Öncelikle belirtmeliyim ki, bu inceleme diğerleri kadar detaylı olmayacak zannımca. Zira bu bölüm, düşüncelerimin bir sağa bir sola devamlı olarak fırlatılarak işkence gördüğü bir bölümdü. Resmen söyleyeceğim şeyler ya bir konuda toparlanıyor ya da kendini anlatmaya yetiyor bir şekilde. Üstelik sürekli değişen düşünceler nedeniyle yerime çakılmış gibi de hissetmedim değil.

Önceki değerlendirmelerimde Serena Joy’un aslında iyi biri olup olmamasına yönelik geliştirmeye çabaladığım teoriler bir an için meyve verir gibi olsa da, sonrası hüsrandı sanki. Tam diyorum “Ulan hepsinin canı cehenneme, kadınların hayatlarını mahvettiler!”, sonra bir an geliyor ve “Yoksa kendince haklı sebepleri mi var acaba?” derken buluyorum kendimi. Yalan olmasın, ikinci düşüncede ani bir tokatla kendime geliyorum, sıkıntı yok. Ama gerçekten bütün bir bölüm boyunca bu kadar git gel yaşamak yorucuydu.

Ah Serena Vah Serena

handmaid-104-serena-joy

Bu düşüncesel “git-gel”leri yaşamamın yegane sebebi Serena Joy. Adım adım çözülen bir buz parçası olduğunu düşünüyordum ama şu an ne desem emin bile değilim. Bu Gilead Devleti’nin sistemini bizzat düşünenlerden biri olan Serena Joy’un iyi ya da kötü biri olup olmadığına tam kanaat getirmek zor, en azından şu raddede.

Eskiden bir yazar olduğunu, Gilead bünyesindeki evlerine gelen büyükelçinin “Okuyamıyorsunuz artık” sözlerine karşılık “Ya biz mutluyuz ki” diye cevap verdiğinde öğreniyoruz. Ki bir yazar için, sadece bir yazar için değil her okuyup yazmayı bilen insan için, dünya üzerindeki en berbat şey bu olsa gerek: Bir şey okuyamamak, bir şey yazamamak. O sahnede Serena Joy’a bir kurbanlık koyun gözüyle baktıysam da, ilerleyen flashback sahnelerdeki Gilead Devleti sistemine dair getirdiği yorumlarla bir an için kaynar kazana atılmış gibi hissettim. Sanki bir an haklı gibi, sonraki an da öldürülmesi aşırı makul gibi… Bunu umarım bir tek ben yaşamadım.

Her bir sahnesini tek tek konuşmanın bir manası yok ama genel olarak çok doğru yorumlara ulaşabiliriz sanırsam. Öncelikle bu bölümün, Offred’den daha çok Serena Joy’a odaklandığını herkes fark etti değil mi? Flashbackler ve de sık sık karar aşamasında ön planda olmasıyla feci halde odak noktasındaydı kendisi. Ki bu da bu bölümün yegane amacını ortaya koyan şeylerden biriydi bence: Serena Joy’u bir tarafa ötelemek. İyi mi yoksa kötü mü kararını vermek.

Eğer gelecek bölümde yine bu ölçüde bilgi vermeye devam ederlerse bizlere, Serena Joy için kararımın kesin ve net olabileceğini düşünüyorum. Yani, düşünüyorum gerçekten de. Çünkü Gilead sistemini planlayanlardan biri olarak görünmesine rağmen kendisi de bu sistemin kurbanı olmuş. Memnun değil, birçok şeyin farkında, boyun eğmek zorunda kalmış. İki ucu çöplü değnek, gerçekten zor bir karar. Ama umutlarım Fred Waterford’ın tam bir pislik çıkıp Serena Joy’un aklanması yönünde ilerliyor. Umarım böyle de devam eder…

 

Bir Bireyden Gelen En Acı Söz: “Bizler de İnsanız”

image

Tüm bölüm boyunca belki de en fazla etkilendiğim sahnelerden birini size hatırlatmak istiyorum: June’un, büyükelçiye olan itirafları. June’un gerçekleri söylerse ölümden de beterle karşılaşacağına dair olan korkusu yüzünden söylediği yalanlar ve elbette Gilead Devleti’nin sistemindeki asıl amacı anlaması, kendisini bu itirafa sürükleyen sebeplerden bir kısmı yalnızca. O sahneleri izlerken kesin başına bir şey gelecek ya da bunların hepsi bir hayalden ibaret diye beklemekten kendimi alamadım. Gerçek olması bir yana, kocasına ulaşabilme umudunu yeşerten adam ise tam anlamıyla bir sonraki bölümdeki hareketlerini etkileyecek en büyük etken. Ama yine de…

