Ya şöyle olsaydı?” şeklinde, Marvel evrenine dair sorulan soruların cevaplanmaya devam ettiği What If…? dizisinin dördüncü bölümüne gelmiş bulunuyoruz. Şimdiye kadar elimizde bir adet Captain Carter, bir adet T’Challa Star-Lord ve bir adet “Ya Avengers hiç birleşemeden ölseydi?” hikâyesi var. Bu bölüm itibariyle de bildiğimizden farklı bir Doctor Strange hikâyesi izlemiş olduk. Haydi, gelin bu bölüm neler gördük, nasıl bir Doctor Strange bizleri karşıladı, bakalım!

Bu bölümle ilgili söylemek istediğim ilk şey, son iki bölüme göre biraz daha açık bir What If? sorusu sorulması ve cevabı da yine açık bir dille anlatılması. Bu konunun -aslına bakarsanız bu dizinin genel konusunun- son iki bölümde biraz daha dolambaçlı ve net olmadan işlenmesi beni diziden bir miktar koparmıştı. Çünkü o kadar çok What If? sorusu birbirine bağlıydı ve pek çoğundan da ciddi bir merak unsuru olmasına rağmen sadece laf arasında bahsediliyordu ki; bu bölüm her şeyin açık seçik anlatılması hoşuma gider oldu. Tabii bu kişisel bir yorum olduğu için o anlatım şeklini beğenenler de olabilir, biz en iyisi bu bölüm anlatılanlara gelelim.

Daha önce bildiğimiz üzere bizim Doctor Strange, bir kaza sonucu ellerini kaybeder ve pek çok olay sonrasında bugün bildiğimiz Strange’e dönüşür. E bunları zaten biliyoruz, peki bu bölüm bize farklı ne gösterdi? Aslında hem ilk What If? anı hem de olayların gelişimi açısından tahmin etmesi çok zor şeyler olmadı. Bu hikâyedeki Strange, arabasında yalnız değildi. Sevdiceği Christine ile birlikteydi ve bu kazadan etkilenen de Strange değil, Christine oldu. Peki, bunun üzerine olaylar çok mu farklı gelişti? Hayır. Doctor Strange, sevdiği insanı kaybetmenin boşluğundan kaynaklı bir arayış sonucu yine aynı yolları izledi. Hepimizin bildiği süreci takip ederek tekrar o pelerinli Doctor Strange hâlini aldı. Üzerine Agamotto’nun Gözü ile zamanın kontrolünü keşfetti, derken Ancient One aramızdan ayrıldı, onun üzerine Doctor Strange filminde gördüğümüz Dormammu sahnesi aynen yaşandı.

Hikâyemiz, buraya kadar aynı gibi. Asıl olay bunlardan da sonra, bir akşam vakti Strange’in Agamotto’nun Gözü’ne bakarak uzaklara dalıp gitmesi ve Wong’un “iki çay suyu koyuyorum, elindekiyle oynamayı bırak da gel istersen…” demesi üzerine başlıyor. Tam o anda, tıpkı Watcher’ın da dediği gibi: Bir an, önemsiz gibi görünen tek bir an ile her şey değişir. Aynen de böyle oldu. Bizim Strange, Wong ile çay içmek ve Agamotto’nun Gözü’nü kullanmak arasında bir seçim yaptı ve Agamotto’nun Gözü’nü kullanarak geçmişe, geçmişi değiştirmeye gitti. Christine ile arabaya bindiği âna giderek bir şekilde onun ölmesine engel olmaya çalıştı, çabaladı. Tekrar tekrar denedi, her seferinde başka rotalar kullansa da başka yollar denese de sonuç aynı oldu. Christine ya araba kazasında, ya pizza yerken ya da öylece olduğu yerde beklerken ölüverdi. Bizim Strange onlarca kez denemesi sonucu aynı sonuca ulaştı ve en sonunda bir anti-virüs programı tarafından -Ancient One işte, siz anladınız- uyarıldı.

Tam da bu noktada, son birkaç Marvel yapımında gördüğümüz çoklu evrenler ve zaman çizgileri konusuna dair yeni bir bilgi ediniyoruz: Mutlak nokta. Mutlak nokta, zamanda kırılması, değiştirilmesi mümkün olmayan çünkü o zaman akışınının temel yapı taşlarından birini oluşturan bir olayı temsil ediyor. Aslına bakarsanız bu bilgi, şimdiye kadar ara sıra “O zaman Avengers niye daha önce zamanla oynamadı?” ya da “Evrenin kaderi niye değiştirilemedi?” gibi pek çok sorunun da cevabı niteliğinde. Kulağa oldukça kolay bir kaçış noktası gibi gelebilir, öyle de olsa bir boşluğu dolduruyor. Zaten böyle bir şeyin olduğunu az çok tahmin ediyorduk. İşte Doctor Strange için de zamanda mutlak nokta, Christine Palmer’in ölümü. Onun ölümü olmadan ne mistik sanatlarda uzmanlaşabilir ne de Dormammu’yu yenebilir. Düşününce bu evrendeki Doctor Strange’in hikâyesi için gayet mantıklı bir motivasyon. Ancak bizim Strange öyle düşünmüyor belli ki yine bildiğini okuyor ve Ancient One ile küçük bir kapışma sonucu kendini bir yere ışınlıyor: Cagliostro’nun Kayıp Kütüphanesi’ne.

