Yazar: Elif İşleyen

Zaruri işlerden fırsat bulduğu tüm zaman aralıklarını izlencelere ayıran biri olarak bugüne kadar pek çok diziyle haşır neşir olma fırsatım oldu. Bunlardan çok azı iyi olma mertebesine erişebilse de, insanın isteyince nelerden hayat dersi çekip çıkardığını bilirsiniz. Bazen ihtiyacımız olan anlamları zorla sıradan dizilere entegre edip, kendimize harekete geçme nedenleri yaratıyoruz. Ölçülü olduğu takdirde bu yarı şizofrenik ruh halini gerekli buluyorum.

HIMYM’le dostluğu, Breaking Bad’le gözü karalığı, BoJack Horseman ile mutluluk arayışını, Rick and Morty ile kocaman evrendeki sonsuz ihtimalleri öğrendik. Bir avuç zeki insan tarafından yazılan bu diziler, kümülatif değerlendirmelerle kişiye güçlü bir perspektif sağladı. Burada hayatımda radikal değişikliklere sebebiyet veren kıymetli dizilere yer vermek isterdim. Ancak yapmayacağım.

the flash - barry allen - grant gustin

2014 yılında, zikrederken yüzümün kızaracağı bir belaya bulaştım. Yaşayan en hızlı adam olduğunu iddia eden, bölüm girişlerinde büyük bir tehlikeyi bertaraf edeceğini söyleyen ancak zaten bu belayı insanların başına bizzat kendisinin açtığından bihaber olan avel bir süper kahramanın dizisi. Adını söylemeyi buraya kadar iyi erteledim ama artık açıklamam gerek zannımca. Evet, bu kişi Barry Allen. Benim izleme gafletinde bulunduğum dizi ise The Flash. Gerek gençliğin getirdiği tecrübesizlik, gerek Barry Allen’ı canlandıran Grant Gustin isimli aktörün müzikal yeteneğinin yol açtığı sempatik imaj, bu diziyi izlememe neden oldu. Uzun bir süre de ağır dizilerimin hafifletici eşlikçisi olarak izlemeye devam ettim. Ama bir noktada şöyle bir olay cereyan etti: Flash’ın koşabildiğini unuttular.

Koşarak çözebileceği bir mesele için derin buhranlara girdi adam. Wolverine’i çelik iplerle bağlayıp “Nasıl yapsak şimdi? Nasıl kaçacak bu adam” diye dertlenmek gibiydi bu. Kaptan Amerika’yı keşmekeşin ortasına atıp “Keşke şu an kendini koruyabileceği, vibranyum bir ekipmanı olsaydı” diye hayıflanmaktı. Başta kendime kızdım. Kamera başındaki yönetmenin, yazan senaristin, oynayan oyuncunun bile izlemediği, büyük ihtimalle bizzat Grant Gustin’in bile tahammül edemediği bir diziyi sezonlarca izlemiştim. Star Lab’deki sıradan bir günde, yalandan atar yaparak odayı terk eden kişinin arkasından her defasında anlayışlı bir surat ifadesiyle “Ben onunla konuşurum” dendiği bu diziyi bırakmanın vakti gelmişti. Yapım ekibi de bunu istiyordu belli ki. Kadrajın görülmeyen bir kısmında sırtına silah dayandığını düşündüğüm Grant Gustin’in mors alfabesiyle “Artık izlemeyin” dediğine emindim. Kimse kuyruk sokumunda o metal soğukluğunu hissetmeden bu eziyeti çekmez. Bu yüzden seni suçlamıyorum Grant. Bu senin hatan değil. Hemen sus ve şarkı söyle.

daredevil-season-3-review-spoiler-free-matt-murdock-black-costume

Bu mübalağalar silsilesi ile The Flash’ın vasatlığını anlatmaya çalıştım. Anlaşıldığını ümit ederek asıl noktaya değineceğim. Bu olaydan sonra Flash izlemeyi bıraktım. Sonra dönüp tekrar Daredevil’ın ilk sezonunu izledim. Kızıl şeytanımın incelikli kareografileri bu kez bir parladı, bir parladı ki anlatamam. Ekran başında dev coştum. İyi-kötü spektrumum son izlediğimden beri çok genişlemişti. Bir dizi hâlihazırda belli şartları yerine getirir zaten diye düşünüp, başarılan şeylere gereken değeri vermiyordum. Sonra baktım, banko olması gerek diye düşündüğüm şeylerin de olmadığı bir alternatif mevcutmuş.

Bir ampul yandı o günden sonra. İyi, daha iyi oldu benim için. İyi senaryonun, kaliteli yapımın değerini anladım. The Flash’ı artık izlemiyorum ama mevcut kalitesi ile hâlâ iyiye olan bakışımı biçimlendirmeye devam ediyor. Hâlâ ne zaman bir şeylerden tat alamamaya başlasam, buhran dehlizlerinde yüzdüğüm bir depresyonun kıyısına gelsem, hemen açıp Barry Allen’ın koşabildiğini unuttukları o bölümü izlerim. İşte vasatın da bir ihtiyaç olduğu inancım o günlere dayanır. Eyvallah Barry Allen reis. Emeğin büyük. İki ablayla büyümüş küçük kardeş gibi fazla hisli ve safsın. Ayrıca Iris’e duyduğun şey dillere destan bir aşk değil, hastalıklı bir saplantı. Aş onu. Bu arada Central City’den sıkılırsan Hell’s Kitchen’a uğra. Orada kör bir avukat sokakların nasıl korunacağına dair ders veriyor.

Yazar

Geekyapar okurları Yazı Çağrısı altında toplaşıyor, belirlenen konularda kalem coşturuyor. Sen de parçası olmak istiyorsan, duyuruları takip et!

Bir Yorum Yazmak İster Misin?

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.