Ne kadar acıdır ki, bir insanın yalnızca ve yalnızca bir mal, obje, eşya ve bilimum sahip olunabilecek cansız varlıkmış gibi davranılması diye bir gerçek var. Sürekli bahsettiğimiz bir mesele olan “kadınların manevi ve fiziki olarak tecavüze uğraması” konusu, tam anlamıyla bu bölümde Offred’in dudaklarından bir haykırışık olarak dökülüverdi. Cinsiyetlerden önce, elbette onlar da birer insan. Sırf dünya üzerinde birçok ülke, gittikçe azalan nüfus değerleri için bir önlem almaya çalışacak diye birtakım kadınlar, özgürlükleri ve düşünceleri hiçe sayılarak birer malmış gibi kullanılacak yani öyle mi? Üstelik kendileri istemiş gibi gösterilecek? Bakın bu çok yanlış…

Birinin malıymış gibi davranılması ya da insan değilmişçesine duygu ve düşüncelerine değer vermeden onun adına kararlar alınması, bu dizide feminizm formunda karşımıza çıksa da sadece feminizmle sınırlanmaması gereken bir mesele. Tüm insanlık adına korkutucu bir şey. Köle ticaretinin yeni bir boyut kazandığını anlamamızı kolaylaştıran çekimler de, karakterlerin kafalarında yaşadığı “git-gel”ler açısından ayrıyetten bir ışık tutuyor bu dünyaya. Üstelik “OF-FRED” gibi isimlere sahip olan hizmetçilerin, bu komutanların bizzat malı olduğu da vurgulanıyor. “Fred’in / Fred’den” gibi anlamlara çıkabilecek yolda ilerleyen “of” edatı, İngilizce bilenler için daha açıkça anlaşılır bir şeydi sanırsam. Ama hepsi bir yere kadar artık…

Üzerine ne söylersem söyleyeyim daha önceden söylenmiş ve evvelden haykırılmış isyankar çığlıklar olacak. O yüzden sizi, basit anlamda birazcık çikolata için ticari amaçlara kurban edilen hizmetçilerin sessiz ağıtlarını duymaya davet ediyorum yalnızca.

 

Son Not – Umarız Hepsi Bir Oyundur June

2017%2F4%2F20%2F16f7df4d-faef-4cae-970a-5b9dffb57c87

Gelecek bölümlerde kesin olarak bekleyeceğimiz bir şey var: June’un Luke’a ulaşabilme umudu. Bu umudunu yitirmiş gibi altı bölümdür devam eden kadın, evin şoförüne fena yılışmıştı son bölüm. Tamamen bir oyundur diye hayal edip, sırf kendi özgürlüğüne kavuşabilmek amacıyla kullandığı bir basamak olarak düşünmüştüm. Gelin görün ki, Nick’e karşı harbiden bir şeyler hissetmiş galiba. Üstelik aynı girişimi komutan Waterford’a yapınca bir an için gerçekten de amacına yönelik hareket ettiğini düşünmüştüm ama iki adama yaklaşımı bile çok farklı noktalardaydı. E üstüne bir de Luke’un hala yaşadığını öğrenince aklından geçirdiği milyon tane düşünce arasında onların olup olmadığı da ayrı bir mesele. Tek umudum, öyle olsa bile, Luke’un yaşadığını bilmesine rağmen bir şeyler hissettiğini düşündüğümüz Nick’e karşı tutumunda bir dengesizlik ya da dizi sektörü cıvıklığı yaşamaması. Ne demek istedim bununla? Hemen açıklıyorum: Luke’u bulduktan sonra “Ama Nick!”, Nick’le yaşarken de “Ama Luke!” diye tripten tribe girmemesini bekliyorum. Gerçi dizi bu ana kadar hiç böyle bir ucuzluğa kaçmadı, Elizabeth Moss da bu tür mimikler bile yazılmış olsa hakkıyla üstesinden geldi. O nedenle çok korkmaya lüzum yok diye düşünüyorum, ne dersiniz?

Yazar

Geveze, aşırı heyecanlı, domates surat. Ailenizin mülayim, cep tipi ponçiği. Profesyonel inek. Özel gücü ise role play yazmak. @poncikbruiser

Bir Yorum Yazmak İster Misin?

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.