. Joe’nun kendi iç sesini, en az dış sesi kadar duyuyoruz hatta iç sesi, dış sesinden daha da önemli. Badgley de hem Joe’nun ekranda gördüğümüz hâli hem de iç sesiyle çifte performans sergiliyor. Mektup okur gibi sakin bir ses tonu ne kadar inandırıcı ise panik haldeyken adeta makine gibi hızlı düşünmesi de bir o kadar inandırıcı. Genellikle dışarıdan soğukkanlı gözüken Joe’nun duygu değişimlerine bu iç sesi sayesinde tanıklık ediyoruz. İçinde fırtınalar kopan birini dışarıdan daha sakin görmek bana ayrı bir zevkli geliyor. Biliyorsun çünkü adam beyninin içinde deliriyor, zaten dikkatli bakarsan gözünden de anlaşılıyor neler düşündüğü ama dikkat etmezsen sıradan bir adam deyip geçersin. İşte bence Penn Badgley bu ayarı çok güzel tutturuyor. 

Aşk vs. Takıntı

Âşık olmak ve takıntılı olmak farklı şeylerdir. Son birkaç senedir sıkça duyduğumuz ve “stalking” dediğimiz terim de burdan gelir, takıntılı bir biçimde birini araştırmak belli başlı bir eylem oldu. Birini beğendin, tamam süper. Instagramına girdin, gayet normal bir şey demedik. Beş ay önce ayrıldığı eski sevgilisinin saç rengi değişimini biliyorsan tebrikler, bir stalkersın. “E aşk insana bazen bunu yaptırır” diye hepimiz söyleriz ancak bu, takıntılı olduğumuz gerçeğini değiştirmez. Sınırları bildiğimiz sürece yine de sorun yok. Joe Goldberg ise o sınırları bilmiyor. 

Joe Goldberg’ün saplantısı, sevdiği kadını elde etmesinde ona yardımcı olan bir özellik. Her ne kadar dizide Joe’nun saplantılı davranışları ona sevdiği kadının sevgisini kazandırsa da alışık olduğumuz romantik komedilerin aksine Joe’nun davranışlarının ne kadar rahatsız edici olduğu âşikar. Romantik komedilerde bu tip saplantılı ve ısrarcı hareketler genellikle ödüllendirilir, buna zaten alışığız. Dünyanın en ergen aşk filmi Twilight’ta Edward Bella’nın camından içeri girer veya Stranger Things’de Jonathan Nancy’nin haberi olmadan onun fotoğraflarını çeker. Bir âşık ötekine kendini beğendirmek için önden neleri beğendiğini araştırır, onlar hakkında yalanlar söyler hatta About Time’da olduğu gibi zamanda yolculuk bile edebilir.

Dizinin ana karakterleri için öyle olsa da You kesinlikle bir aşk hikâyesi değil ve dizi bunu ısrarla bize hatırlatıyor. Çünkü Joe’nun eylemlerinin sonuçları var. Her ne kadar dizi evreni olması sebebiyle kolayca çözülse de Joe’nun da başı derde giriyor, saplantısı uzun vadede istediği sonuçları vermiyor.

Giderek Derinleşen Karakterler

You, özellikle ikinci sezonu itibariyle karakterlerine çok odaklanan bir dizi. Hiçbir karakter sadece “iyi” veya sadece “kötü” değil, her karakterin kendince kusuru var. Aldatanından manipülasyon yapanına, kimse kusursuz değil. You’nun iddiası herkesin içinde karanlık bir taraf olduğu, Joe’nunki sadece biraz daha psikopata kayıyor. Açıkçası burada denge çok önemli. Herkesin karanlık bir geçmişi olabilir ancak karanlık geçmişe sahip biri adam öldürmeye meyilli iken başka biri sevgilisini aldatıyor olabilir. Karanlık bir geçmiş farklı kişiliklerde farklı sonuçlar doğurabilir. Bu sebeple de şiddete başvuran birini sırf çocukluğu berbat geçti diye affedemeyiz. You’nun sıkça başvurduğu bu nedensellik, belki de getirilebilecek en büyük eleştiri. Yine de dizi, bu dengeyi başarılı kuruyor. 

Özetle You bana kalırsa gayet yerinde bir guilty pleasure dizisi. Sürükleyici bir hikâyesi ve nefret etmekten zevk alacağınız bir ana karakteri var. Yolda gidip gelirken veya yemek yerken izlemelik dizi arayanlar bir baksınlar bakalım. Sizin guilty pleasure veya “boşlukta gider” diziniz hangisi? 

Yazar

Dizi bağımlısı bir beyaz yakalı. Esprileri komik diyebiliriz, bugüne kadar bir tek müdürünü güldüremedi. Kedisine çekmiş, en büyük zevki miskin miskin yatmak. Kendisi ve kedisini sosyal medyada bulabilirsiniz. @asliozkeles

Bir Yorum Yazmak İster Misin?

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.