Burası, mistik sanatlar için önemli yere sahip kayıp kitapların bulunduğu bir kütüphane ve bizim Strange de zaman kontrolünde ustalaşmak, mutlak noktayı değiştirebilmek için çalışıyor, çabalıyor. Bir sürü mistik yaratığın gücünü emiyor, güç toplamaya çalışıyor. O esnada önemli bir âna tanık oluyoruz, şimdiye kadar tanık olmadığımız bir âna. Watcher, bize Strange’in yanlış yolda olduğunu anlatırken; bizim Strange de mistik yüce bir büyücü olduğundan mıdır nedir, Watcher’ın varlığını -daha doğrusu o an tam olarak bilmediği bir şeyin varlığını- hissediyor ve dönüp bakıyor. Şimdiye kadar Watcher ile iletişim kurabilen veya onun varlığını etrafında hissedebilen birini görmemiştik. Doctor Strange’in ise bunu yapabilecek biri olmasına çok şaşırmadım, evrendeki en önemli büyücülerden biri ne de olsa.

Tabii tüm bunlar olup biterken, bizim Strange bir sürü mistik yaratığı hüpletiyor. Oluyor mu sana adeta bir drakula? Bu arada biraz önce bahsetmediğim ve o kütüphanenin görevlisi olan O’Bengh karakterinin sözleriyle, hikâyede ikinci bir yöne çevriliyoruz. Meğer bizim Strange, bu evrende ikiye bölünmüş. Ancient One sağ olsun, münakaşaları esnasında Doctor Strange’i tek evrende iki zaman akışına ayırmış ve diğer Strange ise Wong ile çay içip içmeme kararını verdiği akşamda kalmış. Ne kadar şaşırtıcı değil mi? Evet, farkındayım pek değil. İşte o akşamda kalan ikinci zaman akışındaki Strange, bu sefer Wong’u dinleyip zamanı kontrol etmekten vazgeçiyor. Fakat diğer Strange yani mutlak noktayı değiştirmeyi öğrenmeye çalışan kötü Doctor Strange sağ olsun, uğraşları sonucu evrenin içine ettiği için iyi olan Strange’e -tekerleme gibi oldu iyice– iş düştü tabii.

Buraya kadar her şey çok tanıdık gelen bir Marvel filmi gibi ilerledi, biliyorum. Öyle de devam ediyor zaten. Bu kimisi için çok alışılmış ve sıkıcı gelmiş de olabilir, itiraz edilecek bir durum yok. Ben bu genel kurguya çok takılmamaya çalıştım çünkü Doctor Strange karakterini izlemek hoşuma gidiyor. Öhöm, ne diyorduk. İşte bizim iyi Strange, kötü Strange’e engel olmak için karşısına çıkıyor. Karşılıklı büyülerini konuşturuyorlar; bir diğer Benedict vuruyor, sonra öteki Benedict vuruyor. Bu kavganın sonunda ise kazanan iyi değil, kötü Strange oluyor. İşte şimdiye kadar çok alışkın olduğumuz hikâye ve olay örgüsü belki burada kırılıyor denebilir. Çünkü masalın sonu hiç iyi bitmiyor. Bizim kötü Strange, Christine’i diriltmeyi başarıyor ama evren berbat durumda olduğu için var olan her şey yok olmaya, evren adeta git gide kendi kendini yemeye başlıyor. Bu sırada biraz önce bahsettiğim Watcher ve Doctor Strange ilişkisi daha da açık bir şekilde gözler önüne seriliyor ve kendi aralarında iletişim kuruyorlar. Bizimki aman diliyor, “Senin varlığını hissettim!”, diyor Watcher’a ama nafile. Watcher yine bildiğimiz gibi, karışamam diyor. Derken Strange, git gide ufacık bir kar küresi kadar küçülen evrenin içinden özürler dileyerek bizlere veda ediyor. Bu bölümün de kıssadan hissesi, “Kibirine yenilip zamanla oynanmaz evladım!”, oluyor.

Nasıl? Her şeyiyle oldukça tanıdık bir senaryo olduğunun farkındayım. Bölüm sonu hariç buna benzer sayısız şey tükettik, evet ama yine de yarım saatte keyifli bir Doctor Strange hikâyesi izledik diyebiliriz. Bana göre özellikle bu “What If…?” sorusunu açıkça işlediği için keyifli ve ortalama bir bölümdü. Siz neler düşünüyorsunuz? İyi Strange ile kötü Strange’in maceraları, sizin de hoşunuza gitti mi?

Yazar

tasarımcı, fotoğrafçı, oyuncu, teknolojisever, soundtrack delisi. her türlü online mecradan ulaşmak için: @mfurkanakyuz

Bir Yorum Yazmak İster Misin?

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.